Hangi yazarın biyografisi okumak istersiniz?

6 Şubat 2018 Salı

İnsan Neden Yaşar? - 1




18 gün, 13 saat, 24 dakika, 35, 36, 37…
Saniyelere kadar sayıyor, sabahlara kadar çalışıyordu. Artık evi yoktu, yuvasından ayrılmış bir kuştu. Anıların, acılara kapı aralamasına dayanamamış, bir gece her şeyi bırakıp buralara gelmişti. Harabe bir evin içinde, fare sesleriyle hasbihal ederek çürümekle kendini ıslah eder haldeydi. Çünkü ona göre çürümek, insanın kaderiydi. Her gün yüzleştiği ve onunla birlik yüzsüzleştiği mutlak yazgısında, yıllar bedeni gencecik bir filizden, antik bir mabede çeviriyordu. Tüm ihtiraslı gösterişin yerini, çarpık tümceler alıyordu. Söylenen sözler, hissedilen duygular hatta olay ve olguların yorumlanışı bile bambaşka yönlere çevriliyordu. Çünkü derinlik algısı olanlar için çürüme, içten içe sinsice ilerlerdi. Kendini tanıyan ve bilen insanın, başkalarına yabancılaşması da bundandı.

Uyku neydi, doğru düzgün hatırlamıyordu. Bayılmak uyumak sayılıyorsa eğer, arada uyuyordu. Aklında dönüp duran fikirler, uykuyla barışık değildi ne yazık ki. Uyumak yeterince düşünmeyenlerin işidir diyordu, benim işim düşünmek ve tarihin akışına göre çalışmaktır. Dünya tarihini değiştiren büyük insanlar geleceği görmemişlerdir, aksine tarih nehrinin akışını takip etmiş ve bu yönde kararlar vermişlerdir. Onların başarılarının sebebi basit bir kâhin ya da müneccim işi değildir. Geçmişi tanıyarak ve doğru idrak ederek, bugünden geleceği şekillendirmektir. Yani aslında geleceği görmek değil, matematiksel bir düşün yapısına göre olasılıkları gözden geçirmektir. E'nin de aklında işte bu fikirler dönüp duruyordu.

Fakat kendisine bile itiraf edemese de, onu uykulardan ve hayattan uzaklaştıran, yaşayan bir ölüye çeviren aslında gördüğü kâbuslardı. Uykunun kollarına her yürüdüğü an, zamanın fay kırıkları arasında kayboluyordu. Hezeyanlardan bir sandalda sayrılar deryasında, ufka umutsuzca kürek çekiyordu. Kanlar içinde kapkara bedenler, koparılmış ve şekilsiz ruhların hükmünde ona eşlik ediyorlardı. Her nefesinde, içinden bir şeylerin de eksildiğini hissediyor, kararan göğün altında yok oluşu bekliyordu. Ve kıyıyı her gördüğünde,  dalgalar arasında kaybolan o tanıdık yüzü görüyordu.

Uyandı ve gördüğü yine aynı rezil dünyaydı. Göz kapaklarındaki asırlık yükü omuzlamasına acıdı. Banyoyu yılgın adımlarla buldu ve üzerindeki cenaze evinde yas tutar havaya, aynada uzun uzun baktı. Ağır ağır çürüdüğümü ve bedenimin parçalandığını hissediyorum. Yaşamak bu karanlık yolda, her şeye rağmen yürümekmiş oysa ben belirsizliğin içinde savruluyorum.  İnsan ne için yaşar, ne için tüketir nefesini? Bu biçimsiz suretin ve anlamsız devinimin içinde insanı nasıl kurtuluşa erdirir?
Sustu, söylenecek şeylerin biriktiğini hissetmesine rağmen. Fakat söylese bile neye yarayacak? İnsan anlamak istese, bunu en zor şartlarda bile başarır? Müjgan beni düşünüyor mu mesela? Son mesajında, bir daha arama demişti, acaba unuttu mu varlığımı. Tozlu bir masayı siler gibi, bir anda her şeyi hiçe saydı mı? Halbuki ben, nefret bile etsem unutamam. Bilirim suçlunun kim olduğunu ama kıyamam. Affederim hatta ve üstüne üstlük kendimi suçlarım. İnsanoğlu aşağılık, kendini sevene her türlü cefayı hak görüyor; hakir göreni ise, göklere çıkarıyor. Bu süreç karmaşıklığı bir denklem gibi, anlamak çabası anlamsız. Aklımın bakir noktalarında, siyanürle fikir araması yapıyor. Ve neticede verdiğim kararlar, yaşadığım olayları belirliyor.

Ayağa kalktı, ceketini sırtına geçirdi. Eşyalarını kontrol etmesinin ardından ise, tahta kapıyı aralayıp, sokak merdivenlerine yöneldi. Koridoru aşmak ve sokağa çıkmak, beyninde hissettiği büyük baskıyı hafifletir umudu içindeydi. Fakat düşündüğünü yaptığında, ne yazık ki umduğunu bulamadı. Güneş tepede, hava ise hummalı bir hasta gibiydi. Ceketimi almışım iyi ki!

