Hangi yazarın biyografisi okumak istersiniz?

8 Nisan 2018 Pazar

İki Kişilik Toplumlarda Önemli Sorunlar! - 1

 
Ne zaman güneşe baksa, içinde kamaşan duygular olurdu.



Başlamanın, başladığın yerde dönüp durduğun sürece anlamı olmaz. Sonuçta her hareketin temelinde, neticeye varma arzusu vardır. Oysa devinimle durağanlık arasında sıkışıp kalmıştı.



Ne zaman açsam ellerimi, avuç içlerimde kaderimi görürüm. Gittikçe belirginleşen ve derinleşen çizgilerde saklıdır tüm ömrüm. Oradan yüzümün çizgilerine geçer gözlerim. Yol başlarında verilen, umut dolu kararları hatırlatır. Unut derler sessizce, unuttuklarım oralarda gizlidir.



Bir zamanlar kendi küçük dünyamda, kocaman dünyalar inşa ederdim. Yetkin muhayyilem ve yarım yamalak bildiklerimle, engin denizlerin ötesindeki uzayın sonsuzluğuna kafa tutardım. Lakin diğer yandan, hala oyunla gerçeği bile ayırt etmekten acizim. Hayat denilen bu devasa sahnede; ne tanrı rolleri doğru dağıtmıştır, ne de ben kendimi rolüme kaptırmadan sahneden inebileceğim. Senaryonun gerçekliğinden mi yoksa benim saflığımdan mı? Aslında senaryonun akıcılığı ve gerçekliği ortada. Karakter derinliği hatta karakter denebilecek şahıs yaratımı bile sınırlı. Bu durumda gerçekliğe dair yaptığım yanlış çıkarımlar, benim saflığımın kanıtı olmaz mı?



Betül eve geldiğinde, Barış'ın işi yeni bitmişti. Bir kadınla ilişkiyi hatta genel itibariyle iletişimi sağlıklı yürütmenin yolu, güçlü görünmek ve asla bu duruşu yitirmemekti. Ne derdi babam; kadınlar da, çocuklar da; insan güce doyurulmaz bir açlık duyar ve bundan kurtulamaz. Onu şekillendiren de yaşama gücü veren de, bu bitimsiz güç istencidir.



Betül stresle odaya girdi ve üstünü değiştirmeye başladı. Koca gün verdiği mücadelenin emareleri apaçık ortadaydı. Gözleri çökmüş, yüzü solmuştu. Bir günde, adeta bir yıl yaşlanmıştı. Peki, burada sona erecek miydi? Asla! Aşkın kuralıdır; asıl güç savaşı, erkek ve kadın arasında ihtirasla mühürlenendir.



Betül'ü kavradı, yanına oturttu. Yüzündeki her noktayı ezbere bildiği halde, yeniden ve en baştan hayran hayran izledi. Betül ise yorgunluğun etkisindeydi ve duş alıp, rahatlamanın hesabını yapıyordu. Düşüncelerinin dağıldığı bir an, dudaklarını birbirine kavuştu; onu da  kendisiyle birlikte banyoya götürdü. Betül için cinselliğin ve dolayısıyla  tüm karşı cins temaslarının G noktası, partnerini elde etmek ve istediği gibi yönlendirebilmekti. İş yerinde kaçamak bir flörtü vardı, ki  onunla Barış arasında tehlikeli bir oyun oynuyordu. Risk almaktan, haz alıyordu. Barış'a olan sadakatine dair sorgulamalarda bulunsa da, oyunu belli sınırlarda oynamayı biliyordu. Betül’ün gözlerinde bir erkek kimliği, doyumsuzluğunu giderme aracından öte olamazdı. Kendine, kendinden başka kimse sahip olamazdı. Özgürlüğü ve özgürlüğün bedelini omuzladığı o ilk yaşlarında, buna söz vermişti. Yakın bir arkadaşının abisiyle onun odasında birlikte olduğundan beri  erkek bedeni, merakını gidermekten ve kendini keşfetmekten öte anlam ifade etmemişti. O ilk yanma hissi ve derinlerine bir mızrak gibi saplanan sert organın verdiği acıyla karışık haz, hayatı boyunca kendini tanıyacağı, kendini bulacağı bir ritüel haline geleceğini o an idrak etmişti. Dokunuşlar, öpücükler, kor alevler içinde birbirine karışan nefes ve sonunda climax noktasına varan haz. Sistemli, mekanik bir işleyişin neticesinde yine kendi içinde devinen bir hayat.



