Yalnızlık Atlası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yalnızlık Atlası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2019 Çarşamba

Vicdan Muhakemesi - Bölüm 2

Resim: John Trumbull - 
The Declaration of Independence(Ağustos 1817–Eylül 1818) 

Bilincimin yeniden şalterini kaldırmasının ardından 5 saniye kadar geçmişti ki, midemde keskin bir bulantı hissettiğimde, o zifiri karanlığın yerini loş ışıkta kasvetli bir mahkeme salonu almıştı. Boğucu ışık zihnimde saykodelik helezonlara sebep olmuş, tuhaf bir geçiş anı yaşamıştım. İlk önce panikle kaçmak istedim haliyle, ama karşımda dikilen zebella gibi jandarmayı görünce, vazgeçtim. Kaçışın olmadığını böyle çetin bir yoldan anlayınca da, mahkeme salonunu izlemeye başladım; ne de olsa izlemek milli vazifemiz! Işığın tonları, ahşap ile birleşip gözlerimi yoracak derecede renk cümbüşüne sebep oluyordu. Çünkü mahkeme salonundaki tüm eşyalar koyu kızıl ahşap ile imal edilmişti. Alışılagelmiş, kısıtlı ahşap mimarisini andıran lakin kasvetiyle de isyankâr bir damak tadı veren bir tasarım. Damak tadı ile ahşap yan yana gelince de zihnimin ne denli gerçeklikten uzaklaştığını fark ettim.

- Mahkeme salonu değil de sanki pavyon ama çevreci bir pavyon –

Ben bu sahneyi bir yerden hatırlıyorum dedirten bir salondu kısacası. Mahkeme heyetinin bulunması gereken kürsü boştu ve tokmak öylece bana bakıyordu. Küçükken mahkemeleri severdim; özellikle de tokmak vurulan sahnelere bayılırdım. Ve şimdi o tokmak karşımda mahzun bir edayla duruyordu. Adalet, mülkün temelidir sözü ve Atatürk portresi. Asalet budur işte; aksine ben de yanındayım. Heyhat, Kemal de sonunda mülkün temelini atmaya geldi.

Arkama dönemiyordum ama suretini seçemediğim insanlardan gelen garip uğultusu tüm salonu kaplıyordu. Koro şeklinde konuşuyorlar, böylece bu uyum seslerinin yankılan dinliyor ve bekliyordum. Beklediğim süre zarfında, yanımda dikilen adamı fark etmemem ise takdire şayan. Benim yaşlarımda, kirli sakallı, uzun saçlı hippivari biriydi. Hippi, evet ona hippi demeliyim. Güzel bir isim oldu. Ama bu samimiyet nedir, neyse boşver. Saçına ve yüzünde ki dağınıklığa nazaran, koyu şık bir takım elbise giyiyordu. Güzelce ütülenmiş ve yakaları kolalanmış takımın koyu rengi ağır bir hava katarken, gömleğinin beyazı ise yüzünün kıllar arasında seçilebilir olmasını sağlıyordu. Bu görüntüsüyle tezat kavramına adını altın harflerle yazdırıyordu. Bu sırada yanımda ki hippi kulağıma eğilip,

-Ben senin avukatınım. Buradan sağ salim kurtulmak istiyorsan eğer benim direktiflerimi özenle takip et ve harfiyen uy’ diyerek bana telkinde bulundu. Avukat mı? Dalga geçtiğini düşünsem de, sesi garip bir şekilde tanıdık gelince merakla, 
Tanışıyor muyuz? diyerek aklımdaki soruyu ilettim.

-Ben vicdanının ya da senin deyiminle bilinçaltının sesiyim. Seni bugün ben savunacağım ama az önce söylediğim gibi talimatlarıma harfiyen uymalısın.