İşte böyle gecelerde temiz hava almak için sokağa çıktığında ise -ki nadir çıkardı- etrafında parıldayan şehrin ışıklarıyla bayılacak duruma gelirdi. Şehir merkezinde kocaman hologramlar, altında gezinen yüzlerce insan.  Her icat, ihtiyaçtan doğar derdi, ilkokuldaki Fen bilgisi öğretmeni. Oysa şimdi baksan, ihtiyaçlar ve arayışların yerini neler aldı. Daha birkaç ay önce ezberinden sayamayacağı kadar eşyanın içinde, aidiyet ve varlık üzerine klasik  lakırdılarla geçiriyordu. Alelade bir akışın ortasına gömülmüş, kendini aradığı sanıyordu. Şimdi önünde uzanan bir koca şehrin bir çöplüğünde, sadeliğin içindeki zenginliği keşfediyordu.

Nehir gibi akan şu koca caddede binlerce farklı hikaye yazılmayı bekliyorken, en değersiz olanın özneleştirilmesi ihanetine iştirak etmiş olmam azap verici. Kim yazıyor bu hikayeyi, kim verdi ona kalemi? Doğru hikayeyi yazmak, doğru kareyi yakalamak ve ondan yeni hikayeler yaratmaktır. Ne yapsam boş, kendi hikayemde figüran olan ben, yoktan hikayeler var ederek avunurum. Aciz insanın tüm varlığının dayanağı da, oynadığı bu tanrıcılık oyunudur.

Uzun renkli sokakları arşınladı, onlarca insanın gölgesine karıştı, kayboldu. Yürüdü, yine yürüyecek. Ağaçlar arasında oturdu, yeniden izleyecek. Gözlerim lanetli birer çukur, göz yuvarım hayatları ve hikâyelerini yutuyor, hapsediyor. Onları, onlarla yaşamak; hayatımın hafıza kapsüllerinden birinde anı olarak kalması gibi. İleride beni izlerken, dalga geçeceklerdir elbet. Kendi varlıklarının müspet tesiri, benim dünyaya saldığım toksinleri arındıracaktır. Bunun üzerine düşünmek, bundan başka şeyleri atlamaktır. Zamanın insana ihaneti kadar, insanın kendine ihaneti de tam olarak budur.

İnsanı yalnızlığı tanımlar dedi, sarışın bir kadın yanından geçerken. Onun yalnızlığı seçilmiş ve değerini bulana açılacak bir kapı, ben ise değersizliğimi teşhirden fazlasına muktedir değilim. Bank'a oturdu ve düşünmeye, konuşmaya başladı. Herkesin bir hikâyesi olmalı ve durmadan anlatmalı. Şu köşede oturan gazi mesela. Savaşta lazer tabancasıyla kopan bacağını özlüyor mudur acaba? Yüzünde durgun bir ifade var ama mahzun değil. Sanki bir şeyleri düşünüyor da, bulamıyor gibi. Hangimiz bulabiliyoruz ki, ihtiyaçlardan ötürü geliştirilen tonla eşya neyi sunuyor? Zihnimde kurguladığım yüce planlar için, hangi küçük fedakârlıkları göze alıyorum? Birbirini yemekten obezleşenler, uzun zamandır oburluğu yaşamak sanıyor. Halbuki ben de zamanı çatışmaları televizyondan izlerdim ve şehit haberleri geldikçe hüzünlenirdim lakin bir yandan da gurur duyardım anlamsızca. İçimde asırlardır taşıdığım kalıtımsal kaybetmişlik hissini, başkalarının hayatları üzerinde oynanan kumarla örterdim. Çaresizliğin üstünü örtmek için, oynadığım oyunun bedelinin ne olduğunu anlamamsa uzun sürmedi. Savaş bittikten sonra ve askerler dönmeye başladığında, her şey değişti. O babayiğit gençlerin yerinde, beli bükülmüş ve gözlerindeki ışık sönmüş kemik yığınları geldi. Komşumuz, kardeşimiz, arkadaşımız; birer yabancıya dönüşmüşlerdi oralarda. ‘Savaşın hasarları ne izler bırakıyor’ diye ilk o zaman sordum işte. Büyük sözler söyledim ve söylediğim sözlerin enkazında kısıldım kaldım. Sözlerim, davranışlarımı ve hatta benliğimi esir aldı, oysa esarete meyilli neslim zilyon yıldır farkında bile değildir. Büyük silahlar, küçük insanların tatmin aracıdır. Ölüm ve ölüme ortak olmak, yaşama amacı haline geldi.

