Hangi yazarın biyografisi okumak istersiniz?

17 Ocak 2018 Çarşamba

Deliliğe Çağrı - 3




Hastanede, her daim duyumsadığım o koku, bugün daha da belirgin bir şekilde hissediliyordu. Seri adımlarla geçişen görevliler, her işlerinde ayak direten misafirler. Misafir denmesi hoşuma gidiyor açıkçası. Dört yanda telaşın izleri, herkesin yüzünde korkuyla karışık bir böbürlenme ifadesi. Duru bir hayranlık duyan tek insanım sanırım. Pazarlıksız bir sevgi. Herkes uyandıktan sonra, kahvaltının patırtılarına doğru hareketlenirdi. Oysa ben, ağaçların arasında kitaplarımla geçireceğim saatlerin heyecanı içinde olurdum. Kitapların, ruhumu beslediğini hisseder ve belki de böylece bedeni aşağılardım. Çünkü kitaplar benim sığınağımdı, ölümü ararken yaşamı bulduğum kaynağım. Haftalar, aylar avuçlarımda yok olur, o serin bahar yeli ve sırtımı dayadığım asırlık çınar, yuvam olurdu. İşte şu uzanan mavi gök ve sonsuzda elini okşadığı cennet, keşmekeşten uzaklaştığım mutluluk diyarım. İçimde bir şeyler çürüse de, yeni ufuklara seyre dalarım.


Birbirinin ardı sıra yürüyen kalabalık, hepsi tanırdı ve kollarlardı birbirlerini. Aralarında anlayamadığım bir iletişim ve uyum göze çarpardı. Bense, fazlalık olduğumu hisseder ve çekinirdim. Köşeler tutulmuştu çünkü ve yaşamak için tetikte olmak gerekirdi. Tetikte olmak ve tehditlere karşı, duyarlı olmak. Çünkü benim varlığımın sebebi, müsvedde bir insan ya da atık ham madde gibi; bir gün işe yarar diye el altında tutulmaktı. Herkesin yüzünde yargılayıcı bir ifade yakalardım her seferinde. Tutup sökmek isterdim o sığ algılarını, ki silinsin diye bakışları. Oysa zamanın dersini aldıktan beri, içlerini görür oldum. Kendime ayna tutar, sonra onlarla süslerdim. Tatmine muhtaç hislerin ve bitimsiz arzuların kölesi olmaları ne üzücü. İnsan hayatı, kendi süsler ve gerçeğinin sınırlarında oynar dururmuş, acırdım. Fakat acımak ve affetmek de, kibrin emaresi derlerdi, anlatamazdım.


Chopin ve Tchaikovsky arasında geçişler yaşıyorum, anlatayım sana da, zamanım çok. Chopin naif ve duygulu. Ama ne ağlak ne de gururlu; soylu ve zariftir duruşu. Tchaikovsky ise, daha coşkun ve gürültülü. Gürül gürül akan bir şelale gibi, önüne katıyor ardında kalanı ve büyüyor gitgide. Napolyon sevmez ama, çünkü onun mazisinde iyi şeyleri çağrıştırmıyormuş, eğleniyoruz onunla. Sanırım o da buraya, Waterloo’dan sonra gelmiş olmalı, o şapkayı mı yoksa kafayı mı taşımak zor, hala bilemiyorum.


Koridorlarda yürümek ise ayrı güzeldir, senden uzaklaşır insanlar. Sıtmalı gibi, seni gören herkesin gözünde korku ve endişe. Lakin üzülmüyorum sanılanın aksine, sonuçta eski çağlardaki kardeşlerim gibi, barbekü partilerinde ateş üzerinde takdim edilmiyorum artık. Bu bir çeşit medeni kazanım olsa gerek. Ayrıca metres edinebilme ve susma hakkımı da kullanmayı istiyorum Hakim Bey. Ne demişler bardağın dolu tarafına da bak. Bardağın boş tarafı olmadığını gel de anlat. Havayla çalışan insanların, bardağın havayla dolu olduğunu görmeleri gerekmez mi? Oturup Einstein’la konuşmak lazım bunları. Zaman göreceli, kuşlar kuşlar uçuyor. Kuşları da dinlemek lazım. 