Bilinçaltımın vücut bulmuş hali ile konuşuyor olma durumu ve sesinde ki ciddiyet, keman teli misali gerilmeme sebep olmuştu. Bilinçaltı ile konuşmak nedir yahu? İçimden Vicdan Muhakemesi bu olsa gerek diye geçirdim. Al sana akort edilmemiş bir laf! İşin diğer absürt yanı ise bu gerginlikten kurtulmak için acaba bu orta oyununa kimdir müsebbip diyerek mahkeme salonunu gözlemlemeye devam ettiğimde, üzerinde adımın yazılı olduğu bir kalp görmemdi. Bildiğin kanlı, canlı bir kalp bana dava açmış, hatta tazminat bile talep etmiş. Atarlı damarlarla dikiliyordu karşımda.

-Bu damarların tıkanıklığını naftalin bile açamaz.-

-Cıvıma, mahkeme senin bu garibe-i hilkat humoruna müsamaha gösterir sanma. 
-Garibe-i Hilkat hangi isim tamlamasına uyuyordu yahu, ayrıca sen hiç aynaya baktın mı da bana laf ediyorsun?

-Ben senin bilinçaltınım, bu durumdan benden çok sen sorumlusun.

-Tamam da benim bilinçaltımdan çıkacak 90-60-90 bir kadın olur sanıyordum ama çıka çıka çakma Robin Williams çıktı. Harbiden basiretim bağlanmış.

Cümlemi tamamlamamın hemen ardından hazırda bekliyormuşçasına senkronize, mübaşirin sesiyle dikkatler kapıya yöneldi. Davudi bir sesle ‘Attention, please. Mahkeme başkanı geliyor, lütfen herkes ayağa kalksın’ dedi. O ana kadar süren uğultu kesildi, mahkeme salonuna tüm haşmetiyle tonton amca Hulusi Kentmen ve ardından en iyi kötü Erol Taş ağabey girince şaşkınlığım iyice arttı. Mahkeme salonu, artık Yeşilçam filmlerinden bir enstantane gibi duruyordu. Bu tablo karşısında aklımdan geçen "Hulusi Baba emretsin, darağacında sehpamı kendim tekmelerim oldu. Bu efsane kadro da belki de tek eksik, Sadri Alışık idi o an. Gerçi hayatı ofsayttan ibaret olan bizler, sınırlarla aramızdaki ezeli kavgamızı aşım olmadan nasıl yapacaktık? Sınırları da aşsak bile, sınırlandırılmışlığımızla baş başa kalmaz mıydık? Vurduğumuz bir top ezkaza kaleyi bulsa da direkler daimi veto komitesi olarak görevlerini mütemadiyen icra etmezler miydi? Sonuçta bizler hayatın gelişine şutladığı birer rakamdan ibarettik. Evet, sevgili seyirciler ve kıymetli jüri üyeleri, bu da gol değil."

Bu merhaleler arasında, Hulusi Kentmen’in işaretiyle yeniden yerimize oturduk. Tabii suretle söze başladı. Hâkim bey ilk soruyu önce müştekiye yani yüreğime sordu.

Hulusi Kentmen: Mahkemeyi açıyorum. Evet, müşteki makamına soruyorum. Evladım sen niye bu adama şiddetli geçimsizlik şikâyetiyle dava açtın?
Yürek: Hâkim Bey öncelikle yüce mahkemeye saygılarımı sunuyorum. Bu adam bana çok yükleniyor efendim. İlk olarak normal bir insan her gün 50 fincan kahveyi nasıl içer? Balzac mısın arkadaşım sen! Çarpıntılarla şapşala döndüm. Hadi onu geçtim. Her gördüğü karşı cinse âşık olur mu bir insan?
-Çarpıtma var sayın hâkim bey amca her gördüğüm kadına değil, sadece güzel olanlara olmalıydı arz ederim.
-Sen sus bakalım. Bir daha söz hakkı almadan konuşma. Devam et evladım.

