25 Şubat 2016 Perşembe

Geleceği Elinden Alınan Adam - Oğuz Atay



Ara Güler’in Objektifinden Oğuz Atay

(12 Ekim 1934 İnebolu - 13 Aralık 1977 İstanbul)

Oğuz Atay, edebiyatımızın öksüz ama köklü, duygusal ama aynı zamanda isyankâr evladı. Yazmak için yazan, yazdıkça yazan, yazdıkça coşan, ama yakıp yıkmayan hatta yeni baştan yaratan yazar.    
Özellikle Tutunamayanlar romanında, modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka, kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatmıştır. Eserlerinde Üst Kurmacanın önemli yer kaplaması ve düş ile gerçeğin yer yer birbirine karışmasından dolayı, edebi çevreler onu Post modern olarak nitelendirmiş ve bu akımın bizim edebiyatımızdaki bayraktarı olarak görmüşlerdir.
Yapıtlarında eleştirilerini mizah aracılığıyla yapmıştır. Mizahı da öylesine korkunç ve vurucu bir ahenkle kullanmıştır ki, üslubu dönemini aşıp, zamansız bir hale gelmiştir.


İlk eseri Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.  






İLK YILLARI




Oğuz Atay (1935)

Oğuz Atay, takvimler 12 Ekim 1934 tarihini gösterirken Kastamonu ilinin İnebolu ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası ünlü bir hukukçu olan Cemil Atay’dır. 6. 7. dönem Sinop'ta ve 8.Dönemde Kastamonu'da Cumhuriyet Halk Partisi sıralarında milletvekilliği görevini üstlenmiştir. Aynı zamanda, Kastamonu Ağır Ceza azalığı, Ankara Milli Korunma yargıçlığı görevlerini üstlenmiştir. Annesi ise İlkokul öğretmenliği yapmakta olan Muazzez Atay’dır.
Bu noktada bir soluklanıp, Atay Çiftini yakından tanıyalım.
Cemil Atay; Cumhuriyet'in ilk kuşak aydınının özelliklerini taşır: misyonundan emin, şaşmaz adımlarla yolunda ilerleyen, öğreten, eğiten, yol gösteren biri. Son derece ahlaklı, kuralcı bir devlet adamıdır. Aynı zamanda çok ünlü bir hukukçudur. Oğuz Atay'ın çocukluk ve ilk gençlik dönemleri üzerinde, annesi ilkokul öğretmeni Muazzez Atay kadar etkili olmasa da, hayatının önemli kararlarını babası yüzünden ertelediği bilinir. Lise yıllarında resim ve tiyatroya duyduğu ilgiye ve resim öğretmeninin onu sanat akademisine yönlendirme çabasına rağmen, babası onu doktorluk veya mühendisliği yönelmesi gerektiği konusunda katı bir şekilde uyarır mesela. Sanat akademisini seçerse aç kalırdı zira.
Muazzez Hanım da oldukça erken bir yaşta ve hayli yaş farkına rağmen, 1933 yılında Cemil Bey'le evlenen modern bir Cumhuriyet kadınıdır. Gerek giyim kuşamıyla, gerekse de edebiyat ve sanata olan ilgisiyle çevresinde örnek bir kadındır. Oğuz Atay'ın okuma yazmayla birlikte, dil konusundaki hassasiyetini de annesinden aldığını söyleyebiliriz. Sadece dil hassasiyeti değil tabii; “duygularının romantik bölümünü” de annesinden tevarüs ettiğini söyler. Korkuyu Beklerken kitabındaki “Babama Mektup” isimli öyküsünden ilgili kısımda.
“Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama annemden tevarüs ettim.”
Tutunamayanlar'ın Selim'i ise, “annem bana hayrandır,” der. Hatta bu hayranlık öyle ileri bir boyuttadır ki, yıllar sonra yakın arkadaşı Uğur Ünel, şöyle aktarır annesinin oğlu hakkındaki kanaatini: “Oğuz o kadar iyi ve dürüst bir insandır ki, eğer bir nedenden ötürü biriyle arası açılmışsa, kesinlikle bilirim ki Oğuz haklıdır.”

Atay çiftinin Oğuz Atay dışında Okşan Ögel adlı bir kız çocukları vardır. Oğuz Atay her ilk çocuk gibi eve getirildiğinde kardeşini kıskanmış ve istememiştir. 

“Doğduğum zaman beni çok kıskandığını söylerler. Bana bohça dermiş, bakmış ki evden gitmiyorum ‘Alın bu bohçayı buradan, götürün artık, hâlâ niye burada duruyor’ demiş.”

Oğuz Atay, kıskançlığını açıkça belirtmekten de çekinmeyecektir.

İlkokulda öğretmen “Kardeşini kıskanan var mı?” diye sorduğunda bir tek o parmak kaldıracaktı.



Oğuz Atay, küçük yaşlardan itibaren annesi Muazzez Hanımın tesiri ile kurmaca eserlere ilgi göstermiştir. Okul öncesi yılları İnebolu ve Kastamonu'da geçer Atay'ın.

OKUL YILLARI


Oğuz Atay, takvimler 12 Ekim 1934 tarihini gösterirken Kastamonu ilinin İnebolu ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası ünlü bir hukukçu olan Cemil Atay’dır. 6. 7. dönem Sinop'ta ve 8.Dönemde Kastamonu'da Cumhuriyet Halk Partisi sıralarında milletvekilliği görevini üstlenmiştir. Aynı zamanda, Kastamonu Ağır Ceza azalığı, Ankara Milli Korunma yargıçlığı görevlerini üstlenmiştir. Annesi ise İlkokul öğretmenliği yapmakta olan Muazzez Atay’dır.
Bu noktada bir soluklanıp, Atay Çiftini yakından tanıyalım.
Cemil Atay; Cumhuriyet'in ilk kuşak aydınının özelliklerini taşır: misyonundan emin, şaşmaz adımlarla yolunda ilerleyen, öğreten, eğiten, yol gösteren biri. Son derece ahlaklı, kuralcı bir devlet adamıdır. Aynı zamanda çok ünlü bir hukukçudur. Oğuz Atay'ın çocukluk ve ilk gençlik dönemleri üzerinde, annesi ilkokul öğretmeni Muazzez Atay kadar etkili olmasa da, hayatının önemli kararlarını babası yüzünden ertelediği bilinir. Lise yıllarında resim ve tiyatroya duyduğu ilgiye ve resim öğretmeninin onu sanat akademisine yönlendirme çabasına rağmen, babası onu doktorluk veya mühendisliği yönelmesi gerektiği konusunda katı bir şekilde uyarır mesela. Sanat akademisini seçerse aç kalırdı zira.
Muazzez Hanım da oldukça erken bir yaşta ve hayli yaş farkına rağmen, 1933 yılında Cemil Bey'le evlenen modern bir Cumhuriyet kadınıdır. Gerek giyim kuşamıyla, gerekse de edebiyat ve sanata olan ilgisiyle çevresinde örnek bir kadındır. Oğuz Atay'ın okuma yazmayla birlikte, dil konusundaki hassasiyetini de annesinden aldığını söyleyebiliriz. Sadece dil hassasiyeti değil tabii; “duygularının romantik bölümünü” de annesinden tevarüs ettiğini söyler. Korkuyu Beklerken kitabındaki “Babama Mektup” isimli öyküsünden ilgili kısımda.
“Çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama annemden tevarüs ettim.”
Tutunamayanlar'ın Selim'i ise, “annem bana hayrandır,” der. Hatta bu hayranlık öyle ileri bir boyuttadır ki, yıllar sonra yakın arkadaşı Uğur Ünel, şöyle aktarır annesinin oğlu hakkındaki kanaatini: “Oğuz o kadar iyi ve dürüst bir insandır ki, eğer bir nedenden ötürü biriyle arası açılmışsa, kesinlikle bilirim ki Oğuz haklıdır.”

