2 Ocak 2015 Cuma

Nietzsche’nin Ahlak Felsefesi

"Ahlaklı insan, ahlaksız insandan daha aşağı bir türdür."

 Nietzsche (1844-1900) ahlak değerlerine karşı en sert eleştirileri yapmış ve kendine göre ahlak dışı (amoral)bir felsefe kurma girişiminde bulunmuş olan Alman filozoftur.

Aklı değil istenci, toplumu değil bireyi üstün tutan bir anlayışın temsilcisidir. Akılcılığı ve toplumculuğu besleyen değerlerin yerine bireyciliği (individüalizm) ve istenci destekleyen değerlerin konulmasını savunmuştur.
Amoralist ahlak felsefesinde, insanın doğal bir varlık olduğu ve insanın ahlaki davranışları kadar ahlaki olmayan (gayri-ahlaki ) davranışlarının da söz konusu olabileceği, bu yüzden toplumda ahlak kuralları oluşturmanın gereksiz olduğu savunmuştur. 
"Ahlak, sürü hayvanının içgüdüsüdür."

Nietzsche genel ahlak kurallarını sıklıkla eleştirmiştir. Ahlakın

evrensel olmadığını aksine birey kavramının yayılmasının tökezlemesine
ve belirli bir zümrenin insanlar üzerinde tahakküm kurmakta araç olarak
kullanıldığını ileri sürmüştür.

"Ahlaklılık yeni ve daha iyi geleneklerin ortaya çıkmasına karşı

direnir: aptallaştırır."

Nietzsche insanların doğduktan ergenlik dönemi sonrasına kadar içi

boş dogma kurallarla eğitilmesini eleştirmiş ve töre, gelenek gibi
kavramları yok saymıştır. Ona göre birey dünyayı başkalarının ona empoze ettiği kalıplara göre değil kendi fikri dünyasında tanımalıydı. Bu yüzden insan davranışlarında ahlak ve erdem kadar ahlaksızlık ve erdemsizlik de normal karşılanmalıdır. Ahlaki ölçüler ve normlar koymak saçma ve gereksizdir.



"Ahlaksal olay yoktur, yalnızca olayların ahlaksal yorumu vardır."

Nietzsche’ye göre, ahlak belli bir çağın değer yargıları ve “iyidir-kötüdür” dediği şeylerin tablosudur. Bu şekilde algılanan göreli değerler tablosundan uzak durmak gerekir.

O, dünyada nesnel bir ahlaki düzenin olmadığını tekrar tekrar söyler: Ahlaki fenomenler yoktur, ama sadece fenomenlerin ahlaki yorumları vardır.
O kendisinin, bir bütün olarak hiçbir ahlaki olgu bulunmadığını ilk gören kişi olduğuna inanır ve kendisi de dahil olmak üzere, her filozofu  iyi ve kötünün ötesinde bir duruş almaya, kendisini ahlaki yargılar yanılsamasının altına yerleştirmeye zorlar.

Lamarck ve evrim teorisinin ana kuramcısı Charles Darwin ile başlayan en üstün türün ayakta kaldığı düşüncesi ve Maltus’un öğretileri Nietzsche’nin düşünce yapısının temellerini oluşturur. 
 “Canlıların yaşamda kalması için tek yol, birbirleriyle savaşmalarıdır. Doğada bir seçme-ayıklama süreci vardır. Buna göre her soyun en uygun niteliklere sahip olan temsilcileri, yaşamda kalır. Doğanın yasası budur.”