Hâlbuki öyle miydi? Yıllar önce nano teknoloji üzerine çalıştığı yıllarda, ölümsüzlüğü arıyordu. Deneğin beynine – ki özellikle hipotalamus bölgesine- yerleştirilecek biyonik salgı bezleriyle başlayacaktı operasyon. Bu bezlerden, vücutta antikorlar gibi düzenli salgılanacak nanobotlar üretilecekti. Bu nanobotlar deneğin bedenini hem düzenli olarak kontrol edecek, hem de yaralanma gibi durumlarda gerekli onarımı yapacaktı.  Ayrıca içinde bulunan alıcılar, uzaktan erişime ve yönetilebilmeye imkan verecekti. Böylelikle insanoğlu,  bedeninin üzerinde tam anlamıyla hakimiyet sağlayabilecekti.

“Beni kıvrandıran fikirlerden habersiz olanlar, bunca çabanın abesle iştigal olduğunu dillendiriyorlar. Ölümü kabul etmeliymişim onlara göre. Ben ölümü reddediyor değilim, aksi halde onunla savaşmazdım. Bu savaşın temelinde bilimin arayışı değil, insanlığın özüne dönüşü var. Onca yıldır birbirimizi öldürmemizin nedeni de, yaşamak istememiz değil midir zaten?”

Günlük – 17/01/2038


Onun karşısında oturan ihtiyar da bir şeyler anlatacak belli. Gitsen ve sorsan, saatlerce gençliğinden kareler serer önüne. Toplasan birkaç roman da çıkar aslında. Onun da yüzünde yorgunluk var, hüzün var.  Okuyor bir şeyler, acaba ne diye düşünmüyor değilim. Kitap görmeyeli on sene olmuştur. Roman olmalı, kapağından anlıyorum. Hayatın kıyısında, hayattan hikâyelere dalmış gitmiş. Eskilerin, eskilere olan hürmeti budur. Vazgeçemedi sanırım kağıdın o keskin kokusundan.  Neyi arıyoruz, nedir bizi ağır ağır öldüren? Bana bir söz söyle güzel insan, tel tel dökelim kederimizi. Uzun uzun anlatacağın hikâyelerini, o yorgun yüzün ardında saklamana nasıl göz yumayım. Savaşlar çıkar, icatlar yapılır. Biri çıkar insan zihnini evrensel bir kodeks ile dünyaya bağlar, konuşmak tarihe karışır. Konuşmak tarih olmadan, anlat bana. İlk âşık olduğun kızın gözlerinden gördüğün hayatla, seni ağır ağır öldüren hayat aynı mı sence? Geçenlerde duydum, istemediğin anılarını silen şirketler yeniden popüler hale geliyormuş. Bir düşün bakalım, bu yaşına kadar ne öğretti sana yaşam? Silip kurtulmak ister misin, seni sen yapan anılardan?

Eski günler, eskide kaldıkça güzelleşiyor sanırım. Oysa içindeyken zamanın, şikâyetle geçiriyorsun. İnsan içinde bulunduğu zamandan uzaklaşabilmek için, geçmişini de tahrif ediyor. Anıları kesiyor, filtreliyor ve sanal geçmişine aidiyet besliyor. Dedem beni karşısına alır ve hep aynı şeyi hatırlatırdı. İnsanlar, tanrının yarattığı ve anne babanın şekil verdiği canlılardır. Hamuruna ne katarsan, humorunda onu bulursun. Şakacı adamdı vesselam. Ama güzel bir sözü de vardı rahmetlinin. Yaşlanmak dağın zirvesine tırmanmaktır, nefesin kesilir ama görüş açın genişler. Ne görüyorsun güzel insan, aydınlat bizi. Neticede insan dediğin hayatın acemisi, ölümün ustasıdır.


Song of the Lark - Winslow Homer(1876) 

12 yorum:

  1. Her kitap başka bir hayatın parçalarını barındırır gibi bir söz geldi aklıma yazınızı okurken. "Aaa, bu bwnim yaşadıklarıma benziyor hatta o uyku durumu tıpkı ben diye gelip geçiverdi aklımdan bir anda.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok güzel bir sözmüş, güzel bir analiza Teşekkür ederim katkılarınız için, sevgiler :)

      Sil
  2. hımmm, dünya ve yaşam üzerine düşünen bir bilim adamı sanırım kahraman. en önemli paragraf ta tanrıcılık oynama olan paragraf, hikayeyi kim yazıyor? yoğun ve soyut bir hikaye bakalım biraz kötümser bir kahraman gibi. neye bağlancak aceba :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, umarım güzel şeyler olacak :)

      Sil
  3. "Kendini tanıyan ve bilen insanın, başkalarına yabancılaşması da bundandı." çok iyi ya bekliyorum devamını

    YanıtlaSil
  4. çok güzel bir hikaye olmuş Emre eline sağlık, keyifle okudum, her türlü teknolojiye geçen yüzyıllara rağmen insan doğası değişmiyor...:)

    YanıtlaSil
  5. Merhabalar iade-i ziyarete geldim takipteyim :)

    YanıtlaSil