Atay çiftinin Oğuz Atay dışında Okşan Ögel adlı bir kız çocukları vardır. Oğuz Atay her ilk çocuk gibi eve getirildiğinde kardeşini kıskanmış ve istememiştir. 

“Doğduğum zaman beni çok kıskandığını söylerler. Bana bohça dermiş, bakmış ki evden gitmiyorum ‘Alın bu bohçayı buradan, götürün artık, hâlâ niye burada duruyor’ demiş.”

Oğuz Atay, kıskançlığını açıkça belirtmekten de çekinmeyecektir.

İlkokulda öğretmen “Kardeşini kıskanan var mı?” diye sorduğunda bir tek o parmak kaldıracaktı.



Oğuz Atay, küçük yaşlardan itibaren annesi Muazzez Hanımın tesiri ile kurmaca eserlere ilgi göstermiştir. Okul öncesi yılları İnebolu ve Kastamonu'da geçer Atay'ın.




Atay ailesi, baba Cemil Atay'ın 1939 yılında başlayan 6. dönem milletvekilliğine seçilmesiyle birlikte Ankara'ya taşınır. 1940 yılında ise, evlerinin yakınındaki Devrim İlkokulu'nda öğrenim hayatına adım atar Oğuz Atay. Annesi öğretmen Muazzez Hanım'ın sıkı dil eğitiminden geçen küçük Oğuz, daha ilkokula başlamadan okuma yazmayı öğrenmiştir bile. Bu nedenle de ilkokula ikinci sınıftan başlar.  İlkokul sıralarında da içine kapanık, kendini kitapların dünyasına kaptırmış bir görünüm sergiler. Arkadaşlarıyla iletişim kurmakta zorlanır. İleride içerisinde Anka kuşu gibi küllerinden doğacağı yeni Oğuz’un temelleri de burada atılır.  
Ortaokul yıllarında ise yavaş yavaş dünya edebiyatından yazarlarla tanışmaya başlar, öğrendiklerini aktarmak için bir arkadaşıyla okulda duvar gazetesi çıkarmaya çalışır. Aynı dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Batı klasikleri çeviri serisinden çıkan kitapları arka arkaya okumaktadır. Oscar Wilde’dan, Maurice Leblanc’a, Gorki’den Cronin’e ve Pitigrilli’den Stendhal’e, Laclos, Eliot, Melville ve Henry James’e değin uzanan geniş bir okuma yelpazesidir bu ve edebiyat; kitapların dünyasını tanımaya başladığından bu yana Oğuz Atay’ın en güçlü yaşam tutamağı olur. Bir başka tutamak olan Dostoyevski ise hayatı boyunca kopmadığı güçlü bir dayanaktır onun için. Tutunamayanlar romanı hakkında verdiği bir röportajda da sevdiği yazarların başına Kafka ve Dostoyevski’yi yerleştirir.



TED Ankara Koleji'ni 1951 yılında bitirir. Lisede de çalışkan bir öğrencidir. Öyle ki son sınıfta karnesinde 9 ve 10 dışında not yoktur. Teyp kaydı yapar gibi, olağanüstü bir zekâ potansiyeli olan Oğuz Atay'ın, aynı liseden arkadaşları, onun okul başlarında bir iki ay çanta taşıdığını, sonraki aylarda ise kemerine sıkıştırdığı küçük bir not defteriyle okula geldiğini hatırlarlar. Yakın arkadaşı Vüsat O. Bener onun zekâsına öyle bir vurgu yapar ki, bir Oğuz Atay'ı anma toplantısında yaptığı konuşmada, arka arkaya kurduğu üç cümlede de “zeki bir adam” ifadesini kullanır.

Oğuz Atay (1952-53)

Atay'ın zeki ama içe kapanık dünyası çevresi tarafından yadırgansa da, o kendisi gibi çalışkanlar kastının tamamen dışında kalan, genelde başkentin iyi eğitim görmüş kalburüstü aile çocuklarının devam ettiği TED Ankara Koleji'nde, caz müziğine meraklı, ciddi plak koleksiyonları yapan, iyi giyinen, sporla uğraşan, kızların ilgilerini üzerlerinde toplayan ve okulun haylaz tabir edilen kategorisine giren öğrencileriyle ilişki kurmaya çalışır lise yıllarında. Onların da dünyasını tanıyıp dâhil olmayı dener. Derslerine yardım edip sınıfı geçmelerini sağlar. Fakat aralarında hep bir yabancılık hisseder. Bu davranışları dışlanmasının önünü alamaz. Ve erkeklik meselesinde hep arkadaşlarının yanında güç durumda kalır.
Lise son sınıfta edebiyatın yanı sıra tiyatroya da ilgi duyar. Aynı yıl okulun temsil kolu başkanıdır. Ve okulun veda müsameresinde sahnelenen Shakespeare'in “Hırçın Kız” isimli oyununda, Katharina'yı sabırla yola getiren Petruchio rolünü başarıyla oynar.


Bir diğer tutkusu olan resim, yine lise sıralarında ilgi duyduğu bir alandır. Resim öğretmeni onun çizimleri beğenmekte, resme yönelmesi konusunda tavsiyelerde bulunmaktadır. Hatta bir süre sonra Oğuz'a ailesiyle bu konuyu konuşmasını önerir. Fakat Cemil Bey, Cemil Bey, roman, hikâye gibi uğraşılmasını beğenmiyordu ve tasvip etmiyordu. Ona göre bunlarla iştigal etmekte amiyane tabirle gereksizdi. Bundan ötürü yıllarca Baba-Oğul çatışıp durdular. Bundan dolayı Baba Atay oğlunun geleceği hakkında kararını vermişti. Böyle boş işlerle uğraşmamasını salık verir. Atay, öğretmenine babasının bu konudaki tavrını söylediğinde, “Babana söyle, sana köşe başında, işlek bir yerde bir bakkal dükkânı açsın o zaman. İyi para kazanırsın” diyerek hayal kırıklığını ifade eder. Oğuz Atay, üniversite öncesi dönemini kapsayan okul hayatı boyunca, okul notları 10'luk puan sistemine göre, 9’un pek altına düşmez. Hemen hemen her dönem iftihar listesine geçer, hatta lise diplomasını da 9,61 not ortalamasıyla alır. Bundan dolayı da mühendisliği seçmek durumunda kalır.