- Hâkimin sesinde ki babacan tavır bile bu saçma durumu açıklanabilir kılamadı -

-İşte görüyorsunuz şu pişkinliği hâkim bey. Bunun yüzünden beyin dâhil bütün organlar şikâyetçi, ben onları da temsilen buradayım. Bu şıpsevdiliği yüzünden hormon salgılamak için fazla mesai yapmaktan işçi emeklisine döndü zavallıcıklar. Örneğin Beyin bunun saçma sapan fikirlerine hizmet etmekten devlet dairesine döndü. Nöronlar deseniz en son geçtiğimiz 19 Mayıs’ta gün yüzü gördüler. Zavallıcıklar güneşe tapacak hale geldiler. Karaciğer deseniz, yağlanmaya çare olsun diye margarin yağ işine girdi. Böbrekler, taş ocağına döndü. Akciğerler deseniz sağ-sol çatışması sebebiyle infial halinde, neredeyse antikorlar duruma el koyacak. Ben onların yasal temsilcisi olarak, bu Disconnectus Erectus’un içerisinde yoğun egzersiz, sağlıklı beslenme ve düzenli kitap okuma gibi hususlar bulunan bir yaptırımla cezalandırılmasını talep ediyorum. Saygılar efendim.

Bunca sözün ardından kesin olarak bilinçaltımın vanasını açık unuttuğumu teyit ediyorum. Sihirli gizem turunda ki 5. Beatle gibiyim. Yoksa Walrus ben miyim?
Hulusi Kentmen: Peki, evladım oturabilirsin. Sabırsız çocuk söz sende, ne diyorsun hakkında ki bu iddialar için?
Hâkim Amca, itirazım var.
Hulusi Kentmen: Söyle bakalım, neymiş itirazın.
-İtirazım kadere. Benim içim çürüyor Hâkim Bey. Durun, size nedenini de anlatayım. O zamanlar ortaokula gidiyordum. Zor zamanlar, aklım karışık. Mahalleden bir kızdan hoşlanıyordum, Kızın ismi ise Hatice’ydi hâkimim, ama görsen var ya mesleği bırakırsın; yani öyle güzel. Karadenizliydi kız, ama anlamanız o kadar kolay olurdu ki, saçlarının hırçın dalgalarından, gözlerinde ki o yırtıcı bakışlardan, bilirdiniz. İnsan aşık olmak için olur mu, oluyor Hakim Bey. Onu gördüğümde çölde vaha bulmuş gibi oluyordum. Öyle güzeldi ki, sırf onu görebilmek için kırk takla atıyordum. Taklacı güvercinler arasında yarış düzenlense, açık ara birinci olurdum, iddialıyım bu konuda. O günlerde yolum epey uzamasına rağmen, onun evinin önünde geçerek gidip geliyordum okula. Sırf onu görmek için.  
Hulusi Kentmen: Evladım, zamanım kısıtlı sadede gel. Daha ‘Bilinç akışında oto kontrol’ üzerine, Hipotalamus’ta düzenlenecek seminere katılacağım. 
-Emredersiniz Hâkim Bey. Anlayacağınız onu seviyordum. Fakat bunları ona söyleyemiyordum bile. Bir süre çare aradım durdum. Bir gün evde müzik dinlerken, aklıma dahiyane bir fikir geldi. Gidip en yakın arkadaşına yani Bühtan’a bu durumu anlatıp, onun aracılığıyla açılacaktım. Gittim kıza anlattım ve aradan birkaç gün geçti. Tabi plan istediğim gibi işlemedi. Okuldan eve gelip giderken kullandığım dar bir sokak vardır. O gün sokağa girdiğimde benden yaşça ve kalıp olarak büyük çocukların sinirli bir şekilde beklediğini gördüm. Beni görünce birden üzerime çullandılar ve dayağa başladılar. Ama nasıl bir dayak; tekmeler, yumruklar havada uçuşuyordu. Bir ara Picasso tabloları gibi uzuvlarımın hürriyetlerini kazandığına eminim. Sonradan öğrendim ki bunlar gönlümün sahibi Hatice sultanın şehzade abileriymiş. Yine de, abime dövdürtmüştüm ama konumuz bu değil tabi. Kısacası Hâkim Bey, anlayacağınız bu olay bana deyimlerin önemini öğretti
(Bkz.Hatice’ye  değil, neticeye bak).

