29 Nisan 2017 Cumartesi

Denemeler - 8



-I-


‘Söz’ insanın aslında söylediği tüm şeylerin, senedi ya da başka bir açıdan teminatıdır. Ondan dolayıdır ki, tüm kültürlerde sözedir itimat ve güven. Çünkü; söz vermek bir yolculuktur, insanın kendini tanımaya çıktığı. Söz vermek, özü bilmektir; sözün seni sen yapan, benliğini ortaya koyan en önemli göstergendir. Çünkü Hadis’i Şerifte de denildiği gibi; Söz vermek namustur.

“Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış.”
-          Cemil Meriç
                                                          

-II-

Söz vermekle, yalan söylemek arasındaki tek fark da bu hususta şekillenir. Sözü alan kişi kadar sözü veren kişinin de,  zamanın belirli durak noktalarında kendi yalanına inananlar komitesine iştirak etmesidir. Yalanlar elbet inandırıcı olabilir; kimisi yalan cambazıdır, inandırır. Lakin sözler ve yeminler, bağlayıcı ve kutsayıcıdır. İşte bu yüzden verilen her söz, bir parça aidiyet gerektirir. Gözlerden başlar, dudaklara kadar senle dolar fikrinin özü. Atalarımız, ‘mutluyken söz vermek derler’ çünkü ani bir feveranla dökülür kelimeler boşluğa ve artık verdiğin söz efendindir senin.


“Söz ağızdan çıkana kadar o senin esirin ,
ağızdan çıktıktan sonra sen onun esirisindir.”
-          Hz. Ali(ra)


-III-

Söz vermeyin dostlar; çünkü verilen her söz tabiatı gereği çiğnediğinde -kural budur, sözler çiğnenmek içindir- güvenin kristal sütunlarını benliğin üzerine parça parça dağıtır ve serer. Bu parçalar öylesine keskin ve yoğundur ki, her hareketinde daha da derine işler ve yaranı deşer durur. Ve öylesine ince yapılıdır ki, her dokunulan ten geride örtünmesi imkansız izler bırakır.

“Sözleri tutmanın en iyi yolu, hiç söz vermemektir”.
-          Oscar Wilde


 






28 Nisan 2017 Cuma

Şiirin Yapıtaşı Nedir?


Stephane Mallarme’a göre; ”Şiir duygularla değil, kelimelerle yazılır”. Peki gerçekten öyle midir?        

Şiiri yapı taşı nedir? Bu soruyu inceleyecek ve cevap arayacağız. İlk olarak şiiri bir bina olarak düşünmeliyiz, Onu oluşturan ya da diğer bir deyişle göz önüne koyan etkenleri de elbette, barındırdığı malzemeleridir. Tuğla, demir ve çimento gibi temel unsurlar onu ortaya koyar ama bu sadece fiziksel tezahüründen ibarettir. O bina inşa edilmeden çok daha önce ortaya çıkmıştır aslında. Mimar, mühendis ve diğer tüm insanlar, öncelikle onlarca yıl  emek verip, nasıl olmalı sorusuna ve türevi mesleki sorulara cevap ararlar. Statik, mekanik gibi alanlarda bilgi sahibi olur ve yoğun mesailer geçirirler. Ardından teknik detay ve görüşlerle birleştirerek, ortaya taslak ve bilahare plan koyarlar. Plan ve çalışma programıyla masa başında zihinlerde şekillendirilir fikir, sonrasında ise kalıba dökülür. Şiir de işte bu inşa sürecine benzer bir ilerlemeyle ortaya çıkar. Gerçek şiir şairin zihnidir, gerçek gemi, gemiyi inşaa edendir der Ralph Waldo Emerson. Onların fikirleri, şairin ilhamı vardır. Şair, yıllarca insanları ve diğer tüm dış etkenleri inceler ve bunları birikim haline getirir. Ardından kendi iç deviniminde, bunları benliğiyle bütünleştirmeye başlar.         

Yani şair bir yaratım sürecini yürütür aslında. Diğer bir deyişle, usta bir ahçı gibi hünerlerini sergiler. Mutfakta hazırladığı ve ortaya koyduğu esere yaratı, sürece ise ‘duygulanım’ demeyi tercih ediyorum. Konumuza dönersek, Mallarme’a getireceğim eleştiri de budur. Kelimeler şiirin fiziksel tezahürüdür ama şiiri şiir yapan sadece bu değildir. O bahsi geçen bina gibi, fiziksel yansımasının çok evvelinde aslında o kalıba dökülmüştü. Şiir de kelimelerle buluşmadan önce, şairin zihninde kendine yer bulmuştu. Burada tabi ki en önemli öge de, duygular olduğuna göre, ‘şiir kelimelerle değil, duygularla yazılır’ diyebilirim.          

Şiirin dili hususunda ise, Prof. Dr. Hasan Boynukara hocamın; “Şiir, günlük konuşma dilinin rafine edilmiş halidir” sözüne değinmek isterim. Aslında tüm yaratım süreci incelediğinde ve yemek takdim edilen lezzet tadıldığında, bu sözün ne denli nokta atışı olduğu anlaşılıyor. Şair günlük yaşamın akışından bir şeyleri alıp, dimağında rafine eder ve okura sunar. Şarap gibi şiir de beklendikçe lezzet kazanır ve damakta derin bir tutku bırakır.  
           


26 Nisan 2017 Çarşamba

Denemeler - 7


-I-


Beni var eden ya da başka bir deyişle varlığımın tozlu sayfalarının arasında gezinirken, harcadığım zamanımı anlamlandıran tüm kelimelerin; tozlu kınlarından özenle sıyrılmış hançerler olduğunu  düşünüyorum. İşlemeli ahşap sandıklarında saklanmış ve asırların nefretiyle bilenmiş, zehrini damarlarımda hissediyorum. Nerede başlamış ya da nerede bitecek bu oyun? Perdeleri kim çekecek, kim söndürecek güneşi ve kim öldürecek içimde yaşayıp giden seni?