Lise Yıllığından Oğuz Atay

1950'li yıllar sadece Atay ailesi için değil, tüm Türkiye için büyük bir değişimdir. Büyük bir oy farkıyla iktidara gelen Demokrat Parti, birçok CHP'liyi de TBMM'deki koltuğundan etmiştir. Baba Cemil Atay da bunlardan biridir. Aynı yıl oğlu Oğuz, İstanbul'da Teknik Üniversiteyi kazandığı için Ankara hayatına veda edip İstanbul'a yerleşirler.
Teknik Üniversiteye ve mühendisliğe daha başından itibaren ilgisizdir Oğuz Atay. Sevmediği bir meslek dalında eğitim görüyor olması, derslerde hep en arka sıraları tercih etmesine neden olur. Bu irade dışı mesleki yönelim ileride kaleme aldığı eserlerine de yansımıştır. Aynı okulda, onun gibi arka sıraların müdavimi olan birkaç arkadaşı daha vardır. Onun gibi zeki, duyarlı, art niyetsiz, espri yeteneği olan genç insanlardır bunlar. Mizah yelpazesi, buluş değeri yüksek doğaçlama esprilerden, yeni türetilmiş sözcüklerle yapılan dil oyunlarına kadar karşılıklı atışmalara, fıkra anlatımlarına dalarak anlatılan konudan ve dersten kopuk bir görünüm sergilerler sınıfta. Ancak bir an için onun haylazlık yaptığını ve dersi dinlemediğini düşünen hocası, Oğuz Atay'dan anlatılan konuyu tekrar etmesini istediğinde, hiç tereddütsüz bütünlüklü bir biçimde tekrarlayarak konuya hâkim olduğunu kanıtlar.
Sınıf ve kantin şakalarının dışında, sosyal etkinlikler de düzenlemeye çalışırlar arkadaşlarıyla. Fakat bu etkinliklerde nedense karşı cinsten kimse bulunmaz. Hatta bir gün parti vermek istediklerinde, karşı cinsten katılımcı bulmak ana sorun olarak çıkar karşılarına. Her türlü hazırlığa ve tüm çabalara rağmen partiye katılan on kişiden hiçbiri partner bulamaz. Ve her zaman olduğu gibi bir erkek eğlencesine dönüşür partileri. Diğer yandan üniversite hayatı boyunca sözünü ettiği bir kız arkadaşı da yoktur Oğuz Atay'ın.
Aynı yıllarda sosyal konulara da ilgi duymaya başlar. Marksizm’le tanışır. Marks'ın, Hegel'in, Lenin'in kitaplarını okur. Sonraki yıllarda birlikte gazetecilik maceralarına da atılacağı sınıf arkadaşı Turhan Tükel'in büyük etkisi vardır onun bu yönelimde. Bir diğer sınıf arkadaşı olan Uğur Ünel, şöyle aktarır üzerlerindeki Turhan Tükel etkisini: “Tükel ve çevresi sanki aşama yapmış, örgütlü davranabilen kişiler görünümündeydiler. O, kuralları koymuş, bizim de bunlara uymamızı istiyordu.”
Tükel'in koymuş olduğu ve uyulmasını istediği kurallar arasında, âşık olmamak ve evlenmemek de vardır ve burjuva yaşam biçiminin ideolojik sınırlarını çizdiği için, bu edimleri küçümsemektedir.
“Atay’ın solcu çevre ile olan yakın birlikteliği, askere gittiği tarih olan 1957 yılının Aralık ayına değin kesintisiz sürecektir.”





İLK EDEBİ DENEYİMLERİ


İkinci Ankara döneminde ise Ankara’da, kendisinden daha önce edebiyatın tozuna bulanmış bir arkadaş grubunun içinde bulur kendini. Asker arkadaşı Cevat Çapan, Vüsat O. Bener'le tanıştırır onu. Ve böylece, Vüsat Bener’in aracılığıyla edebiyat dünyasına adım atmış olur. Ankara'da bulunduğu süre boyunca sık sık Vüsat O. Bener'in evine gider, onunla uzun uzun sohbetlere girişir, ruhsal dünyasını ortaya koyar; sıkıntılarını paylaşır. Daha sonra yazacağı ilk romanı Tutunamayanlar'ın ilk okuyucusu da Vüsat Bener olur böylece.
Ankara'da bulunduğu kısa sürede kendisine geniş bir çevre edinen Yedek Subay Oğuz Atay, bu sayede dönemin etkili dergilerinden Sosyalist/Marksist eğilimli Pazar Postasının grubuna da dâhil olur. Bu yıllarda ilk imzasız yazıları yayınlanır. Genellikle Batı'da yayımlanmış Sosyalist içerikli makaleleri, çevirerek yayınlar ve işçi ilgili konuları başlığa taşır.
50 kuşağı olarak da adlandırabileceğimiz başta Yavuz Abadan ve Doğan Avcıoğlu olmak üzere, Turgut Uyar, İlhan Berk, Cemal Süreya, Orhan Duru, Ceyhun Atuf Kansu, Fethi Naci, Muzaffer Erdost, Ülkü Tamer, Ece Ayhan, Güner Sümer, Korkut Boratav, Yılmaz Güney, Can Yücel, Tarık Dursun, Fikret Hakan, Asım Bezirci, Attila İlhan ve Ahmet Oktay'dan oluşan çok geniş bir yazar yelpazesi vardır Pazar Postası'na omuz veren. Pazar Postasının oluşmasında katkısı bulunan bu grubun kökleri ise 1955'lerde çıkan edebiyat dergisi Mavi'ye dayanıyordur.
Ankara'da karşılaştığı sol kesimde gördüğü bu dinamizm, Oğuz Atay'da coşku dolu umutların oluşmasına yol açar. Büyük bir inanç, coşku ve içtenlikle sarılır Marksist ideolojiye, ancak bu tutumuna rağmen, insanın kişilik sorunsalı Oğuz Atay'ı yaşamının her döneminde ilgilendirir. Ve belki de aynı tutumla, Tutunamayanlar'ın Selim'ine de, “Kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez,” cümlesini kurdurur.
1959 yılının Mayıs ayı sonunda askerlik görevini bitirip İstanbul'a dönen genç mühendis Oğuz Atay, zaman geçirmeden iş aramaya da başlar. Başvurusunun kabul edildiği Denizcilik Bankası TAO İstanbul Şehir Hatları İşletmesi Müdürlüğü'nde aynı yıl işe başlar ve kontrol elemanı olarak eski Karaköy vapur iskelesinin yapımında görev alır. O yıllarda çekilmiş fotoğraflarında, masasının başında ışıl ışıl, objektiflere güvenle bakan ve ülkesine hizmet aşkı içinde enerjik bir mühendis görüntüsünü çizer.


                                                                     
                                                                       
Oğuz Atay (1959) 
                    
Daha sonra bu görevinden istifa eder ve İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi (İDMMA - Şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi) Harita Kadastro Bölümü Ölçme Bilgisi kürsüsünde öğretim görevlisi olur.
Tabii tek uğraşı mühendislik değildir yine Oğuz Atay'ın. Ankara'da solcu kimliğiyle dikkat çektiği için, İstanbul'daki solcu arkadaşlarıyla da ortak bir uğraşı içine girerek yine dergicilik macerasına atılır. Aynı dönemde beklenmedik bir gelişme olarak, Cemil Sait Barlas da, Pazar Postasını İstanbul'a taşır. İstanbul'da yayımlanan ilk sayısından itibaren Atay, aktif bir şekilde derginin yazı işlerinde yer alır. Bu nedenle de Pazar Postasının İstanbul'da çıkan sayıları Oğuz Atay'ın izleriyle doludur. Tabii bu yoğun bir dönemdir onun için. Bir yandan Denizcilik Bankası'nın kontrol mühendisliği işi, diğer yandan ise gece geç saatlere kadar, kimi kez sabahlara değin süren dergi işleri onun tüm enerjisini tüketmektedir.
Fakat Pazar Postasının İstanbul'daki yayım macerası ekonomik sorunlardan ötürü, altı ay kadar kısa bir sürede noktalanır; hemen akabinde ise başka bir dergi tartışmasının içinde bulur kendini Oğuz Atay. Hiçbir zaman basılı bir dergiye dönüşemeyecek bu yeni derginin organizasyonunu Turhan Tükel ve Oğuz Atay üstlenmiş görünmektedir. 1960'ların başında siyasal bunalımın eşiğindeki ülkede, öte yandan aydınlar da daha fazla sorumluluk üstlenmek ister bir görünüm sergilemektedir. Solcu kesimden yaklaşık kırk kişi bir araya gelir tasarlanan ismiyle “Olaylar” dergisinin tartışmalarında. Oldu olacak derken, çeşitli nedenlerle derginin yayım tarihi uzar. Başta ekonomik sorunları aşmak, dergiyi finanse etmek için aktif katılımcılardan kişi başına 500 lira katkı payı talep edilir. Döneme göre büyük bir meblağ olmasına rağmen katılımlar iyi gitmekte, hatta Cağaloğlu'nda bir büro bile tutulmuştur dergi için. Daha sonra Kıbrıslı bir finansörün de işin içine girmesi ve SEKA'dan kâğıt bile temin edilmesine rağmen, bir türlü derginin ideolojik tutumu konusunda bir sonuca varılamaz. Nüans farklarıyla tartışmalar uzar gider. Bir arada derginin polis tarafından gözetlendiği söylentileri bile alır başını yürür. Sonuç olarak dergi çıkamaz.
Bu dönem büyük bir hayal kırıklığıdır aslında Oğuz Atay için. Sol kimlikli Türkiye aydınına duyduğu güven derin bir yara almış, toplumsal mücadelenin sürdürülebilirliğine dair kuşku tohumları ekilmiştir içine. Ve artık evlilik fikri de olgunlaşmaya başlamıştır.