Hippi: Ne saçmalıyorsun?
Ne dediğimi biliyor muyum ben?
Hippi: Hâkim Bey, müvekkilimin yerine söz alabilir miyim acaba?
Hulusi Kentmen: Buyur evladım, konuş.
Hippi: Hâkim Bey, görüldüğü üzere müvekkilim akli melekelerini yitirmiş vaziyette ve bazı paranoyak sanrılarla mustarip durumda. Örneğin, şu an içinde bulunduğunuz salon gibi. Hem onun hem de bizim iyiliğimiz için, yüce mahkemenin müvekkilime bir vasi atamasını talep ediyorum.
Hulusi Kentmen: Müşteki taraf bu konuda ne düşünüyor?
Yürek: Hâkim Bey, bizim taleplerimiz gayet açık, sizin huzurunuzda vasi kişi aracılığıyla hayatına dair değişimleri gerçekleştireceğine dair söz verirse, uzlaşabiliriz.
Hulusi Kentmen: İki tarafın uzlaşı noktasını bulduğumuza göre, nihai kararın alınabilmesi için duruşmaya yarım saat ara veriyorum.

Rüya zaman birimiyle yarım saat, 5 dakikaya tekabül ettiğinden fazla beklememize gerek kalmadı. Hulusi Kentmen ve Erol Taş’ın salona girmesiyle yine eski havaya büründük. Kararı açıklıyorum. Onun bu sözüyle bütün salon ayağa kalktı ve pürdikkat dinlemeye başladı.
-Yaz kızım. 21. Yüzyılın meçhul bir diliminde, müphem bir mekânda topladığımız mahkemenin resmi kararıdır. Mahkememiz, müşteki tarafın tüm taleplerini haklı bulmuştur. İdrak Yasası’nın bana verdiği yetkiye dayanarak, ilgili madde ve maddenin fıkralarını ihlalden, sanık Kemal W’nun müşteki tarafın taleplerini gerçekleştireceğine dair bir taahhüt imzalamasına, karara ek olarak, sanık tarafın isteği de kabul edilerek, sanığın avukatının kendisine vasi olarak atanmasına, karar verilmiştir.

İnsanın en büyük kavgası kendi ile olandır derdi. Artık kavga sırası Kemal’deydi.

26 Şubat 2018 Pazartesi

Vicdan Muhakemesi - Bölüm 1


Cafe Terrace at Night - Vincent Van Gogh(1888)

                                   
"Yalnızlık iptilasına müptela olanlar,
hayal kırıklarından hayatlar inşa ederler."

Doğan her gün, geceye saplanan bir bıçak gibi deşiyordu ufku boydan boya. Sanki zamanın kıyısında, yolunu kaybetmiş birer gezgin beni arıyordu. Geceye yol alırken bir gece sonbaharın kasvetli havasından olsa gerek, bu sözler geçti ansızın aklımın izbe köşelerinden. Her gün yayınevine giderken yaptığım yolculuklarda kalçamı dümdüz eden rahatsız koltukta zor da olsa hayatı gözlemleme imkânına sahip olurdum. Çünkü bu seyahatler hayata dair bir nevi panorama görevi üstlenirdi. Buna mukabil hayatı izlerken de her detayı yakalayabilir insan. İç sesimle münakaşalarıma karşılık yaşama dair izlenimler edinmek, farklı yaşamlara açılan pencereler keşfetmemi sağlardı. Sonbaharın dehşetengiz güzelliğine dalıp gider, gri renge çalan gökyüzü ile kahverengi zeminin ritüelini izlerdim. Yağmur damlalarının ağır aksak ilerleyen otobüsün camlarında ortaya çıkardığı tınıyla, kaldırım taşlarının kahverengine dönüşen örtüsünü seyretmenin hazzı gibi. Çekici ve kışkırtıcı bir mevsimdir Sonbahar. İşlemeli giysisi, zarif bedeninde şuh bir edayla sergiler görkemini. İnsanın bu raksın karşısında tükenen her an’ı, anı hazinesindeki yerini itinayla alırdı.