Doğanın yasasını böyle yorumlayan ve savaşarak üstün insana uzanan yolda yeni adımlar atıldığına inanan Nietzsche bu noktada savaşı kutsamış ve bu
 temelde insanoğluna özetle şu mesajı vermiştir;

“Diyorsunuz ki savaşı kutsal kılan şey iyi bir davadır. Ben size derim ki her davayı kursal yapan şey iyi bir savaştır.”
Özetle Friedrich Nietzsche’nin bütün felsefesinde bir başkaldırı vardır. Toplumun bütün değerlerine karşı çıkmıştır. Nietzsche, Darwin’in kuramında belirtildiği gibi “ güçlüler yaşam savaşı içinde güçsüzleri yok eder.” anlayışını benimsemiştir. O, ahlâkın amacının eşitlik olamayacağını düşünür. Çünkü, hayatın içinde eşitlik yoktur. İçinde yaşadığı dönemin ahlâk anlayışını bir köle ahlâkı olarak yorumlar ve tüm dinsel değerlere karşı çıkar. Bunun yerine insanlara yeni amaç ve değerler sunmaya çalışır. Nietzsche’nin anlayışında insanın kendi çıkarları için gereğinde başka insanları yok etmesi iyi ve soylu bir davranıştır. Soylu sınıf her şeye egemen olunca, sonunda üstün insan ortaya çıkacaktır. Üstün insan güçlüdür, her şey onun için çalışır. Nietzsche’nin bu anlayışında güç en yüce erdem olarak değerlendirilmiştir.
Hayatı güçten ibaret gören Nietzsche, güçlerin çarpışmasından ve güçsüz olanın elenmesinden başka bir şey olmayan savaşı üstün insana ulaşma noktasında bir araç olarak savunmuştur.
Nietzsche’nin bu görüşlerinden ise en çok Adolf Hitler etkilenerek ‘üstün ırk’ görüşüne kapılmıştır ve 3.Reich yükselişi fikrini ortaya atmıştır.


 

28 Aralık 2014 Pazar

Çölde Bir Devrimci : Ebuzer El Gifari


Gerçek ismi Cundub bin Cunade bin Sekan olan Ebu Zer,
 İslam'ı ilk kabul eden sahabelerden biridir. Şii ve Sünni kaynaklara göre 4 veya 5. kişi olarak kabul edilir. İslamiyet'i kabul edenlerin ilklerindendir. Cahiliye döneminde bile putlara tapmaktan nefret eden bir kişidir. Beni Gifar kabilesindendi. Mensubu bulunduğu Gıfar kabilesi, yol kesip yağmacılık yapmakla meşhurdur. Hatta bu kötü alışkanlıklarını, Haram Aylarda dahi icra etmekten çekinmeyecek kadar ileri götürmüşlerdi.

 Günün birinde Mekke’den kulağına bir haber ulaştı: “Biri çıkmış, Kureyşlilerin dini­ne meydan okuyormuş, yeni bir din getiriyormuş. Kureyşliler kendisine karşı çıkmışlar.”

Garip yaradılışlı biri olan Ebu Zer, merakını çeken bu haberi araştırmak ve Yeni Peygamber’den haber getirmek için kardeşi Üneys’i Mekke’ye gönderdi.