Teknik Üniversite son sınıftayken tanıştırıldığı Fikrîye Fatma Gürbüz'le uzun bir aradan sonra tekrar görüşmeye başlar. Fikrîye aynı zamanda Uğur Ünel'in de arkadaşıdır. Birkaç buluşmanın ardından Fikriye'yle evlilik kararını olgunlaştırır ve ona evlilik teklif eder. 2 Haziran 1961'de de Fikriye'yle evlenir. 6 yıl sürecek bu evliliğin ilk yıllarında kızları Özge dünyaya gelir. Fakat Fikriye'yle olan evliliği boyunca evlilikten aradığını bulamamış mutsuz bir adam görünümü sergiler. Bu yüzden kendini dışarıya kapatıp, yine kitapların dünyasına sığınır. Altı yıl boyunca beş bine yakın kitap satın aldığı da bir başka rivayettir. Fikriye'den ayrılırken de yalnızca kitaplarını alır yanına.

Oğuz Atay ve Ailesi

Fikriye'den ayrıldığı 1967 yılında bir başka başarısız girişim yüzünden de sıkıntıya düşmüştür. Arkadaşı Uğur Ünel ile kurdukları BETONAR şirketi borçları yüzünden varlığını sürdüremeyecek durumdadır ve son çare olarak şirket kapatılır.


                     
 









TUTUNAMAYANLARIN IŞIĞINDA


Tutunamayanlar 1. Ve 2. Cilt( 1971,1972)


Artık bütün birikimlerini aktarmanın dürtüsüyle yanıp kavrulmaktadır. Fikriye'den ayrıldıktan sonra, arkadaşı Uğur Ünel'in eski eşi Sevin Seydi'yle farklı bir dönemece girmiştir Oğuz Atay ve Sevin Seydi'yle Beyoğlu'nda aynı evi paylaşmaya karar vermiştir.  Sevin Seydi, hem ressamdır hem de Anglosakson edebiyatını çok iyi bilmektedir. Atay, Tutunamayanlar’ı ve Tehlikeli Oyunlar’ı Sevin Seydi’ye ithaf eder. Zaten her iki kitabın kapağını da Seydi yapar.




Tutunamayanlar romanın kahramanları kendi gibi mühendis olan Turgut Özben ve Selim Işık’tır. Selim Işığın intihar ettiğini öğrenen Turgut Özben, ihmal ettiğini düşündüğü arkadaşının geçmişinin izini sürmeye ve Selim’in tanıdığı insanlar aracılığıyla onu tanımaya çalışır. Her insana farklı bir yönünü gösteren Selim’in görüntüsü, Turgut’un bu insanlarla konuşmasının sonucu okuyucunun ve Turgut’un gözünde netlik kazanacaktır. Romanda birçok kişi vardır ama her biri aslında Selim’in hayatındaki kişilerdir ve tüm anlatılanlar Selim Işık’ı aydınlatır.  Selim Işık “ düşünen ve sorgulayan insanın" simgesidir ve bu yüzden ‘tutunamamıştır.

Burada birkaç maddeyle Tutunamayanların önemine de vurgu yapmak gerekir.
Bu eseriyle Oğuz Atay,

*Toplum içinde savrulmuş belirli bir ilgi bulamayan insanları eserlerine aldı.
*Özellikle romanlarının içine oyun masal gibi türleri ekleyerek yeni bir roman tarzı geliştirdi.
*Anlatımın biçimini amaç konuyu araç olarak kullanmıştır.
*Burjuva yaşama ayak uydurmayıp yalnızlaşan bireyi işlemiştir.
*Post-modern anlayışla romanlarını kaleme aldı.
*Bazı eserlerinde psikolojik çözümlemelere yer verdi.
*Genel olarak, aydın bireyin sorunlarına eğilmiş, egemen burjuva zihniyeti karşısında bireyin bunalımlarını ve başkaldırısını dile getirmiştir.


"hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.   Roman hangi düşünceye tutunmaya çalışırsa onun anlamsızlığının farkına varan bir aydının kendisiyle girdiği acımasız savaşı kaybederek, intihara sürüklenişini anlatmaktadır.


En nihayetinde cesur bir yayıncı bulunur ve kitap iki cilt halinde 1971 yılının aralık ayında ilk kez yayımlanır. -Daha öncesinde Topografya isimli mesleki bir kitapta yazmıştır.-
Tabii siyasal çalkantıların dorukta olduğu 1970'li yılların Türkiye'sinde hemen hemen hiç ilgi görmez Oğuz Atay'ın romanı. Uzun yıllar bekler keşfedilmek için. Aslında büyük bir olaydır edebiyat tarihi açısından Tutunamayanlar romanı. Bu avangart yapıtıyla, daha önce kapısı aralanmış olan modernizme de ardına kadar açar kapıyı Oğuz Atay. 1950'li yıllar boyunca dışa kapalı bir görünüm sergileyen Türkçe edebiyat, köy edebiyatı olarak da isimlendirilen romantizmin ve idealizmin etkisi altındaki toplum gerçekçi tutumunu sürdürmektedir 70'li yıllarda da. Bireyi odağına alan bu roman karşısında, tam bir kafa karışıklığı içine sürüklenir dönemin aydınları. Ama artık ok yaydan çıkmıştır bir kere.


1969-72 arasında Meydan Larousse Lügat ve Ansiklopedisinde son okuyucu olarak çalıştı. Ardından hiç hız kesmeden ikinci romanı Tehlikeli Oyunları yazmaya girişir.
 Tehlikeli Oyunlar (1973)

Bu romanda da yine kişinin kendiyle savaşını ve yenmesini, kendini dönüştürmesini hayati bir sorun olarak algılamaya çağırmıştır. Romanın başkarakteri Hikmet Benol aracılığıyla, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken, gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü seziyor ve “oyun oynuyormuş gibi” ilgilenmenin ve yaşamanın yollarını araştırıyor. Ve hem “tehlikeli” hem de “oyunla" dolu bir yolda gidebileceği son noktaya kadar ilerliyor.(Tehlikeli Oyunlar – Tanıtım Bülteni)


Tehlikeli Oyunlar, biçim ve ele aldığı temalar açısından ‘Tutunamayanlar’ın bir devamı gibidir.  Üstelik Tutunamayanlar’ın dağınık gelebilecek olay örgüsü yerine, Tehlikeli Oyunlar adlı eserinde daha derli toplu bir anlatım sergilemeyi başarmıştır.



Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunları oluştururken birçok kitaptan ve kaynaktan etkilendiği söylenir. Bunların başında James Joyce’un Ulysses’i ve Vladimir Nabokov’un Solgun Ateş’i gelir. Bu romanın bir bölümünde Oğuz Atay’ın kullandığı yöntem Nabokov’un romanının esasını oluşturmaktadır. Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar adlı iki romanında da ölen birinin ardından yakın bir dostunun yazdığı bir önsözle başlar; üst kurmaca, oyunlar, şiirler iki romanda da bulunmaktadır.