Oysa Barış haz almaktan çok uzakta, eskiden sahip olduğu ama eksikliğini bile sadece hissiyatla açıklayabildiği bir şeyin yoksunluğu içindeydi. Bakışlarıyla çocuksu bir teslimiyeti ifade ediyor, Betül sutyeninin kopçasını her çıkardığında, aynı çocuksu utangaçlığı yaşıyordu. Fark ettirmemeye çalışarak yüzünü başka bir yöne çeviriyor, ardından bu hareketin fark edileceğini düşünerek yeniden ona dönüyordu. Nefesi kesiliyor, kalp atışı düzensizleşiyordu. Diğer yandan da Betül’ün ilgisiz ve alışılageldik ifadesi, ikircikli bir ruh haline sürüklüyordu. Erişkinliğe dair ilk değişimleri yaşadığı günlerde yanlışlıkla girdiği bir odada annesini aynı şekilde görmesi miydi bu isterik utanma nöbetleri? Kime anlatabilirdi ki böyle saçma bir şeyi? İlk el ele tutuşma, ilk öpücük hatta ilk birleşme anları bile aklında korkular ve kaygılar cirit atarken yaşanmamış mıydı? Oysa Betül’e baktığında hissettiklerinin arasında şehvet ile şefkat kadar utanç da vardı. Kendi içinde yaşadığı bu savaşların yorgunluğunu, hayattan koparak yaşıyordu. Utanç, kaçış  bilhassa nihai yok oluşa varıştan ibaretti.



 Çünkü birbirlerini izlerken de, sevişirlerken de, duş alırlarken de; bedenlerinin aksine örtülüydü fikirleri. Birbirlerinin en mahrem noktalarına dokunurlar fakat bir yandan da, birbirini yoklayan iki yabancıdırlar. Yalnızlık içinde gelişen insan, insanın kurdu olmayacak da ne olacak? Çağ ilerledi, şehirler kuruldu. Yalnızlık ikiye bölündü, geçici hazlar ve ihtiraslarda kayboldu.



***



Son Akşam Yemeği(Last Supper) adlı tablonun bir kopyasını asmıştı yemek odasına. Ortada şarap uzatan İsa, yanında ise havarileri yemeğin coşkusu içinde lakin içlerinde birisi Yahuda ise ihanetinin fark edilmesi şüphesiyle belirgin bir gerginlik içinde. Çünkü İsa az evvel aralarından birinin ihanetini bildiğini açıklamış, Komünyon Ayinine temel olan sunuyu yapmak üzeredir. Bu anı öyle güzel resmetmişti ki Da Vinci, Betül bazen Yahuda gibi suçunun ağırlığı altında ezildiğini hissedip, onun erguvan ağacında intiharını hatırlardı. Beckettvari bir cümle gibi, dünyanın bir yerinde intiharı düşünen varsa, başka bir yerde ölen de vardır. Erguvan ağaçlarının rengiyle bezenen bir pencere kenarında bunları düşündükçe, aklında sürekli olarak tekerrür eden mistik bir mesel yaşadığı hissini uyandırırdı.



Barış yemeğin taşınmasına yardım ediyordu, oysa akşam için pek de hazır olduğunu söylenemezdi. İnsanlardan kaçıyordu; ya da kendinden. İnsanlarla arasından soğuk savaş vardı, bir yol ayrımında karara vardı. Ya o şahsiyetsiz kalabalığa karışacak ya da kendi olmayı seçecekti. Barışmak seçeneğini çoktan yok etmişti zaten. Böylece romantik yanı ağır bastı ve kendi yolunda yürümeyi seçti ama kendi yolunda yürümek, bedel ödemek demekti. O ise bedel ödemek gerektiğini anladığında, kazanımsız bir savaşın meydanı haline getirdi bedenini. 



Her şeyden kaçıyordu da, kendine yakalanmasına şaşmıştı. Oysa insanın lanetidir, kendinde başlar ve bitersin. Bazı şeylerin, öğrenilerek yaşanılacağını sanıyordu çünkü. Yaşayarak öğrendiğinde ise, kaçırdığı şeyler acı vermeye başlamıştı. Hayatın gerisinde kaldığına inanıyor, bunu düşündükçe karnında keskin bir sancı hissediyordu.



Bazı şeyleri kontrol edemeyeceğini düşünüyordu, yanlış bir düşünce, hiçbir şeyi kontrol edemezdi. Bazı şeyleri kontrol edemeyeceğini düşünmesi, bazı şeyleri de kontrol edebileceği yanılgısına sebep olurdu. Oysa kontrol, sadece bir illüzyondu. Kontrol etmeye çalıştığın güç, seni aşar ve yok ederdi. Yok olmak da bir başlangıçtı belki de, Anka gibi küllerinden doğmalıydı. Nietzschevari birkaç söz söyler, karanlığı aralardı ama ya ilk adımı atmak için ne yapmalıydı? 



Betül ile yemek masasına oturduklarında; hem güçlü görünmeye, hem de düşünceli halini saklamaya çabalıyordu. Gülmeli, keyifli görünmeliydi. Çünkü kadınlar; kendilerini güldüren erkekleri değil, kendilerini heyecanlandıran erkekleri severler. Ne fazla gülmeli, ne de fazla köşeye çekilmeli. Sırası geldiğinde rolünü oynayıp, yerini bilmeli. İnce bir hesaptır bu, sürekli olarak tetikte olmalı ve çevreyi gözlemlemeli. 