Üneys gidip araştırdı. Dönünce “Muhammedü’l-Emin” denilen zatın peygam­berlik iddia ettiğini, iyi ahlakı telkin edip kötülüklerden uzak kalmayı istediği­ni söyledi. Mek­kelilerin bir kısmı ona “şair,” bir kısmı “kâhin” diyorlardı. An­cak kendisi de bir şair olan Üneys, “Fakat ben, şair ve kâhinleri çok iyi bilirim. Onun sözlerini kâhinlerin sözleri ve şiir çeşitleriyle karşılaştırdım, hiçbirine benzemiyordu!” dedi.
Ebu Zer’in merakı daha çok tahrik oldu. Kardeşinin söyledikleriyle tatmin ol­madı, “Sen gönlüme şifa verir bir haber getirmedin!” dedi ve yol azığını hazırla­tıp tek başına Mekke yoluna düştü. Günlerce yol aldıktan sonra nihayet Mek­ke’ye vardı. Kimseye sezdirmeden, Peygamber olduğunu iddia eden zatı bizzat gözetlemeye başladı. Gündüzleri Mekke’nin çeşitli yerlerinde gezip dolaşıyor, geceleri de Kâbe’nin bir köşesine çekilip yatıyordu. 15 gün geçtiği hâlde Hz. Peygamber’i bir türlü görüp tanıyamadı. Azığı bitmiş, zemzem suyuyla hayatı­na devam etmeye başlamıştı.
Bir gün Hz. Ali, Kâbe’nin yanından geçerken, Ebu Zer gözüne takıldı. Hâlin­den garip ve yabancı biri olduğunu anladı:
“Sen garip biri misin?”
“Evet.”
“Buyur, benimle gel, seni misafir edeyim.” dedi. Ebu Zer kabul etti.
Ebu Zer kadar Hz. Ali de tedbirli ve ihtiyatlı idi. O gün birbirlerine açılamadı­lar. Zira müşrik zulmü öylesine kuvvetliydi ki, birinin Müslüman olduğunu ha­ber alır almaz hemen üzerine çullanarak bayıltıncaya kadar dövüyorlardı…
Sabah olmuştu. Ebu Zer hemen kalkıp Kâbe’ye gitti. “Belki Yeni Peygamber’i görebilirim!” diye düşündü.
Akşama yakın yine Hz. Ali oradan geçiyordu:
“Henüz bir yer bulup yerleşemedin mi?”
“Hayır. Aslında burada kalmaya pek niyetim yok.”
Hz. Ali onu tekrar evine davet etti. Birlikte gittiler. Eve vardıklarında Hz. Ali aralarındaki sır perdesini araladı:
“Doğru söyle, seni buraya getiren bir şey olmalı! Sen bir şeyler arar gibi­sin.”
“Gizli tutacağına söz verirsen söylerim.”
“Emin olabilirsin.”
“Bize ‘burada birinin çıkıp peygamberlik iddia ettiği’ haberi ulaştı. Ondan ha­ber getirmesi için kardeşimi gönderdim. Ancak kardeşimin getirdiği haber beni tatmin etmediği gibi, bu zata karşı merakımı daha da artırdı. Bunun için bizzat gelip onunla görüşmek ve konuşmak istedim.”
Bunun üzerine Hz. Ali “Şüphesiz, sen tam aradığının içine düştün! Ben de onun yanına gideceğim. Sen arkamdan gel. Beni takip ederek onun huzuruna girersin. Yalnız ben yolda sana zarar verecek bir durum görürsem, ayakkabımı düzeltir gibi bir duvara yönelirim. Sen de durmaksızın ilerlersin.”
Ebu Zer bunları duyunca pek sevindi. İçine tatlı bir heyecan dalgası yayıldı. Günlerce araştırdığı gerçek, karşısına çıkmıştı. Merakı bir kat daha arttı. Hz. Ali’nin peşine takılıp gitti. Re­sû­lul­lah’ın evine yaklaştılar. Hz. Ali önden, Ebu Zer de arkadan takip etti ve içeri girdiler.
Ebu Zer’de heyecan son haddine varmıştı. Peygamber’i görür görmez ona hayretle baktı ve “Bana hemen dinini anlatıver!” demekten kendisini alamadı. Hz. Muhammed tebliğ ettiği yüce dini kısaca kendisine anlattı.
"İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in onun elçisi olduğuna şahadet etmen ve namaz kılmandır."

Ebu Zer Müslüman olunca Hz. Muhammed kendisine Abdullah adını vermiştir.
İçi içine sığmıyordu. Sanki dünyaya meydan okuyacak bir Ebu Zer olmuştu. Duyduğu hakikati kâinata haykırmak, her önüne gelene anlatmak istiyordu. Hz. Muhammed ona tedbirli olması tavsiyesinde bulundu, “Ey Ebu Zer! Bu işi şimdilik gizli tut. Memleketine dön. Bizim ortaya çıktığımızı haber aldı­ğında döner, gelirsin.” Buyur­du.
Fakat Ebu Zer, “Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben bu haki­kati müşriklerin ortasında haykırırım!” dedi.