Öte yandan duygusal dünyasında da yine büyük alt üst oluşlar yaşamakta olan Oğuz Atay, Sevin Seydi'yle olan birlikteliğinden de aradığını bulamamıştır. 1974 yılı başlarında sık sık görüşmeye başladığı Pakize Kutlu'yla ikinci evliliğini gerçekleştirir böylece. Nisan 1974'te gerçekleşen, Beyoğlu Evlendirme Dairesi'ndeki nikâhta, yakın arkadaşları yalnız bırakmaz onları. Oğuz Atay'ın tanığı Uğur Ünel, Pakize’ninki ise Ali Poyrazoğlu'dur. Nikâh şekerlerini de arkadaş grubunun en genç yeni üyesi Engin Ardıç ile Ayhan Aktar tutar.
Burada

SON DEMLER





Takvimler 1975 yılını gösterdiğinde, edebiyatımızda türüne o dönem pek rastlanmayan biyografik romanı için kolları sıvar. İstanbul Üniversitesinde eğitim görürken, öğretmenliğini yapan Prof. Dr. Mustafa İnan’ın hayatını ailesinin özel isteğiyle, neşretmeye başlar.

                                           


Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan ismiyle yayınlanan eserinde Oğuz Atayın hedefi, şahsına münhasır üslubuyla, bir halk çocuğunun, uluslararası ün sahibi bir bilim insanı oluşunun zorlu serüvenini toplumsal eleştiri kalıplarını zorlayarak anlatmaktır. 



Bir başka farklı çalışmayı ise Oyunlarla Yaşayanlar isimli tiyatro metniyle ortaya koyar yine 1975 yılında. Tanzimat’tan bu yana sürekli değişen politik ve toplumsal değerler, hedefler, ölçütler Türk aydınını kronik bir bunalıma sürükledi. Oğuz Atay’ın tiyatro eseri, varoluş sorunlarıyla boğuşan ve ‘tutunmaya’ çabalayan ve bunu pek başaramayan okur-yazarımızın kara güldürüsü. Eylemsizlikle geçmiş bir hayatın doğal ürünü beceriksizlik ve gülünç olma korkusundan Atay sürükleyici bir oyun çıkarmış.(Tanıtım Bülteninden)
Hayata, olup bitenlere oyun gözüyle bakar Oğuz Atay. Onun için oyun bir anahtardır. Eserlerinde ki kişilerde hayatla oyunu birbirinden ayırmazlar. Oğuz Atay için oyun, gündelik hayatın basitliğinden tekdüzeliğinden kaynaklanan sıkıntıya karşı bir önlem, bir sığınmadır. Yazarın hayattayken oynanmasını çok istediği “Oyunlarla Yaşayanlar” adlı oyunu, ancak ölümünden sonra sahnelenebilmiştir devlet tiyatrosunda.


Korkuyu Beklerken isimli öykü kitabının ilk baskısı da yapılır aynı dönemde. Hikâyelerini topladığı bu eserinde Oğuz Atay ruhsal çözümlemelere derinlemesine yer vermiştir.







Eylem Bilim isimli yarım kalan anlatısından ise 1976 yılının Mart ayından itibaren bahsetmeye başlar günlüğünde. Aynı yılın Kasım ayı sonlarında başlayan grip, nezle gibi şikâyetler günler geçtikçe ilerlemeye başlar. Çift görme ve düzenli kusma nöbetleri ile gelen bayılmalar sonucu hastaneye yatırılır. Hastanede beyninde iki adet tümör olduğunu öğrenir ve tedavi için Londra’ya gider. 22 Aralık günü Londra’da Atkinson Morley’s Hospital isimli bir hastanede tedavi altına alınır. Londra’da yapılan bir dizi ameliyatlar sonucu tümörlerden sadece biri alınabilir. Oğuz Atay tedavinin ardından Türkiye’ye döer lakin beynindeki tümör 13 Aralık 1977'ye kadar yaşamasına izin verir. Türkiye'yi sosyolojik, psikolojik ve kültürel anlamda işleceyeceği bilhassa kendi romanlarına ışık tutacağı romanı "Türkiye'nin Ruhu" nu yazamadan 35 yaşına kadar erteleyerek geç kaldığı yazın hayatına 44 yaşında, veda ederek gencecik bir yaşta yarıda bırakır.






Ailesi, arkadaşları ve okurları 15 Aralık 1977 Perşembe günü Sultanahmet Camii'nde kılınan öğlen namazından sonra uğurlarlar onu son yolculuğuna…
Ölümünden sonra 1987 yılında günlüğü yayınlanır. Günlüğe 25 Nisan 1970 gününde yazmaya başlar. Selim gibi olduğunu söyleyerek başlar ve ‘Canım insanlar! Sonunda, bana bunu da yaptınız. Diyerek ilk notu noktalar. Başta Oyunlarla Yaşayanlar olmak üzere bütün eserlerin yaratım süreçlerini, kendi el yazısıyla aktarmasından ötürü önemli bir kaynaktır.




"Sevgili Oğuz,... Sana kısaca şunu söylemek istiyordum: "Eylembilim"le bize, tamamlayamamış da olsan, anlattığın olaylar ve çizdiğin kişilerle, gene de kendi içinde belli bir bütünlüğü olan unutulmaz bir başyapıt bıraktın. Sahte sağduyuya, yapay aydınlara, basmakalıp kavramlara, kof duyguluklara "Eylembilim"in intikam kılıcını korkusuzca çeken Server Gözbudak aracılığıyla, çok dolaylı bir biçimde ve kendine özgü inceliğinle çekilen acıları da eski ustalar gibi yerli yerine yerleştirmeyi başardın. Binlerce teşekkür. Gözlerinden öperim."


-Cevat Çapan- (Tanıtım Bülteninden)
Eylem Bilim, bir devlet üniversitesinde meydana gelen olaylara bir profesörün yaklaşımlarını konu almaktadır. Ölümünün ardından 40 sayfası bulunmuş ve olduğu şekli ile 1987 yılında yayınlanmış olan Günlük isimli kitabının sonunda "Eylembilim" bölümü adı altında yayınlanmıştır. Oğuz Atay'ın ölümünden 11 yıl sonra, kızı Özge Atay'a isimsiz bir paket içerisinde son çalışmasının 74 sayfasının daha bulunmasının ardından kitaplaştırılmış ve 1998 yılında "Eylembilim" adıyla yayınlanmıştır.Eylembilim'de 12 Mart süreci işlenmiştir. Yarım da olsa bu eserinde sol kesime olan eleştirilerini yüksek sesle dile getirmiştir.



OĞUZ ATAY VE TUTUNAMAYANLAR ÜZERİNE
SÖYLENENLER



Oğuz Atay’ın eserlerinde zaman zaman anlatım bozukluklarına rastlanılır. Özellikle ilk romanı olan Tutunamayanlar’da özentisiz cümleler bulunmaktadır. Romanlarında iç monologlara önem veren yazarın kahramanları sık sık kendileri ile konuşur. Romanlarındaki ve hikâyelerinde ki iç konuşmalar, bilinç akışı, düşler, hayaller, sanrılar ve değişik söylemlerden oluşan metinler olaylarla birlikte karmaşık bir yapı oluşturur. Bu roman tekniği eleştirmenler tarafından Post Modern olarak tanımlanmış, özellikle Berna Moran tarafından edebiyatımızda bir çığır olarak ilan edilmiştir. Romanlarında karmaşık bir gerçeklik vardır. “Romanın içinde dağılmış ayrıntı, gözlem ve çağrışımlar, bütüne egemen olan bilinçli bir kurgunun öğeleridir.”
Yıldız Ecevit, onun romanının çok katmanlı yapısına bakarken şu değerlendirmeleri yapar: "Toplum ve aile yaşamı, insan ilişkileri ve kişinin iç dünyası Atay'ın yapıtlarında bilinçakımı tekniği aracılığıyla gözler önüne serilmiştir. Gören, eleştiren kişidir Atay'ın aydını; yoz değer yargılarına uyum sağlayamaz, böyle bir yaşamda tutunamaz. Yazarın yapıtlarındaki topluma yönelik eleştirinin yoğunluğuna karşın, ana sorunsal bireye yöneliktir, ontolojiktir."3
Oğuz Atay romanlarında toplumun içinde hep var olan ancak daha önce cesurca irdelenememiş karakterleri anlatır. Cümlelerine Batılılaşma sürecindeki bireylerin yaşamları, toplumdan kopuşları ve özellikle iç çelişkiler mükemmel bir şekilde sindirilmiştir.”



