Hangi yazarın biyografisi okumak istersiniz?

22 Kasım 2017 Çarşamba

Pirenin Günlüğü



Sesi zihnimde yankılanıyordu, gözlerinde ise yoğun ve coşkun bir ifadeyle bana bakıyordu. Anlatıyordu ve ben de dinliyordum. Bitiyordu, yeniden dinliyordum. Zamanın bir anında sıkışmış, tekrardan yaşamaya ve bu yolla anlamaya çalışıyordum. Çünkü çok güzeldi ve her kelimesi sanki zihnimde tahribi yüksek bir bomba tesiri yapıyordu. Sevgi bir parça fedakarlık, bir parça da özlemdi. İnsan mutlu olduğu anları, durup düşündüğünde daha iyi kavrıyordu. İnsanı hayatta tutan da, buydu.
Sandalyeden kalktı ve kendisine dünya olan odayı turladı. Ontolojik kaygılar, epistemolojik arayışlar ya da kanonik metinler. Hepsini tek kalemde silmişti, o derin bakış. Aşk mıydı bu, insan yüreğinin sıcaklığında hissedebilir miydi bunu? Önce bir koku sarardı bedeni, ki odanın bir ucunda ki orkide, işte zarafet. Hızlı ve hızlı ritim tutar, kuşlar uzak ülkelerden gelirler ve bulurlar huzurlu kafesi. Yankılanır içten içe sesleri, ki dinlesen sonsuz huzura erersin.
Odanın kapısı açıldı, annesi onu bildiğinden hemen konuya girdi. 
-Oğlum  yemeğini yemedin, gel de birkaç lokma bir şey ye. Hadi annesinin kuzusu. 
Annesinin kuzusu demek, içten içe bir aidiyet vurgulamaktadır. Anneler yavrularını, neden severler? Her anne aslında, sevgisini karşılıksız beklemez. Alttan alta egoist bir sanatçı misali, yaratıcılığının karşılığında övgü bekler. Ama bazı anneler vardır, işte böyle sahip değil, ait hissederler. Aidiyet, kutsiyettir. Kutsal olan ise, gerçek bağlılık demektir.
-Teşekkür ederim anneciğim, iştahım yok. Ama söz sana çay içerken eşlik edeceğim. Dedi ve annesinin yanağından öptü. Annesinin gençliğinin halen ışığını yitirmediğini, aydınlanan yüzünden anlamak mümkündü. Tebessümü yüzünde, kapıyı hafifçe kapattı. 
İnsanın kendini tanıma zamanları vardır. Ve insanın kirlenmesin diye, sakındığı düşleri hırpalanır. Anlatırken düşlerini, gözlerinin efsunkar büyüsünde görmüştüm bunu. İçinde çırpınanlar o ömrünü uğruna vakfettiği planlardı. Gözlerinde damla damla süzülen, yüreğine batırılan ihanet oklarının acısıydı. Her ihanet zordur ama kendine ve hayatına karşı olanı, en beteridir. Kör ateşi avucunda tutuyorsun demektir, yanar durursun. Söz vermekti çünkü hayat ve yolun elbet bir noktasında, bunlar parça parça savrulurdu. 
Sokağın başında bir ses duyar ve koşardım, ama ses diğer ucunda duyulurdu. Yeniden koşardım ve yeniden ses diğer taraftan duyulurdu. Çaresizce bu tekerrüre biat ederdim. Bir kabullenişti bu, dört duvar arasında kendini bulan, dışarı çıktığında kaybolan, gerçekliğini kabullenişti. Oysa isyan etmeliydim. Son gücümle direnmeli ve yıkmalıydı surlarını. Lakin yapabilir miydim bilmiyorum, yapamam sanırım. Neden yapamayayım canım, ama yapabilmek için de gerekli olan istidada sahip miyim? Gerekli olan tek şey, bir parça kararlılık fakat kararlı atılan adımlar, atılan adımların hakikate götürdüğü göstermez. Tutuşan her ateş, yangına dönecek diye bir kaide yoktur. Yine de büyük sözler söyleme temayülünde olan tüm insanlar, büyük bir yangının faili olmadı mı hep? 
Bir abim vardı , şimdilerde Paris’te hafifmeşrep Fransız kadınlarıyla sevişip, kruvasan yiyor. Oysa anneme sorsan, romantizmin hatta sanatın başkentinde bizleri onurlandırıyormuş. Annem ne güzelsin, sen satır aralarında  ara, oğlun bacak aralarında ya da sokak aralarında arasın anlamı. Bense zihnimin çıkmaz sokaklarından sizi seyredeyim. 
Abimin muhabbeti her açıldığında, aklımdan bunlar geçiyor ama dilimde farklı bir lakırdı. Öyle bir anlatır ki Paris’i, ağzından adeta özentilik saçar. Hatta utanmasa sıçacak olur. Bildiğin krema gibi, ıkına ıkına. Görmemişliğin ve cehaletin o engin şahlanışının ilk gösterimi, buyrun efendiler. Fransız usulü Lümpen boku. Dil dile değerek öğrendiği Fransızca aksan ve dille, annemi iyiden iyiye etkilemişti. Louvre müzesini gezmiş, Eiffel tarihini öğrenmiş. Hitler’in fethedemediği kuleyi, o fethetmiş. İçimden, sanırsın bana Robespierre pezevenk desem de, dışarıya karşın Monsieur Rousseau, yeni eseriniz hangi vakit neşrolunacak acaba?