 Kâbe’de Kureyş müşriklerinin toplu bulunduğu yere vardı, “Ey Kureyş ce­maati!” dedi, “Beni dinleyin. Biliniz ki, ben Ebu Zer, Allah’tan başka ilah olma­dığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü olduğuna kesin olarak şahadet ediyorum.”
Bu meydan okuyuşu duyan azgın müşrikler, ellerine geçirdikleri taş ve sopa­larla Ebu Zer’in üzerine saldırdılar. Ebu Zer mücadele ettiyse de nafileydi, bayı­lıp yere yığıldı. Bu hâl birkaç kere tekrar edildi. Bir keresinde Peygamberimizin amcası Abbas, Kureyş’e, “Ne yapıyorsunuz? Dövdüğünüz bu zat, sizin ticaret yolunuz üzerindeki Gıfar kabilesindendir.” deyince onu bıraktılar.

Ebu Zer bundan sonra Medine civarındaki Gıfar yurduna döndü. Annesi, kar­deşi ve kabilesinin yarısı onun sayesinde Müslüman oldu. Bir zaman sonra Gıfarlıların yarısı Müslüman olmuştu. Kalan yarısı da Hicret’ten sonra Müslüman oldu.
Ebu Zer evlenince Medine’nin dışında çölde kendine küçük bir ev yaptı ve hanımıyla birlikte orda yaşamaya başladı. Bir gün eski arkadaşlarından birisi ziyaretine geldi. Arkadaşı gördüğü manzaraya çok şaşırdı ve sordu:
– Eşyaların nerede?
– Bizim başka bir evimiz var ki, değerli eşyalarımızı oraya gönderiyoruz, dedi.
– Sen uzun bir süredir buradasın, birkaç parça eşyanın olması gerekmez mi?
– Bu evin sahibi bir an bile burada kalmaya izin vermiyor, dedi. Sonra misafirine bakarak şöyle devam etti:
– Allah’a yemin ederim ki benim bildiklerimi siz biliyor olsaydınız kadınlarınızla beraber olamazdınız, yataklarınızda yatamazdınız. Yine yemin ederim ki O beni meyvesi tükenince kesilip yok olan bir ağaç gibi yaratmıştır.
– Evet, ama bu seni dünyadan faydalanmaktan engellemiyor mu?
– Allah’ın Resulü bana: “O insana yazıklar olsun ki, hem ahirete imanı vardır, hem de bu hilekâr dünyadan faydalanmaya çalışır.” demiştir.
Kırsal kesimden gelen ve İslamiyet'i kabul edenlerin ilki olduğundan 'ilk bedevi Müslüman' olarak anıldı. İslamiyet'ten evvel yol kesen, adam öldüren, malları yağmalayan sert mizaçlı Ebu Zer, Müslüman olduktan sonra tamamen değişti. Fakir ve düşkünlerin koruyucusu oldu. Hizmetçisiyle aynı elbiseyi giyecek ve aynı yemeği yiyecek kadar merhamet ve tevazu sahibi idi. Bunların dışında kahramanlığı, cesareti, doğruluğu ve açık kalpliliği gibi özelliklerinden ötürü Hz. Muhammed'in övgüsüne mazhar oldu. "Gök kubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebu Zer'den daha doğru sözlü kimse yoktur" ifadeleri kendisi için sarf edildi. 