Karşımda oturan kadının güzelliği, saçlarını düzeltirken daha da aşikar ediyordu kendini. Uzun kumral saçlarına eşlik edercesine, çevresinde oluşan hayran bakışları sezebiliyordum. Oluşan bu mizansenin, karakterler dahilinde oluştuğunu anlamak zor değildi. Kadın, erkekler ve ben. Kadınların bilmezlikten geldiği bir oyun hatta hayata dair ince hesaplarından biriydi bu. Onca insanın arasında, herkesten bir parça ilgi çalar ve bunu farkederek kendini tatmin ederlerdi. Ama bilinenin aksine görünenin ardında saklı kalanlardır asıl, görüneni ilgi çekici kılan. Bilinmeyenin kışkırtıcı bir çekiciliği vardır, insanın merak duygusu öyle pis nefislidir ki, merak kendini besler ve kanserli hücre gibi kuşatır aklı.


Yapılan her yolculuk insanın kendi iç dünyasına da dönüşü olurdu anlaşıldığı üzere. Mesela ilk aşık olduğumda, merak ile korkunun kuşatmasında kalmıştım. Kadınların çoklu bilinmeyen, benim ise başarısız bir öğrenci olduğum gerçeği, her daim kendimi kısıtlamama sebep olmuştu. Don Juan[1] ile Quasimodo[2] arasında gelgitler yaşamam da bundan mıdır?

Oysa sonbaharın her köşesinde ayrı bir his biriktiriyor insan. Bir şarkı tutturuyor ve parçaları alıp, yeniden hatırlıyor. Kimileri"Kendinden kopan insanların, kaybedecek şeyleri yoktur." derler. Halbuki yalnız insanların, kendi içerlerinde saklı mabetleri vardır. Dört başı mahmur demokrasiler ilan ettikleri. Ki bu mütemadi kakofoninin dahi içinden, senfonik ezgiler doğar durur, yalnızlık şehrinin notalarında gezinen aklım.


“içimde solgun bir acele,
yalnızlıkla sınanıyorsun buralarda
sınandıkça büyüyor
büyüdükçe
kopuyorsun hayattan.”


Kendi iç ülkesinin huzurlu çimenlerine uzanıp şarkılar söyleyen her bedevi ruh gökyüzünü seyre dalıyor. Mavinin binlerce tonuna koynunu açıyor. Bulutları kahvesine krema niyetine karıştırıp, evreni seyre dalıyor. Bir vuslat anı gibi, sayılı zamanın en mukaddes dilimi.


Kendinden öncesinin ve hatta kendinden öndekinin taklididir hayat. Maddenin tekerrür edişi ya da maddeye insanın bahşettiği anlam budur. Yüzlerce insan arasında, yüzlerce yaşam hikayesi çıkar ama yüzlerce farklı yorum çıkmaz olur. Veba[3] salgını gibi yayılır, durdurulamaz cehalet. Belki de madde değişiyor ama ben sabit kalıyorum. Bedenim akışı yorumluyor ve beni senaryosu muamma bir oyuna hazırlıyor. Benliğimi ve yaşantımı kostüm olarak giyip sahne alıyorum. Oyunlarla yaşıyorum ve perdeler ardında mütemadiyen ölmeye devam ediyorum.