Anlamadığım şeyler de vardır burada. Woolf Suzan gibi. Yürüyen feminist manifesto, hatta östrojenik salgın. Sık sık tartışıyorduk ve hep galip geliyordum oysa, ona sorsan bana izin veriyormuş. Erkeklerin basit yaradılışları gereği, küçük zaferlere bağlı yaşadığını düşünüyordu. Fakat asıl düşüncesi her seferinde, derinden heyecanlandırıyordu. Ona göre feminizm; kadınların erkeklerin köleliğini taklit etmesi değil, onlarla birlikte özgürleşmesi idealiydi. Böyle anlarda öyle yükselir ve yücelirdi ki, kalbimle zihnim senkronize şekilde ismini anardı. Ne kadar güzel olduğunu bir tek ben bilmek ve bencilce kendime saklamak isterdim. Yeniden tartıştığımızda ise, yeniden o mutlak savaşın taraflarıydık. Çünkü oyun böyle yazılmıştı ve roller dağıtılmıştı. Oyun bozanlık yapamazdım- sorsan istemezdim de yapmayı-. 


Çünkü, bir sabah aynalarda gördüm onu. Sonra suya değdi yüzü. Napolyon inandı, Einstein kuşkulandı. Napolyon da her şeye hemen inanıyor, deli mi ne? Onu da aramıza aldık onu. Peri, görüyor musun yıldızları, gölgelere saklanıyorlar.  Tutsak ve çeksek onları, kurtulurlar mı esaretlerinden? Şarkı söylüyorduk bazen, çimenlere uzanıyor ve bulutlara can veriyordum. Oysa Peri’ye göre onlar zaten canlıydı, sadece ruhlarıyla bütünleşmek için zaman ve sabır gerekliydi. Ruh konusunda Valhalla Üniversitesinde lisans ve ardından yüksek lisans eğitim almış bendeniz, Mütehassıs Lawrence’a göre bir iş bu. Yaşasın çözümsüzlük. 


Napoleon at the Saint Bernard Pass - Jacques-Louis David (1801)

8 yorum:

  1. Ya şu an okuduklarımı, nasıl anlayabildiğimi çözememenin fırtınasıyla boğuşuyorum Emre. Sende dâhi zekası var."o şapkayı mı yoksa kafayı mı taşımak zor, hala bilemiyorum." buna bittim. "Ruh konusunda Valhalla Üniversitesinde lisans ve ardından yüksek lisans eğitim almış bendeniz"buna ne desem bilemedim. Ruhunu arada bir bloğuma yollasana, zaten bunu mutlaka beceriyordur. Tutuldum, tebrik ediyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim ablacım, beğenmene sevindim. Sevgilerimle :)

      Sil
  2. En güzeli de öyle gündelik olguları farklı olgularla bağdaştırmıs bir iç sancısı var okurken hissettim. Diğer bir süsleme ise bahşettiğin görüşlerle insanların güçlü kavramını kendinle bağdaştırıp hemde çelişkide olman. Delilik ise sonu çözümsüzlük ile biribirinden ayrılmaz bir uçurum kenarı yazarken de şimdi zıtlık var mesela bende tam de yazıda ki gibi :))
    Eline kalemine sağlık çok içsel bir yazı ölmüş:)))))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim dostum güzel yorumun için, sevgiler :)

      Sil
  3. "Yaşasın çözümsüzlük!"
    Öyküleştirme ile kaynaşımı, ne güzel olmuş :) Kalemine sağlık :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, sevgiler :)

      Sil
  4. Tam bir filozofsun Emre :) Kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Estağfirullah, küçük bir deliyim sadece :)
      sevgiler :)

      Sil