Bir müddet sonra o da Medine’ye hicret etti. Re­sû­lul­lah’ın en yakın Ashabı arasında yer aldı. Onun yakın hizmetinde bulundu. Geç saatlere kadar huzurun­da kalır ve sohbetlerinde bulunurdu. Re­sû­lul­lah’ın hastalığında daima başucunda duran ve son nefesinde yanında bulunan sahabelerden biri de Ebu Zer idi.
Sıcak bir yaz günüydü... Tebük Seferi için Ebu Zer de hazırlanıyordu.
Ne var ki, devesi çok yaşlı idi. Ordudan geri kalıyordu. Ebû Zer ne yaptıysa, hayvanını yürütüp orduya yetişemedi. Orduyla arası iyice açıldı. Bu arada bazı­ları çeşitli bahanelerle seferden geri kalmışlardı.
Tebük’e yakın bir konak yerine varılmıştı. Ebu Zer de görünürlerde yoktu. Sahabeler, geride kalanlar için ileri geri konuşmaya başlamıştı. Ebu Zer’in de ol­madığı hatırlatıldığında Re­sû­lul­lah, “Bırakın onu. Eğer onda bir hayır varsa Al­lah onu size ulaştırır." bu­yurdu. Re­sû­lul­lah onun İslam’a nasıl bağlı, ne büyük bir fedakâr olduğunu biliyordu.
Bir öğle vakti idi... Gözcü, "Ufukta bir adam tek başına bu tarafa doğru geli­yor!” dedi. Re­sû­lul­lah, "Ebu Zer mi acaba? Onun olmasını isterdim!" buyur­du.
Sahabe toplanmış, tek başına yaklaşmakta olan şahsı seyre dalmıştı. Bazıları, "Vallahi odur, Ebu Zer’dir!" dediler.
Gerçekten gelen, Ebu Zer’di. Devesinin yürüyecek takati kalmayınca, onu bı­rakmış, yükünü sırtına yüklemişti. Tek başına aç susuz yollara koyulmuştu. Nihayet bin bir güçlükle İslam ordusuna yetişmişti. Re­sû­lul­lah, Ebu Zer’i görün­ce sevindi ve "Allah, Ebu Zer’e rahmet etsin. O yalnız yaşar, yalnız ölecek ve yalnız haşrolunacaktır."
Ebu Zerr, Peygamberin vefatından sonraki halifelik ihtilafında Hz. Ali 'nin sadık bir destekçisiydi
Ama Müslüman kanı dökülmemesi için Hz.Ebubekir ve Hz. Ömer'e biat etmiştir. 

Ebu Zer, altın ve gümüşün Allah yolunda sarf edilmeyip biriktirilmesine karşı çıktı. İhtiyaç fazlası malların dağıtılması konusunda hassasiyet gösterdi. Onun bu hassasiyeti fazla mal biriktirmekten çok, halkın büyük maddi sıkıntı içinde olması ile irtibatlıdır. İlk üç halife döneminde bu konularda dikkat çekici faaliyetlerine rastlanmadığı halde daha sonraki dönemde bu konular üzerinde ısrarla durması, halkın ekonomik durumunun kötüleşmesinden kaynaklanıyordu. 

Hz. Osman halife olduktan (24/644-645) iki yıl sonra (26/647) yılında 
İlk siyasî uygulamasını Kûfe’de gerçekleştirerek şehrin valisi Sa‘d b. Ebî 
Vakkâs’ı azledip yerine anne-bir kardeşi Velid b. Ukbe’yi tayin etmiştir.
Halife Kûfe’de başlattığı kadro değişikliğini sürdürmüş; Mısır valisi Amr b. 
El-Âs’ın yerine süt kardeşi Abdullah b. Sa‘d b. Ebî Serh’i (27/647) tayin 
etmiş , bundan yaklaşık iki yıl sonra da (29/649-650) Ebû Musa el-Eş‘arî’yi 
görevden alarak dayısının oğlu Abdullah b. Âmir’i Basra valiliğine atamış-
tır. Ayrıca daha önce tayin ettiği Velid b. Ukbe’yi Kûfelilerin şikâyeti 
üzerine görevinden uzaklaştırmasının ardından, şehrin idaresini yine yakın 
akrabası Saîd b. el-Âs’a teslim etmiştir. (30/650). Eyalet valilerini sırasıyla 
değiştirip yerlerine Ümeyyelileri atayan Hz. Osman’ın tasarrufta bulunmadığı tek önemli eyalet Şam’dır. Bunun sebebi Hz. Ömer döneminden itibaren burayı idare eden Muaviye b. Ebî Süfyan’ın Ümeyyeli olmasıdır. Halife Şam valisini değiştirmek bir yana, daha önce Umeyr b. Sa‘d’ın yönetiminde bulunan Hama, Humus, Kınnesrin ve Havran gibi şehirleri ve 
Abdurrahman b. Alkame’nin emrindeki bölgeleri de onun yönettiği topraklara dahil etmiştir.8İktidarın bütün kilit görevlerine yakın akrabasını 
yerleştiren Hz. Osman, ayrıca önemli devlet yetkilerini elinde bulunduran 
Devlet Katipliği görevine de amcasının oğlu Mervan b. Hakem’i getirmiştir. Bu tayinlerle birlikte devletin bütün idarî kademeleri Ümeyyeoğulları’nın kontrolüne geçmiştir. İktidarın zamanla bir kabilenin hâkimiyetine girmesi ile resmen olmasa da, fiilen saltanat uygulaması başlamıştır. 