Yaklaşık bir saatlik yolculuğun sonunda Kemal durağına varınca aheste adımlarla önünde sıralanan kalabalığı aşarak, zorla da olsa kendini dışarı atmayı başardı. Otobüs hemen ardından o bilindik sesiyle kalkıp yoluna devam etti. Akşam olmuştu ve çevreyi gecenin ürpertici sessizliği kaplamıştı. Sokak lambaları sokağın bir yanını aydınlatmış, diğer yanına ilgi uyandırıcı bir giz katmıştı. Az evvel yağan yağmur ise kaldırım kenarına özensizce ekilen ağaçların diplerinde bulunan toprak parçasının kokusunu tüm sokağa yaymıştı. Beton mezarlığının ortasında bu koku sanki insanlığın asırlardır aradığı bir düşten izler taşıyordu. Bu kokunun esaretinde eve doğru yol aldı. Dik bir yokuştu tırmandığı ve Asaf şiirleri gibi, hep kendini bildiği yere varırdı. Ahşap binalar ve eski İstanbul’un o yoğun dokusu. Eskiden burada beyler, paşalar ikamet edermiş. Asırlarca nice padişah, sadrazam buralarda erk kavgası yürütmüş. Lakin şimdi o asaletten, geriye köhneliğinin haricinde pek bir şey kalmamıştı.


Sokakların dokusuna ilmik ilmik işlenen kaderin, insanlara da bulaştığını söylerler. ‘Coğrafya kaderdir’ der mesela İbn-i Haldun, şu karşımda eriyen konakların önünden her geçtiğimde kaderime mi söveyim? Beni ben yapan, benim irademde olmayan bunca şeyken, beni ben olduğum için yargılamak, ne kadar akla yatkın? Ya da Arnavut taşlarıyla döşenmiş ara sokakların, Fransız icadı asfalt caddelere uzanması, milli şuura haiz midir?  Su oluklarının içinden tarih aktığı bu sokaklarda, yıpranmışlığın aslında yaşanmışlık sayılması belki de romantizmden ibarettir, kim bilir? Tarihe hayran olmak ile nekrofili arasında geçişler yaşayan pamuk kalpli insanların işi, ölülerin kemikleri sızlatıp, kulaklarını çınlatmaktan ibaret değil miydi?


Fakat Kemal, yine de kültürüne ve geçmişine bağlı olmayı tercih ederdi. Örneğin; sokağında bakkal dükkânı vardı halen uğradığı, çocukluğu bu dükkânın duvarlarını ezber etmekle geçmiştir. Çıraklık yaptığı yıllardan da aşinalığı vardır, insanına ve dokusuna. İhsan Dayıdır bakkalın sahibi, mahallenin hayatına ve bakkalcılık kariyerine on puan verilmeli diye düşünürdü muzırca. Çünkü bu rutubetli dükkân aynı zamanda mahallenin haber alma teşkilatının da merkez üssüydü. Kuralcıydı ve jeopolitik esaslara göre etkinliğini yürütmekteydi daima. BM(Birleşmiş Milletler) görse, kesinlikle mahalleye gıybet elçisi olarak atardı.
Dükkâna girmeden ceketini ve kravatını düzeltti. Pantolonunda ki çamur izlerini de o an fark etti. İrkildi ve adeta yerinden sıçradı. Kedi gibi kabarmış tüyleri de olsa tamamdı fotoğraf. Dışarıdan ona bakan, aşırı tepki verdiğini düşünürdü sanırım. Oysa ki bu tavır, iptidai bir alışkanlıktan ötesi değildi.   Alelacele sildi pantolonunu ve ayakkabısının çamurunu da paspas ile temizleyerek içeri girdi.


Yoğurt ve ekmek almak amacıyla dolaplara seri adımlarla yöneldi ama aklı her zaman ki gibi bambaşka fikirlere mekkâreydi. Küçük Esnaf, büyük dertler. Klasik Mahalle Bakkalının Markete geçiş sürecini yaşayan bir yerdi burası. Ya Market olursun ya da hiç! Sloganıyla başlayan değişim sürecinin izlerini görmek mümkündü dört bir yanda. Market olmanın getirdiği refah ve huzur ile doğru orantılı olarak ürün sayısında da bir artış olmuştu. Ürün portföyü önceden daha dar ve direkt olarak hizmete yönelikken, bu değişim sürecine müteakiben lüks tüketim unsurları ön plana çıkmaya başladı. Hani ara renkler ve tonları (sadece kadınların bildiği) vardır ya, işte tam olarak öyle bir geçiş süreci. Fakat içerisinde bulunulan mekânlar bu konuda sorunlar baş gösterirdi. Gönül uçsuz bucaksız koridorlar ve sayısız seçeneği isterken, yetersiz depolama alanı buna müsaade etmezdi. Organik gelişme sınırlarına dayanınca ise bu durum ortaya büyüme sorunları yaşayan işletmeler çıkarırdı.