Enis Batur ise Milliyet Gazetesindeki köşesinde 30 Ocak 1984 tarihli yazısında Oğuz Atay ve eserleri için şunları yazmıştır.

Oğuz Atay'ın çıkışı bile şaşırtıcı olmuştu: İlk romanı "Tutunamayanlar" nice serüvenden sonra gün ışığına çıktığında, gerektiğinde iğneli bir dille dört dörtlük değerlendirmesini yapabildiği o klasik "edebiyat çevrelerimiz", alışılagelmiş ölçüleriyle yaklaştı ona ve yapıtına: Yazar "aslında" mühendisti ve "biraz gecikmiş" olarak, 35 yaşında ilk ürününü verebilmişti, "üstelik bunun devamı da gelmeyebilirdi.

Bu garip "selama kendine göre bir karşılık verdi Oğuz Atay: 1977'de, 43 yaşındayken yüküne dayanamayıp terk ettiği dünyaya, topu topu 7 yıl içinde yazıp bitirdiği iki romanı, bir öykü kitabını ve bir oyunu, bitiremediği bir dördüncü romanın ve günlüğünün büyükçe bir bölüğünü bıraktı, kim bilir kaç güzelim tasarıyı kendisiyle birlikte götürdü. 


Oğuz Atay'ın tarihe, topluma ve insana bakışında Kemal Tahir'le bir hayli ortaklık taşıdığı söylenmiştir. Buna karşılık, edebiyata yaklaşımları, yapıtlarını kuruş biçimleri açısından pek az ortak noktaları vardır. İlle de bir yakınlık aramak gerekiyorsa, Oğuz Atay, eskilerden daha çok Halit Ziya'ya, çağdaşlarından ise bir hayli Leyla Erbil'e yakın bir çizgi geliştirmiştir. Batı edebiyatıyla ilgili olarak, Dostoyevski'den Joyce'a bir hayli yazarın adı gündeme getirilmiştir ama belirgin bir etkiden söz etmek güçtür; olsa olsa Joyce ‘la olan yakınlığı ciddiye alınabilir.


Yazı tekniği açısından sınırlı değildi Oğuz Atay'ın repertuvarı: Romanlarında "mektup" gibi klasikleşmiş ögelerden yararlandığı kadar 'iç monolog' gibi modern anlatım yollarını da kullandığı, üstelik bunları ustalıkla aynı anlatı gövdesinde uzlaştırdığı görülür. İlk romanı "Tutunamayanlar", bu açıdan eleştirilebilir belki: Çok sayıda anlatım yolunun denenmesi bütünlüğü zedelemese bile dağınık bir örgü oluşmasına yol açmıştır. Ama sonradan, özellikle de öykülerinde son derece ekonomik, anlattıklarıyla tam anlamıyla örtüşen bir üsluba ulaşmıştı Atay; Ölümünden önce bitirebildiği son öykü olan "Demiryolu Hikâyecilerinde bu buluşma yetkin bir boyut kazanmıştı.

Oğuz Atay'ın üslubunu ve kullandığı anlatım yollarını anlattıklarından soyutlamak elde değildir: Kırgın, yaralı bir ses, yoğun ama gizli bir hüzün perdesinin önünden kara alaya ulaşır orada. Kişileri de öyledir: Hemen tümünü "bir yerlerden tanırız" aslında, "bizden biridirler korkutucu biçimde, ya da bizimle her an dönüşebileceğimiz "insanlık durumlarıdır sayfaları çevirdikçe karşımıza çıkan. Bu, Mustafa İnan için de, "Beyaz Mantolu Adam" için de böyledir: Bir uçtan ötekine giderken, yaşadığımız ve "sandığımız" gerçekler, tıpkı oynadığımız ve bizi oynayan oyunlar gibi Oğuz Atay'ın yarattığı "Türkiye Ruhu" freskosunun bütününe yerleşip okuru ürpertirler.

Geleceği Elinden Alınan Adamın
Geçmişi de Elinden Alınacak Diye Korkuyorduk


“Tutunamayanlar”ın yazarı önsözlerle, bakış açıları ne olursa olsun “Hayatı ve Eserleri” türünden bönsözler üreten kalem efendileri ile inceden inceye alay ediyor. Aklıma çağdaş bir düşünürün, Jacques Derrida’nın, önsözün anlamsızlığını vurgulamak için önsözler üzerine bir kitabına yazdığı uzun önsöz geliyor: Oğuz Atay’a gönülden katılıyorum aslında; gene de “Hayatı ve Eserleri” için birkaç ön ya da son söz, daha doğrusu sondan bir önceki söz yazma gerekliliği duyuyorum. Bir “hak”sa bu, biraz da şundan doğuyor: Yaşamamış, onun için de hiçbir şey yazmamış bir(kaç) kişinin “Hayatı ve Eserleri” üzerine yazdım daha önce, neden Oğuz Atay vahasına girmeyeyim, diyorum.

Tamtamına yarım yüzyıl önce doğmuş Oğuz Atay1934’te. 1977’de, 43 yaşında ölene dek, hızlı dönen bir dünyanın ne hızına, ne de ritmine ayak uydurabilmiş: Harflerine sinen siyah ama ince alayı biraz kazıyın, herkes adına kanayan vandal bir yürek bulursunuz orada. Doğduğu yıl, "kenarında" yaşadığımıza inandığı Batı dünyasına deccal inmiş: Hitler'in iktidara geldiği andan başlayarak, daralmış bir Türkiye'de geçirmiş çocukluğunu. Okuma-yazma öğrenmeye başladığı yıl, Joyce "Finnegans Wake"i yayımlamış ve romanın sınırına değmiş. DP'nin iktidara geldiği yıl, Ankara Maarif Koleji'nde lise öğrencisi, İstanbul'da mühendislik öğrencisi olduğu yıllarda ise Türkiye'nin çehresi değişiyor inanılmaz bir hızla: Yeni binalar, yeni yollar, atölyeler yapılıyor; yeni bir çukur açılıyor Cumhuriyet'in ortasında. Mühendis çıktığı sırada "Pazar Postası"nın içinde Oğuz Atay: Yazmayı ne ölçüde düşünüyor, yazmayı düşünüyor mu bunu bilemiyoruz, ama şiirinde, düz yazı serüveninin de yoğun sarsıntı geçirdiği bir dönemde, bu sarsıntının "sahne"sini oluşturan "Pazar Postası"nda amansız bir tanık olarak, sessiz ve geride, olup biteni izlediğini biliyoruz.

1954'te "Saatleri Ayarlama Enstitüsü", 1956'da "Perçemli Sokak", 1957'de Vüsat O'Bener'in "Yaşamasız"ı Kemal Tahir'in "Rahmet Yolları Kesti"si, 1958'de "Üvercinka", bir yıl sonra da "ishak", "Panayır" ve "Aylak Adam" çıkıyor. Türk şairi dili ve anlamı, söz dizimi ve mantığı köktenci bir yaklaşım içinde kurcalıyor. Düz yazıda da durum farklı değil: Şüphesiz, bir yanda Halit Ziya'nın öte yandan Sait Faik'in açtığı koridorlarda, ama onlardan bir bakıma telaşla uzaklaşarak anlatım ve bildiri düzlemlerinde açık bir başkalaşım yaşanıyor.Oğuz Atay ne yapıyor, hala bilemiyoruz. Nice yıl sonra, ölüme beş kala yazdığı gibi "biraz gecikmiş" olduğu için bu değişimi ıskalıyor mu, yoksa "aceleciliği" sayesinde belli bir basamağında değişim sürecine yetişiyor mu? Öyle sanıyorum ki, anı anına olmasa bile, Türk yazarının dili ile olan yüzyüze ve kıyasıya çekişmesine Oğuz Atay'ın tanık olmadığını söylemek güç.
27 Mayıs 1960. Yeni bir dönemeç, yeni bir anayasa, yepyeni kurumsal açılımlar, TİP kuruluyor, AP kuruluyor, TÖS kuruluyor. Avcıoğlu ve Soysal "Yön""ü, Mehmet Fuat "Yeni Dergi"yi, Cemal Süreya "Papirüs"ü çıkarıyor.Nazım Hikmet'in şiiri ve Kemal Tahir öne çıkıyor hızla. Türkiye'de, aynı anda, sosyalizm ve varoluşçuluk aydınlar arasında gündeme geliyor. Türk yazarının dil ve anlatım ile kavgası sürüyor bir yandan: "Mısırkalyoniğne", "Bakışsız Bir Kedi Kara", "Hallaç" ve "Troya'da Ölüm Vardı" aynı yıllarda günışığına çıkıyor, Joyce ve Faulkner çevriliyor. Öte yandan "köy gerçekliği" ile tanışılıyor: "Susuz Yaz"dan "Yılanların Öcü"ne, "Cemo"ya edebiyatın öteki yüzü çiziliyor.