Hz. Ömer döneminden devralınan yönetim tablosu tamamen değişmiştir.
Osman,  elde edilen ganimetten alınan Huma vergisinden kendisi gibi Emevi kabilesinden olan kuzeni Mervan B. Hâkim’e 500.000 Dirhem, Haris bin el-Hakem'e 300.000 Dirhem ve Medineli Zeyd bin Sabit'e 100.000 Dirhem verdi.  Ebu Zerr bu davranışın İslam'ın prensiplerine aykırı olduğunu görüşünü savunuyordu.Bu sapmalar karşısında mücadele etmekten başka bir yol bulamıyordu. Zamanın yöneticilerinden korkmadan halkı eşitliğe davet ediyor, şiddetle kendi fikrince Osman'ın kötü davranışlarını eleştiriyordu.
Ebu Zer, hiç bir zaman doğru bildiğini söylemekten çekinmedi. Bir gün Osman'ın Hayber kalesinin tümünü ve Afrika'dan gelen verginin beşte birini amcası Mervan bin Hakem'e (Peygamber'in, kendisini ve babasını sürgüne gönderdiği kişiye) bağışladığını, yakınlarına yüklü miktarlarda para dağıttığının haberini aldı.
Ebu Zer bunun üzerine mescitte şu ayeti okudu:
"Altın ve gümüş toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara sonraki hayat için çok çetin azabı müjdele" (Tevbe suresi, 9/34)
Mervan, Ebu Zer'in kendisine ve Osman'a şiddetle saldırdığını duydu. Konuyu Osman'a iletti. Osman da Ebu Zer'i çağırdı: 
- Ey Ebuzer! Seninle ilgili duyduğum şeyden vazgeç!
- Benim hakkımda ne duydun?
- Senin, halkı benim aleyhime tahrik ettiğini duydum !
- Nasıl?
- Duydum ki sen mescitte ‘Altın ve gümüşü biriktirenler' ile ilgili bir ayet okumuşsun.
- Ey Allah Resulü'nün halifesi Osman, sen beni Allah'ın kitabını okumaktan ve onun emirlerini terk edenlere karşı mücadele etmekten men mi ediyorsun?
Osman ve Ebuzer arasında devamlı şiddetli tartışmalar oluyordu. 


Bir gün Hz. Osman, onu Medine'ye çağırdı. Burada da görüşlerini dile getirmeye devam etti. Hattâ meydana gelen rahatsızlıklar sebebiyle halife kendisini fetva vermek­ten menetmişti. Konuştuğu bir sırada biri kendisine bunu hatırlatınca şöyle de­mişti:
“Yemin ederim ki, kılıcı enseme dayasınız, başımı uçurmadan önce Re­sû­lul­lah’tan duyduğum bir gerçeği söyleyebileceğimi bilsem, yine söylerim!” 

Osman bir gün dayanamayarak onu Şam'a gönderdi.

Ebuzer Şam'a ulaştığında Muaviye'nin binlerce işçiyi çalıştırarak yeşil bir saray yaptırdığını gördü.  Ebuzer oradan geçerken manzarayı görünce Muaviye'ye dönüp:


- Muaviye! Eğer sen bu sarayı halkın parasıyla yapıyorsan, ihanettir ve eğer kendi paranla yapıyorsan israftır, haramdır!