-Merci beaucoup monsieur, très bientôt.
Konuşmaların ve hatta zamanın yegane samimi anları ise, boş sandalyeye bakıp, sessizlik çöktüğünde gelirdi. Abim olduğunda, annem onu babamın yerine koyardı. Ona sarılır özlemini, başka bir özlemle gidermeye çalışırdı. Küçücük bir bedeni, kocaman bir yüreği vardı. Üflesen uçar sanırdın ama o üflese karanfil kokardı dört yan. Çünkü dağlarda gezinen bir ceylandı o. Kırlarda koşan  ve asla yorulmayan çocuksu bir yürek. Karanfil kokusudur belki de babamı da ona aşık eden. Köyün en yiğit yağız delikanlısıymış, anlatılır. Güreşte kimse sırtını getiremezmiş. Oysa o sevmezdi böyle lakırtıları. Yüce gönüllü, kalender bir adamdı rahmetli. Az konuşur ama konuşunca, çevresinde ki herkesi sarsardı. Çünkü samimi bir okurdu ve kitaplarla tanışmam da onun sayesinde olmuştu. Kütaplar, insanın insanı anlamak için kılavuzu olur derdi. Herkes okusa ve neticede dinlese, neyin kavgasını güdecektik? Haklıydı ve okumanın sınırlarını zorlamalıydım. Çünkü okumak, yaşamak demekti. Hayatı anlamlı kılan bir eğlenceydi, espriyi anlamanı sağlıyordu.  Lakin espri kötüydü, anlatırım elbet.
Pencereye yağmur damlaları değiyor, rahmet tüm kirleri temizliyor. Oysa yağmura bile gerek kalmazdı, insanlık bu kadar kirlenmeseydi. Bir adam izlerdi zamanında abimin avcılık yaptığı sokakları. Alırdı kahvesini otururdu akşama kadar. Yazar, yazar ve yazardı. Dışarıda olanı, dışarıda olana anlatırdı içeriden. Hem de derinlerden. Dışarıda gürül gürül bir hayat akardı, onun kaleminde ise bambaşka bir yatağa serilirdi, derinlerden boylu boyunca. Öyle kadınlar vardı ki orada, abime sorsan o avam Fransızcasıyla hepsini kendine aşık ederdi. Oysa o yazar aşık olunmak değil olmak için yazıyordu. Ne güzel kadınlar, şuh bakışlar ve hayvani arzuların kuşatılmışlığında, soylu yakarışlar. Mürekkebini yüreğinden damıtıyor ve kağıda serpiyordu. Ben de yazıyordum elbet bilgece cümleler ama idrak edemediğim şeylerdi halen. Büyük konuşmak, büyük adam olduğumu göstermiyordu, ki hamaset desen başımın belasıdır. 
Döndük başa, yine gülüyor gün yüzlü. Böyle bir çarpılma hissi, Cern deneylerine nazire yapıyor sanki. Yeni evrenler ve yeni bir ben ortaya çıkıyor. Keşke tutabilsem ellerini ve her şey iyi olacak diyebilsem, ama elimden gelmiyor yalan söylemek. Gülme isimli binlerce yazı yazarız ama emir telakki ederiz, okumak yerine. Ya da maskemizi takar, perdeyi ecel kapatır diye bekleriz. İçimizde korkular yaratır, sonra onları şeytanlaştırırız. Şu gördüğün ağaçların arkası karanlık, şu akan nehir, elleri ve sözleri olmasa duyulmayabilir. Dokunduğun hayatın, çıkıntılarını tanımlamakla geçiyor ömür. Çıkıntılık yapmak ve at sineği gibi ona buna dadanmak. Gel durdur damarlarında akan coşkun kanı. Gel ket vur, sustur o aşkın fikri. Nükleer bir felaket gibi çevresinde ne varsa yok eden, tarumar eden cümle alemi. Öldürmeli  ağır ağır yaşatarak, duygularıyla nefes alan bu pireyi.



2 yorum:

  1. İnsanlık bu kadar kirlenmese yağmura da gerek kalmazdı değil mi? Bu pireyi öldürmek yerine yaşatmak geldi içimden. Kaleminize sağlık...

    YanıtlaSil