-Nasılsın Ahmet oğlum? İhsan Dayı insanlara, ya haber alacağı ya da yerine göre haber ileteceği noktalar olarak bakardı. O noktalar arasında bir tel gibi uzanır ve sürekli SOS verirdi. Mahallenin ilk sakinlerinden olmasıyla herkesçe bilinir. Tombul suratı ve sürekli ter içinde suratıyla, sevimli bir insan izlenimi uyandırırdı. Terlerini sildiği mendil, Mustafa Keservari bir özdeleşmeyle ona karakterize bir nitelik de kazandırmıştı ayrıca. Gelgelelim, o koca bıyığının ardında tuttukları ya da tutamadıkları, nice sorunlara da yol açardı. Daha geçenlerde Manav Rüstem’in kızının tüm şeceresini öyle bir ortaya döktü ki, tüm mahalle haftalarca manşetten konuştu.


Kendi dünyasıyla, herkesin müşterek dünyası arasında köprüyü, bilgi aktarımını üstlenerek kurmuştu. Sosyal kimliği, başka hayatlardan besleniyordu. Konak canlı gibi, konduğu yerden mahalleyi gözlüyordu. İletişim etiği üzerine ne denli bilgisi olduğunu düşünürdüm bazen. Safiyane görünüşün ardında ne çıkar merak ederdim. Bu konuda okumadığı belliydi ama alaylı mıydı acaba? Pardon, ne dedin? Hayır, alaycı olan benim.



  ***



Eve ne zaman geldiğimi ve üstümü ne zaman değiştirdiğimi, hatırlamıyorum bile. Lakin eve varmak, çölde vaha bulmak gibiydi. Bedenimde 30 yıl boyunca müşterek yaşaya geldiğim disconnectus-erectus bu anlarda gün yüzüne çıktı. Takım elbise ve kravat ile kaymak tabakaya mensup burjuva bir herifken, takribi beş dakika içinde göbeğini kaşıyan adama geçişimi sosyologların incelemesi durumunda ortaya nasıl bir sonuç çıkacağını merak ediyorum. Nice göbekli ve kel uzman ağabeyimden bu konuda bilirkişi raporu düzenlemelerini önemle rica ediyorum.


Yemek yerken içten içe kendisiyle alay ederdi, bunu severdi. Lüks masalarda ve salonlarda bulunduğunu hayal eder, kedisine ‘mösyö cingöz’ olarak hitap ederdi. Cingöz ise önceleri ilgiyle izler ama sıkılınca gider bir köşede uyuklardı. Evi büyüktü aslında ama Kemal sadece küçük bir kısmını kullanırdı. Evde bulunmayı sadece yazmak ve okumak için tercih ederdi. Bu koca hiçliğin içini, kendi hayalleriyle doldururdu, doldurmalıydı. Ahşap işlemeli masası, sandalyesi ve tepesinde gezinen kedisi ile durağını arardı.


Nerede duracağını ve nerede başlayacağını nasıl anlar insan? Oysa ben sorularla yaşıyorum. Aynaya baktığımda gördüğüm o surete bürünmek için harcadığım vakit ne için? Aynalar suretimin, yazdıklarım ise, düşündüklerimin çarpık birer yansıması değil mi?  Karanlık, zifiri tokatlar atıyor suratıma ve dehşetengiz tekmeler sıralıyor ardı ardına. Bu neyin coşkusu, neden bekliyorum öylece? Bu sessizlik sağır ediyor, bu karanlık ise kör. Yalnızlık paylaşılmıyor ama insan yeterince uzun bir zaman yalnız kalınca, yalnızlığıyla bir şeyler paylaşmaya başlıyor. Benim de tek fedakârlığım kendime bahşettiğim yalnızlığım oluyor.


