Derviş Hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Derviş Hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2017 Salı

Derviş Hikayeleri - 2



I

Dervişe bir gün sormuşlar: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"
Size farkı gösteriyim deyip, önce sevgiyi dilden kalbine indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi sofrada yerlerini almışlar. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Derviş şöyle bir şart koymuş: "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz."
Kabul edip çorbalarını içmeyi denemişler; fakat kaşıklar uzun geldiğinden sıcak çorbayı döküp saçmaktan hem kendilerini yakmışlar hem de ağızlarına bir damla bile çorba götürememişler. En sonunda bakmışlar olacak gibi değil, sofradan aç kalkmışlar.
Daha sonra derviş, bu defa sevgiyi gerçekten bilenleri yemeğe çağırmış. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen insanlar gelmiş, sofraya oturmuş. Onlara da aynı şartı dile getirmiş.
Her biri uzun kaşığını çorbaya daldırmış, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak çorbalarını içmişler. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve sofradan afiyetle şükrederek kalkmışlar.
Derviş sevgiyi gerçekten yaşayanların farkını soranlara: "İşte! kim hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır ve kim kardeşini düşünür de onu doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şunu da unutmayın. hayat pazarında her zaman alan değil veren kazançlıdır." diye anlatıp, tevazuyla gülümsemiş.


II

Bir derviş öğrencileri ile gezinirken nehir kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp: “İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.
Öğrencilerden biri: “Çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince derviş: “Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, Çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
Daha sonra derviş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

III

Dervişe bir gün sormuşlar: "İnsanlar neden kötü alışkanlıkları daha kolay edindikleri halde, iyi alışanlıkları daha zor edinirler ve neden iyi alışkanlıklarını uzun süre muhafaza edemezler?"
Derviş bir süre düşünüp: "peki ben size şöyle bir soru sorayım; eğer iyi tohumu güneşte bırakırsak ve kötü, çürümüş tohumu toprağa gömersek ne olur sizce?" demiş.
"iyi tohum kuruyacak güneşte, kötü tohum ise hastalıklı filizler verecek ve sağlıklı bir meyve oluşmayacak." diye cevaplamış soranlar.
bunun üzerine derviş devam etmiş sözüne: "insanlar da bu şekilde davranır. iyilikleri ruhlarında saklayıp filizlerini büyütmektense açığa çıkarıp kayıp ediyorlar. diğer yandan da günahlarını ve kötü taraflarını başkalarından saklamak için en derinlerinde gizliyorlar. onlar da orada büyüyüp insanı kalbinden yok ediyorlar."


Fausto Zonaro - Haykıran Rufai Dervişleri (1910)

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Derviş Hikayeleri - 1



-I-


Vakti zamanında fakir bir derviş yaşarmış. Zenginliğe hiç itibar etmez, daha çok fakirlerle oturup kalkarmış. Halk arasında o kadar sevilirmiş ki, eğer istese küçük bir işaretiyle zenginler ona tüm cömertliklerini gösterirlermiş; ama o bu yola hiçbir zaman başvurmazmış. 
Bir gün, dostlarından biri dervişe sormuş: "Servet ayaklarının altında olduğu halde neden bu kadar yoksulsun? Hiç olmazsa diğer fakirlerle paylaşırdın onu, neden istemezsin?" Derviş mütebessim bir şekilde cevap vermiş: "Ona ulaşmak için eğilmek gerekir de ondan!"


-II-


Sultan 4. Murad devrinde Erzurum'da yaşayan ve Habib Baba diye bilinen gönül ehli bir derviş, hacca gitmeye niyetlenir. Önce İstanbul'a gidecek, oradan da gemiyle kutsal yolculuğuna çıkacaktır. Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul'a vardığında toz toprak olmuş üzerini temizlemek ve yıkanmak için bir hamama gider. Fakat ne var ki hamamı o gün sultanın vezirleri kapatmıştır. Hamamcı yaşlı dervişi içeri almak istemez. Habib baba, çok uzak yoldan geldiğini ve İstanbul'u fazla bilmediğini falan söyleyince hamam sahibi fazla dayanamaz ve yaşlı dervişi içeri alır. Ama, aman diyeyim şu kuytu köşede yıkanıver de hemen çık, sultanın vezirlerine de sakın görünme, başıma iş açmayayım diye de sıkıca tembihler. Birazdan sultanın vezirleri de hamama gelirler ve eğlence, neşe içerisinde hamam sefasına başlarlar. Vezirlerinin hamama gittiklerini duyan sultan da, bakalım bizim paşalar hamamda ne yapıyorlar, edeplice duruyorlar mı, yoksa serkeşlik mi ediyorlar diye tebdil-i kıyafet olarak hamama gelir. Hamamcı yine içeri almak istemez fakat sultanın ısrarları karşısında dayanamaz ve onu da Habib Baba'nın yanına götürür ve sen de burada yıkanıver de çık, aman diyeyim vezirlere görünme diye de yalvarır. Sultan Murad dervişin yanında yıkanmaya başlar, bir taraftan da vezirlerini gözetler. Bu arada yanında yıkanmakta olan Habib Baba'ya, baba gel istersen birbirimizin sırtını keseleyelim diye de bir teklifte bulunur. Yaşlı derviş bu teklife olumlu yanıt verince de sultan alır eline keseyi ve Habib Baba'nın sırtını keselemeye başlar. Bu arada dervişin kulağına, ah baba ah, görüyor musun şu paşaların halini. Onlar neşe ve eğlence içerisinde yıkanıp, hayatın tadını çıkartıyorlar, biz ise burada gizlice yıkanmaya çalışıyoruz. Adalet mi bu? Bu devirde sultan Murad'a vezir olmak varmış diye fısıldar. Habib Baba'da cevabını verir; "Boş ver bunları evlat. Ben öyle bir sultana vezir olmak isterim ki, benim şu uyuz sırtımı bu gördüğün vezirlerin sultanına keseletsin".


-III-


İyi arkadaş olan iki derviş bir çölde birlikte yürürlerken, yolda bilinmeyen bir sebepten dolayı aralarında tartışmaya başlamışlar. Gittikçe büyüyen tartışma esnasında bu iki dervişten birisi diğerini tokatlamış. Bir anlık şaşkınlık sonrasında tokat yiyen derviş yere oturmuş ve kumların üzerine: "Bugün en iyi arkadaşım, tek yârenim bana tokat attı" diye yazmış.
Biraz sakinleşip, konuşmadan yürümeye devam etmişler ve birkaç saat sonra bir vahaya varmışlar. Vahadaki gölette yüzmeye giren iki dervişten tokatlanmış olanı birden suyun içinde çırpınmaya başlamış. Diğer derviş bunu görür görmez suya atlamış ve onu kurtarıp kıyıya çıkarmış. Az daha boğulacak olan derviş kendine gelir gelmez belindeki hançeri çıkarıp büyükçe bir taşın üstüne: “Bugün en iyi arkadaşım, tek yârenim hayatımı kurtardı" diye yazmış.
Diğer derviş merak ile sormuş: "Seni kırdığımda ve tokatladığımda kuma yazmıştın, şimdi neden taşa yazıyorsun?"
Bizim derviş gülümseyerek cevap vermiş: "En iyi dostlarımız bizi kıracak bir şey yaptıklarında bunu kuma yazmalıyız ki, unutmanın ve affetmenin rüzgârı yazdıklarımızı silsin. Diğer taraftan yaşanan tüm güzellikleri taşların kalbine yontmalıyız ki, rüzgârların hiçbiri onları silemesin."



Osman Hamdi Bey - Şehzade Türbesi'nde Derviş(1908)