Muaviye cevap vermedi, Ebuzer yoluna devam etti. Mescide gidip oturdu. Yanına gelen Müslümanlar Muaviye'yi ona şikâyet ettiler ve ne zamandır maaşlarını alamadıklarını söylediler. Halkın karşısına dikilip şöyle dedi:


- Öyle olaylar yaşandı ki, ben hala bir şey anlamış değilim. Bu amellerin ne Allah'ın kitabında, ne de Peygamber'in davranışlarında hiçbir yeri yoktur. Hak ortadan kalkmış, batıl canlanmıştır. Yalancılık doğruluğa yeğ tutulmuştur ve düzensizlik ortaya çıkmıştır. Ey servet sahipleri! Fakirlere eşit olun!
Beytülmal'dan yapılan usülsüz harcamalarını yine de tenkit etmekten vazgeçmeyince, doksan yaşlarındayken Medine çölü yakınındaki El-Rabaza kentine, eyersiz bir deve üzerinde, sadece tek kızı refakatinde sürgüne gönderildi.

Ebu Zer burada insanlardan uzak bir şekilde hayatını sürdürmüş ve Muhammed'in sünnetine sarılmıştır.
Ebu Zer sade yaşamına devam ederek hicri 32 yılında ölene kadar kendini Allah yoluna adamıştır.

Artık ölüme yaklaşmıştı.Yeni bir elbiseye ihti­yacı olduğu söylendiğinde, “Bana elbise değil, kefen lazım!” diyordu. Yakın­da Re­sû­lul­lah’a kavuşacağını söylüyordu. Yanında hanımı ile bir tek hizmetçisi vardı. Onlara, “Ölünce beni yıkayıp kefenleyin, sonra da yolun ortasına koyun!” diye vasiyet etti.
Hanımı ağlamaya başladı. Onu tek başına kimseden habersiz mi toprağa gömecekler­di?! Bunun üzerine Ebû Zer, “Ağlama. Bir gün Re­sû­lul­lah ile birlikte idik... ‘Sizden biri ıssız yerde vefat edecek. Onun cenazesinde müminlerden küçük bir topluluk hazır bu­lunacak.’ buyurmuştu. Orada bulunanların hepsi topluluklar içinde vefat ettiler. Geri­ye ben kaldım. Yolu gözet, benim söylediklerimi aynen yap.” dedi.
Hanımı ile hizmetçisi vasiyetini yerine getirip cenazesini yol üzerine koydu­lar. Hizmetçi de yanında beklemeye koyuldu. O sırada Irak’tan, içlerinde Abdul­lah bin Mes’ud’un da bulunduğu bir kafile çıkageldi. Kâbe’ye umre yapmak üze­re gitmekteydiler. Yol üzerindeki cenaze onları korkuttu! Hattâ develer ürküp az kalsın onu çiğneyeceklerdi… Bu sırada hizmetçi ayağa kalkarak, “Bu, Re­sû­lul­lah’ın sahabisi Ebû Zer’dir. Kendisinin gömülmesi için vasiyet etti. Yardım edi­niz!” dedi.
Bunları duyan Abdullah bin Mes’ud, kendisini tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ve eski günleri hatırlayarak şöyle dedi:
“Re­sû­lul­lah, " O tek başına yaşayacak tek başına ölecek ve tek başına haşrolunacaktır. "buyurmakla ne kadar doğru söylemiş!”
Ve Ebu Zer ruhunu teslim etti.
Arkadaşlarıyla birlikte inip Ebû Zer’in namazını kıldılar ve orada defnetti­ler.


Ebu Zer bize, paranın bütün değerleri ezip geçtiği modern dünyaya yalnızlığı ve yalınlığı ile çölden sesleniyor. Orada, ama daha çok kalbimizde ve zihnimizde, fani dünyaya yüz vermemenin, gerçek zahitliğin bayraktarlığını yapıyor.