-II-

Keşke dememek için yaptıklarımdır, bana en çok 'keşke' dedirtenler. Pişmanlaştıktan kaçmaya her yeltenişim, her geçen gün daha da fazla aşikar etti kesin hükmümü. Ben o bildiğin 'ben' değilim artık. Kabuğumun içinde ağır aksak çürüyen unutulmaya yüz tutmuş, bir şair müsveddesinden ibaretim. Beni sıradanlaştıran da işte bu farkındalığım ve kendinden uzaklaştıkça kopuklaşan bağlar insana sözcüklerinin ardındaki tini gölgelemeyi salık ediyor.  Sen varsın, kelime var ama manaya dair tek bir iz bile bulamazsın. Ne olacak peki, kim kurtaracak kaybolanı, mutlak düşüşe mahkum mudur insan?


-III-

İnsan bir kere sustu mu, anlam kazanmaya başlarmış söylediği sözler. Bir kere sustun mu, sessizliğinde yalınlaşır ve kalıbına oturur fikrin. Sevgi gibi, söylenenler değil hissedilenler belirler ve şekillendirir barındırdığı anlamın mahiyetini. Lakin insan en çok yalanı kendisini söyler ve her seferinde yeni baştan başlar bu oyuna.  İnsan zihnini ne denli açarsa, yüreğini de o denli mühürler dünyaya. 


-IV-

Susmak ve acı çekmek; sustukça ne çok konuşuyormuş sahi insan. Kalabalıklaştıkça yalnızlaşan ve yalnızlaştıkça kabuğuna bir parça daha kaybettiği masumiyetinden serpen her insan gibiydim. Çünkü; susmuştuk ve her insan bir parça sessizliğe mahkumdur. Kapıları kapanmıştı şehrimin ardına kadar. Sisli bir gece, rutubetten tavanı çökmeye müsait tek gözlü bir evde kaybetmiştim çocukluğumu. Karanlıkta aydınlığın ölümünü müjdelemişti geçmişimin birikmiş yargıları. Şimdi; zamanı şekillendiren kavramlardan vâreste, bulutlara kanat çırpan bir kuşun kanadındayım. 'Ben kimim', soru sormayı bırakın artık. Sizleri siz yapan da öldürdüğünüz yaşamlarda saklı. 



25 Nisan 2017 Salı

Denemeler - 6



-I-


Konuşuldukça unutulan şeylerden biri de yalnızlığın kendisi olmuş durumda. Yara kaşındıkça akan irin iyileştirmiyor hatta daha da hasta ediyor. Yalnızlık da diğer tüm kelimeler gibi, obur çağın müsrif insanları tarafından çöplüğe süpürülüyor. Nitelik kaybediyor ve niceliği üzerinden laf salatası yapılıyor. ‘Yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir’ sözünden amaçsız bir bulunma halinin yoksunluğunu ifade biçimine dönüşüyor. Kelimelerin anlamlarını böylece kaybettiği bir dünyada, dile dökülen hangi duygu ya da düşüncenin hükmü olur? Sevgi, saygı, sadakat veya hoşgörü, şekilci bir güruhun atıştırdığı çerezlerdir sadece.



-II-


Boş bir odada ve loş bir ışığın nazarında oturup, dışarıda amaçsızca gezinen insanları izliyorsak eğer senin şiir vaktin gelmiş demektir. Gece örtüsünü düşleriyle yıkar ve aklının surlarına asar. Şiiri şair, şairi ise yalnızlık ve yalanlar doğurur. Yalnızlık insanın kendisine mektup yazmasıdır, mührünü de kanıyla vurur. Sessizlikte söylenen tüm sözler, insana kimi zaman duvarda izler bırakacakmış gibi hissettirir. Ayın şavkı vurdu mu yüzüne, boyası akıp  sanki geriye
sadece sözcükler kalacak.


-III-

Yalnızlığı anlatayım size, beni iyi dinleyin. Asıl yalnızlar, ‘yalnızım’ diyenlerdir sanmayın. 
Anlatamamak değildir onun yoksunluğunu yaşadığı. Anlatmak ile anlaşılmak arasında sıkışmaktır aklında kımıldanan kurtlara sebep. Yalnızlaşır insan elbet ama kalabalıklar içindedir onun yalnızlığı. Yalınlaşmaktır yani bir nevi. Çünkü birbirine benzer tüm yalanlar tıpkı insanlar gibi. Çünkü insanlar yalanlarıyla yaşamaya alıştılar. Bizler ise yalnızlaştık ve insan yeterince yalnız kalınca, yalnızlığıyla bir şeyler paylaşmaya başlar.


-IV-


Kelimelerle raks edercesine dolaşan bu mısralarda ki yaşam izlerimdir. Silinmez izler bırakmaya yelteniyorum. Ay ışığı ve yakamoz, penceremde buğulanır onun bakışları. Ah o yüreğimden çalıp götürdüğün umut mudur? Saklama gözlerini ölüm bizi bekler, ah o ardında bıraktığın yaşlar sevginden arda kalanlar mıdır? Biz bir bütün müyüz, parçalandığımız yerlerden birbirimizi bulacak mıyız? Kırıldıkça, yaralarımızı onaracak mıyız? Bedenimiz bir kalabalıkta süzülüyor olabilir lakin Kafka’dan beri yalnızlığımız insanlarla kuşatılmadı mı sence de?

Anlatmak kolaydır, anlaşılamamaksa dehanın bitimsiz lanetidir…