Kalabalık yemek masaların kurulduğu bu gecelerde; porselen yemek takımları, zarif işlemeli kadeh, sürahi ve bardaklar, itinayla parlatılmış çatal, bıçak, kaşık takımları serpilir; ipek sofra bezleri, kâseler, tencereler, ardından çorbalar, zeytinyağlı yemekler  ile sütlü, şerbetli tatlılar kurban edilirdi. Herkes yer, içer ve şenlik havasında güler eğlenilirdi. Yemeğine ardından da, nostalji olsun diye pikaplardan vals, tango çalınırdı. Cesur çiftler tarafından yarı esrik yarı işveli figürler sergilenirdi. 



Betül gecenin her anında güler, espriler yapan Barış’a katılır ve canlı görünürdü. Barış ise, taktığı maskenin kendine has olduğunu sanır, içinde katlanan acıyı daha fazla gülerek perdelerdi. Onca kalabalığın ve gösterişin arasında hala ilkel olduğunu hissederdi. İçine çöreklenip kalmış bu hissi atmak için daha çok içer, daha çok öperdi Betül’ü. Betül ise çoktan çakırkeyif olmuş, şuh bakışlarla etrafı süzerdi. Gözlerinde kadınsı bir yansı vardı. Kemal kimi zamanlar bundan etkilenir, bazen de tiksinti duyardı. Özellikle Vals’ın kimi anlarında sıra ona geldiğinde, bunları herkese ilan edercesine sergilerdi. Herkesle dans eder, herkesin eli vücudunda gezinirdi. Barış ise kalabalıktan uzaklaşır, kendi içine çekilirdi. Aslında ilk zamanlar bu münasebetleri yadırgamıştı ama tüm ilişkilerin ve hâlihazırda yaşamın içine sinen tüm tatların yavanlığının farkına vardıkça, verdiği tepkinin abes olduğunu anlardı. 



Çünkü ilişkiler sahip olmaya ve kontrol altında yönlendirmeye dayanıyordu, oysa o biliyordu sahip olmanın bir yanılsamadan ibaret olduğunu. Çünkü sahip olduğunu sandığın şeylere bağlanırsan, onlara ait olursun. Eşya kullanmak, insan sevilmek ve hayat yaşanmak için vardı, gerisi sadece detaydı. Böyle anlarda odasına çekilir, kitaplarına dalıp giderdi. Hayatın akışından ve acılarının yakıcı tesirinden, kurmaca dünyanın iplikleriyle kozalar inşa ederek saklanırdı. Yazdıkları ve yaşadıklarının koşutluğu, hayatta kalması için tutunduğu tek daldı. 



“Onlara dürüst olmak yetmiyor, güzel yalanlar söylemek  gerekiyordu. Oysa ben bir yalanı değil, tüm çıplaklığıyla gerçeği yaşamak istiyordum. Yalın ve sade, tüm kalıplara inat. Fakat bugün, ben de kendi kalıplarımla onlara ahkâm kesiyorum. Ne umutsuz, ne zavallı bir durum. Dionysos ile Apollo arasında kalıp, Quasimodo olan ben. Ne tanrılar kadar yüce, ne de insanlar kadar sıradanım.“



Doyumsuz ve hedefsiz kalan insanın, doyumun mümkün olmadığı anladığı an yaşamaya başladığı andır. Hayatın doyuma ulaşmak için var olmadığı, aslında anlamı sadece insanın atfettiğini bilmek, edimin ve öznenin ilişkisine dair felsefi yaklaşımlara kapı aralardı. Zaten onca okuduğu kitapta da gördüğü gibi, felsefe özne-öz ilişkisini işlemekti. Buna dair çıkarımları okudukça, kendisine dair soruları keşfetmiş, fakat cevapların soruları doğurduğu aklında, cevapların yoksunluğu çürümeyi doğurmuştu.





The Kiss(Öpücük) Gustav Klimt - 1907 / 1908

12 yorum:

  1. Kadın erkek ilişkisi, karı koca olmak ilk çağlarda nasıldı diye düşündüm, modern çağda belki gerçekten dediğin gibi bir güç savaşı oluyor ve özellikle koca hep güçlü görünmek zorunda. Buna katılmamak mümkün değil, kadınlar hep koruyacak, kollayacak belki onun için kavga edecek, yumruk yumruğa filan birini istiyorlar:)))eline sağlık:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim güzel yorumun için, sevgiler :)

      Sil
  2. çok iyiydi kesinlikle, bunu bir roman olarak okumak isterdim?:) Gaye Boralıoğlu'nun Dünyadan Aşağı romanını okudum en son, çok beğenmiştim, bana onu hatırlattı, eline sağlık, sevgiler:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kitap önerisi için teşekkür ederim. Roman değil de, uzun öykü çıkar belki, sevgiler :)

      Sil
  3. şiirsel görüntülü blogunuzun izleyicisi oldum. Sizi de benim şiirli resimli espirili blogumu izlemeninizi dilerim.
    http://erhantigli.blogspot.co.at/

    YanıtlaSil
  4. Iki kisilik dünyalarda neler yasaniyor 😊

    YanıtlaSil