Oysa bir gün bir ömür gibidir derdin. Sabahleyin güneşin doğmasıyla başlardın yaşamaya ve geceleyin çoktan tükenmiş olurdun. Peki, geceleri yaşayan biz, bizler birer ölüyüz ve bedenlerimiz ışığı soğuran birer kabuk parçasından ibaret. Öylece çiğnenmiş ve atılıverilmiş kenara. Artık önemi kalmayan, kullanılması mümkün olmayan atık birer zafer nişanesi gibi. Bu varlığı alın benden, yokluğa alışmalıyım tez elden. Açtı okudu saatlerce, düşündükçe madenci gibi kazdı cümleleri.


Sabah iş yerinde, aynı ruhsuzluğa seyirci kalmıştı. Yolda ve sigarasını içerken kapıda, aynı mide bulantısı ile tiksinmişti. Zararı yok, zararı kendineydi. Ofisinde izlediği anların, sakladığı anılar ve söyleyemediği sözlerin arasındaydı. Oysa seslense, yüz kişi duyardı. Öğlen yemeğine kadar rutin işleri yaptığı ve sırası gelince kalabalığa katıldığı o mutlak tekerrür. Yürüdüler sırayla, yürüdüler uygun adımlarla. Bembeyaz duvarlar, zemin ve ifadesiz yüzler. İçimizde ölüm var, içimizde ölme temayülü var. Yüzümüzde okunan izleri, kimseler bilmiyor.


Aldı yemeğini ve oturdu masaya, sessizlikte yavaşça başladı. Ahmet geldi dokundu omzuna, ürperdi. Oysa kaç defa, bu hareketleri sevmediğini söylemişti. Samimiyetinden olsa gerek, Ahmet’i kıracağından ürker, üsteleyemezdi.


-Kemalim, afiyet olsun. Nasılsın? Sorulara aşinayım oysa ama sorulara cevap bulmaktan imtina ederim. Başını sallayabildi sadece ve yüzünden gölge misali bir tebessüm geçiverdi. Ahmet, dedikodular ve bol nidalı sözler etti, Kemal ise dinlermiş gibi göründü. ‘Dinlemiyorum seni Ahmet, gider misin bir zahmet.’ Diyemedi ve yemeğini yemeye devam etti. Kadınlar, erkekler ve bitmez tükenmez konuşmalar. Şehvetle ihtirası almışlar, plaza dili ile harman edip ortaya bu mekanları çıkarmışlar. Flörtöz konuşmaların sıradanlaşmasının sebebi, kimliklerin cinsel arzuları tatmin noktasında etiket unsur haline gelmesi miydi?


Erkekler konumları ve güçleri, kadınlar ise kalçaları ve işveleriyle, elde ediyorlardı arzularını tatmin imkanını. Gören gözden kaçmayan hakikat, zihnin işlediği her şeyi neden sıradanlaştırıyordu? Oysa onların içinde olup, birkaç kadının ıslanmasına sebep olmak, bana da cazip gelebilirdi ama ağzının suyunu toplaması gerekenleri gördükçe, terden ıslanan şakaklarımda kızgın damarlar kalp gibi atıyordu.


 Yemeği bittiğinde, ofise giderken bu koşuşturmadan kurtulduğu için huzurlu hissetmekteydi.



[1] Kökeni halk efsanelerine dayanan ve çapkınlığı simgeleyen edebiyat kahramanıdır. 
[2] Victor Hugo romanı Notre Dame'ın Kamburunun ana karakteri.
[3]Veba, Albert Camus'nün 1947 yılında yayınlanan romanıdır. Camus, romanda, Cezayir'deki Oran şehrinde yaşanan veba salgınını çeşitli satırarası okumaları ile anlamlandırılacak şekilde anlatmıştır.(Vikipedi)