Artık hazırlanıyor Oğuz Atay1970'de TRT'nin açtığı yarışmaya katılacağı, bir jüri üyesinin deyişiyle "484 sayfalık bir emeğin ve tutkunun en açık belirtisi" el yazması, demin kaba hatlarını verdiğimiz bir ortamda yazılmıştır. Cumhuriyet döneminde yetişen aydın kuşaklarının biraz sarsak, daha çok da tutarsız, gamlı, traji-komik tarihini 32 kısım tekmili birden kucaklar "Tutunamayanlar". İlk cildin yayımlanışında bile gizli bir ürpertiyle, hoşgörüyle maskelenmiş atıl bir öfkeyle karşılanmış olması şaşırtıcı değildir aslında: Kıdem esasına göre düzenlenmiş bir "edebiyat ortamı"na, okulsuz ve alaysız onun için de okursuz ve alaycı bir konuk geldi sanılmış, bu amatör hayaletin nasıl olsa 'tek' kitapta kalacağı düşünülmüş, gene de bu 'tek' kitapla (bile) kalacağı fikri kolay kolay sindirilememiştir.

Oysa konuk değildi Oğuz: Yüreğindeki kadar dağlayıcı bir acı vermeyen ama onu usul usul ölüm koridoruna ihbar eden beynindeki ur ile yolcuydu düpedüz. Onun için de, "Yedinci Mühür" deki gibi sonlu bir oyunla biraz kendini, daha çok da ölümü oyalamayı seçti: 1970'den 1977'nin son ayına dek programına zorla giren hastalık ve ameliyatla, zorunlu olarak giren acı, alay ve hüzünle iki roman, bir düzineye yakın öykü, bir oyun ve bir günlük yazdı. Öldüğünde dördüncü romanından 60 sayfa kadar yazmış, "Geleceği Elinden Alınan Adam" adını verdiği anlatıyı da bütünüyle tasarlamış durumdaydı.

Bu küçük önsözü açıkçası büyük bir sıkıntıyla, üstelik Oğuz'u kıs kıs gülerken görmüşçesine bir duygu içinde yazdım, şu garip Orwell yılında. Bir iki özel tutamağım vardı, avuntum da orada. Oğuz Atay'ın çift portreli bir insan olarak düşünülebileceği kanısındayım: Biri neredeyse "pozitivist", temel inançlarından soyutlanması güç, "dayanıklı" insan: "Topografya" kitabını, belki de Mustafa İnan'ın yaşam öyküsünü yazan, 1960'ların başında bir fikir gazetesi çıkartmak için çırpınan kişi. Öteki, tam tersi oysa: Korkuyu beklerkenden tehlikeli oyunlara bile tutunamayan, gene de o oyunlarla yaşayan, geleceği elinden alınmış, kırgın, hatta umutsuz biri: Günü geldiğinde yazdıklarının anlamına bile yetişemeyen Oğuz Atay. Biri gülüyorsa bu önsöze, öteki yalnızca bakıyordur. İkisi de inanmıyordur şüphesiz. İkisi de soruyordur sonra: “Ben burdayım sevgili okurum, sen neredesin?"

"Bir Zar Atımı"nın önsözünde şunları yazar Mallarme: "Bu not okunmasın ya da okunduktan sonra unutulsun isterdim." Ben de bu önsöz için aynı dilekte bulunacağım "Tutunamayanlar"ın okurundan: Romandan hemen hiç söz etmedim, kimse yazar ile okur arasına girmemelidir; Oğuz Atay'dan, o yaşarken olup-bitenden birkaç kıvılcım sürdüm önünüze: Bu kıvılcımlardan başkalarını çıkartmak daha kolay olabilir, diye düşündüm: "Tutunamayanlar" belli biri tarafından, belli tarih ve coğrafya enlem-boylamında, belli bir bağlamdan çıkıp belli bir bağlama doğru yazılmıştır. Onu kuşatan gerçekliği onun gerçekliğinden soyutlamamak gerek. Öte yandan, bir kitabın ön ve arka kapağı arasında belki de "hiç kimsenin ürünü" bir metin yer alıyordur: "Çağların, depremlerin, sellerin yazdığı" bir metin...

Oğuz'un kendisine giderayak yakıştırdığı tanımlama gerçekten yakışıyor mu ona? Gerçekten de geleceğinin elinden alındığına inanabilir miyiz bugün? Ölümünden yedi yıl sonra, "Bütün Eserleri"ni yayımlamayı üstlenen İletişim Yayınları'na, genç okurlara bu geleceği göğüsleme olanağı verdiği için Oğuz Atay'ı unutmayanlar adına teşekkür etmek isterim: Bizlerin korkusu, geçmişin de elimizden alınması olasılığından kaynaklanmıyor muydu?

Enis Batur

Oğuz Ataya'a Mektup-Murathan Mungan

Sevgili Oğuz'cuğum,

Her geçen gün yokluğunu daha fazla hissetmeye başladım. Seninle tanışmadan önce Türk edebiyatında kendimce tüm kefişleri yapmış , artık pek bir şeyin kalmadığına ukalaca kanaat getirmiştim ki sevgili abim "muhteşem bir adam keşfettim" diye içeri girdiğinde elime tutuşturduğu o zaman iki cilt olan Tutunamayanlar romanını gördüğümde abime olan inancımdan iyi olabileceğini düşünmüş ve Tutunamayanların ilk cildine hemen başlamıştım.

Büyülenmiştim adeta ilk cümlelerinle. Öylesine bir anlatımdı ki elimden bırakamıyor ve yazdığın her satırda kaybolduğumu hissediyordum.

Her zaman her yazıda yazılanlara yansıtılanların gölgesinde bir yerlerde yazan kişinin de olduğuna inandığımdan sanki sana da dokunuyordum.

Ve sen nasıl güzel bir insandın....

Her satırında insana ait her olgu cesurca, hiç yalana dolana kaçmadan salt gerçekliğiyle ve bir o kadar da naif yönleriyle ortaya koyulurken tebessümle birlikte ince bir sızıyı da bırakıyordu yüreklerde.

Biliyormusun, seni tanıdığım gün öldüğünü de öğrenmiştim ve ne büyük bir kayıptı Türk edebiyatı için. Kısacık ömrüne sığdırdığın diğer kitaplarında defalarca okundu tarafımdan. Son senelere kadar özenle oluşturduğum kitaplığımda senin hiç bir kitabın olmazdı.

Mutlaka bir özlem düşerdi yüreğime ve ben soluğu kitapçıda alır,senin kitabınla çıkardım ve başlardım yeniden ,yeniden okumaya. Çoğu yerlerini ezberlemiştim yazdıklarının, ve ne gariptir sanki ilk kez okuyuyormuşcasına heyecanlanır ve o ilk kitabını okuduğum andaki duyguları bir kez daha yaşardım.

Kitaplarının okunması bitirildikten sonra başkalarına verildi hep . Ama geçen yıl tüm kitaplarını tekrar aldığımda kimseye vermeme kararı aldım.

Çevremdeki herkes seninle ilgili bir şeyler biliyor artık, ne kadar gerçek anlamda seni anlayabilmiş o konu da emin değilim ama en azından" Oğuz Atay mı ,kim o ?" diyen yok artık....

Canım Oğuzcuğum Atay, bir kaç gündür bunun iyi olup olmadığını sorgulamaya başladım biliyormusun? Hemen heryerde senin cümlelerinle karşılaşıyorum ve o karşılaşma anında mutlu mu olmalıyım , olmamalımıyım ? karar veremiyorum bir türlü.

Tam zamanında öldün belki de. Gerçi geride tarifi imkansız acılar bıraktın ama yine de tam zamanında öldün. Ortalık toz duman buralarda...

Hemen hergün bir yerlerden edebiyatçılar türeyiveriyor. Dergilerle başa çıkılacak gibi değil, adım başı bir dergiyle karşılaşıyorsun ve ister istemez düşünüyorsun; Bu kadar çok mu edebiyatı seviyoruz?

Doğal olarak neredeyse dergi çöplüğüne dönen ülkemizde kendiliğinden bitiveren edebiyatçılarla karşılaşıyoruz. Çok iyi kalemlere de rastlıyorum ama çoğunluğa baktığım zaman gözlerime inanamıyorum.

Sana söylemişmiydim bilmiyorum. Hiç bir zaman ölümle ilgili bir korkum olmadı. Öleceğimi biliyorum elbette ama bazen ölmeyi istemediğim anlar oluyor. Henüz okumadığım kitaplar var ve benden sonra yazılanları okuyamayacağım diye bir kaygı nedeniyle ölmeyi istemiyorum.

Ancak , okumam için çıkan yeni kitaplara göz attığımda, yeni edebiyatçılarla karşılaştığımda ister istemez bunlar için mi yaşamak istiyorum dediğim de oluyor...

Sadece sen değil, seninle birlikte Edip Cansever, Ece Ayhan gibi dahilerin yok olduğu ülkemizde geride kalan gerçekten bir kaç çok iyi edebiyatçıların da yok olmasıyla "ne olacak bu Türk edebiyatının hali ?" diye düşünmeye başladım.

Hatta işi çok daha ileri boyuta taşımaya karar verdim.Unuttuğum Almancayı tekrar hatırlamak için kurslara gitmeliyim diye düşünüyorum, arkasından Fransızca öğrenmeliyim, peşinden İtalyanca gelmeli, diller öğrenmeliyim, öğrenmeliyim ki edebiyat keyfim devam edebilsin.

Çünkü artık anlayamıyorum, bu dergiler neden çıkar, hangi ilkeyle yol alır, bu romanlar neden basılır, kimdir bu şahsiyet,edebi ederi ne kadardır? bilmiyorum....

Eskiden en azından eleştirmenlerimiz vardı adam gibi. Güvenirdik önerilerine, yada öngörülerine...
Yok oldular onlarda, sanki yer altına girdiler, sustular...
Var olanlar da anlamsız bir pohpohlama edebiyatıyla edebiyatın katilleri aslında.

Haklısın,denileceklerin farkındayım. Ben kimim ki boyumdan büyük laflar ediyorum, sonuçta bir müzik eğitimcisiyim, herkes halinden çok memnunken, minik alıntılarla oradan buradan cımbızlanan cümlelerle edebiyatsever kimliğindeyken değersizdir cümlelerim.

Ama bu topraklarda sen de yetiştin Oğuz, yabancısı değilsin çoğu şeye kuşkusuz da, bulunduğun yerden yeni cümlelerin gelmiyor, gelmesi gerekirken oysa, işte bu feci koyuyor bana.

Yaşasaydın, eyleneceğin çok şeylerde çıkabilirdi, hatta bunlar kelimelere dökülerek bizlere ulaşırdı.

"Bana bunu da yaptırdınız sonunda "diyerek sende facebook a üye olurmuydun? bilmiyorum. En fazla hayran sayfası senin sayfan mı olur du yoksa? Haberin olsun şu anda bir hayran sayfan var ve sana hayran olanlar onbeş bin civarında. Üzülerek söylüyorum hayran sayfası senden daha fazla olanlarda var. Mesela ev yemekleri sayfası yirmi binlere ulaşmış durumda.

Ama hak vermelisin, kadınlarımız büyük bir atak yaptı son zamanlarda. Ev hanımlarımız dahi bilgisayarla haşır neşirken bu sayfaların bu denli yoğun olması senin tarafından da hoş karşılanırdı sanırım.

Şiirlerini hatırlıyorum, çok hoş şiirlerdi ve ne hoş dalga geçerdin birçok şeyle. Ama edebiyatta geçer akçenin şiir olduğuna karar verip gerçekten şiir yazmaya soyunur muydun acaba? Hatta şiirin kendi ritmini ve melodisini hiçe sayıp, okura biraz daha şirin gözükebilmek amacıyla altına müzik döşeyerek video haline getirir miydin?

Ben buradayım sevgili okuyucu dedin ya ve arkasından sordun; sen neredesin? Diye...

Herkes; çöplükte Oğuz, garip bir durumda anlayacağın edebiyat dünyası ve insanlar, bu sebeple rahat uyu, olduğun yerde…

Burak Eldem (21 Mayıs 1987)

Her eserinde kendi içinde bulunduğu buhranlı ruh halini, pek muazzam bir anlatım ve samimiyetle aktarır. Tehlikeli Oyunlar ’da benliğini arayan Hikmet Özben iken, Korkuyu Beklerken adlı eserinde -ki yarım olmasına rağmen-, bizlere kendi içinde yolculuk vaat eder. Oyunlarla yaşayanlar adlı eserinde ise – ölümünden sonra devlet tiyatrolarında sergilenir- keyifli bir tiyatro oyunu vaat eder. Bunların yanı sıra genç yaşta ölen mekanik bilgini öğretmeni Prof. Dr. Mustafa İnan’ın hayatını neşrederek, edebiyatımızdaki ilk biyografik romanı ortaya koymuştur.
Kısacası Oğuzcuğum Atayım zamanının ötesinden cümleleriyle yüreklerimize dokunmuş ve benliğimize birer ayna tutmuştur. Her cümlesinde, tutunamayanlar olarak kuytularda aradığı ışığı buluyoruz ve bizlere yaşama dair yetkin sorular sorma şansı vermiştir. Hani soruyordun ya Oğuzcuğum Atayım, ben buradayım sevgili okurum, sen neredesin acaba?
Biz buradayız, senin bıraktığın yerde tutunamamaya devam ediyoruz. Korkuyu beklerken, tehlikeleri oyunlar oynayıp, Bir bilim adamının yarım kalan masalına bakıyoruz.




 

Huzur İçinde Uyu Beyaz Mantolu Adam.


ESERLERİ VE ESERLERİNDEN ALINTILAR

İletişim Yayınlarından Yayınlanan
Tüm Eserleri


KAYNAKÇA


http://listelist.com/tutunamayanlarin-kahramani-oguz-atay/
Ekşi Sözlük – Disconnectus Erectus
www.Wikipedia.com.tr
Kurmacanın Dünyanın İpliğinde Bir Koza Belgeseli
http://www.edebiyatogretmeniyiz.com/oguz-atay-hayati-ve-eserleri.html
http://edebiyadvesanatakademisi.com/edebiyad/857-oguz_atay_edebi_kisiligi_eserleri_ve_konulari.html#_ftn21


Yıldız Ecevit – Ben Buradayım
http://mavimelek.com/oguz_atay.htm
http://yedigunyazilari.blogspot.com.tr/2012/12/hayata-cok-numara-buyuk-gelen-usta-oguz.html
Özellikle son linkteki yazı muazzam tavsiye ederim.