Franz Kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Franz Kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2022 Çarşamba

BİR TUTAMAK MESELESİ: OĞUZ ATAY


“Anlamasan da olur. Kimse anlamasa da olur. Gerçek hürriyet budur Olric. Ben anlıyorum. Anlatamasam da olur.” (Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, syf. 417)

Oğuz Atay için var olmak bütün çelişkilerine, saçmalıklarına ve zorluklarına rağmen anlama tutunmak, anlamı idrak etmekle ilgili bir serüvendi. Okuduğu onca kitabın ardında saklı bulunan yanıtları eşeledikçe yaşamın birden fazla yüzü olduğunu keşfedişi bireyin sarsıntı ve yıkıntılarına dair eşsiz çıkarımlarına ulaşmasını sağlayan ilk ve en önemli etmendi. Destanlardan Dante’ye, Shakespere’den Joyce ve Dostoyevski’den Kemal Tahir’e değin uzanan kütüphaneler dolusu kitapla doldurduğu renkli, yaratıcı zihni oyunla gerçeğin ayırdını irdeleyerek insanın ebedi yolculuğunun izlerini sürmüştür. İzlerin noktalar halinde birleşip eklektik yapılar halinde bütünlüğe ulaştığı noktada ise postmodern başkaldırının köşe taşı metinler meydana gelmiştir.

Oğuz Atay’ın gözünde yaşam çıkmazlarla dolu bir curcunadır ve karmaşanın içinde kendine dair izler arayan her insan, çözümü çevresiyle kurduğu etkileşimde arar. Oysa bu devanın maddeye ihtirasla bağlanan “kifayetsiz muhterisler”i ortaya çıkardığı ve tamahkârlığın sefalete yol açacağını gösterir; bunu yaparken de bunca saçmalığın izahı değil mizahı olur dercesine Bakhtin’in deyimiyle karnavalesk bir anlatı dili inşa eder. Ancak bu noktada, sözgelimi Tolstoy gibi bilge bir anlatıcıdan ziyade modernist yazarlara yakın durmayı tercih eder.

Bir soylu olan Don Kişot’un kendi parodisine dönüştüğü yaşamını mizahın kılıçtan bile daha keskin olabileceğini kanıtlarcasına aktarır eserlerine; zira düşen ve aklını kaybederek savrulan Don Kişot değil, içinden geldiği gelenektir. Aynı şekilde Shakespeare’in gerçekçilikten uzak ama bir o kadar da gerçeğin içinde olan, çağının insanını anlatırken çağlar ötesindeki insanı da etkileyen oyunlarına dalar ve oyunun insan yaşamındaki etkisini tragedyalardan Beckett’a uzanan bir çizgide merkeze Shakespeare’in imzasını koyarak gösterir.


Soyluların yaşamlarındaki çıkmazların etkisiyle şekillenen anlatı geleneği nasıl da sıradanlaşan ve pırıltısını acımasızca yitiren bir yıldıza döndü değil mi? Eski bir şarkı gibi çaldıkça nostaljinin kollarına dalan melankolik insanlar gitgide solarak benliğini satırların arasında yitirdi, tıpkı giyotine kurban gidercesine. Çaresiz bir hastalığın pençesindelerdi çünkü. Yok oluyorlardı ve çıkmazın içinde debelendikçe daha derine gömülüyorlardı. Derine, derine ve derine… Dipsiz bir kuyuya dalarcasına, uçsuz bucaksız bir batağa batarcasına.

Proust’un da derinlemesine ele aldığı mesele bu hastalığın birkaç nesli yutarak yok etmesinin etkileyici hikâyesiydi. Modernitenin beraberinde getirdiği acımasız yıkım, bireyin yaşamında köklü değişiklikler meydana getirir ve yaşamın olağan akışından koparak algıladığı dünyanın ayrıntılarını yeniden keşfetmeye, yitirdiği anlamı bu vesileyle bulmaya çalışır. Ki Alice Miller da, “Marcel Proust, hayatın sırrını çözme fırsatından yoksun kalmıştı. Bence o müthiş romanının başlığındaki ‘kayıp zamanın’ izindeki arayış, hiç yaşamadığı hayatının izlerini arayıştı,” (Beden Asla Yalan Söylemez, Okuyan Us Yayınevi, syf. 70) diyerek bu savrulmayı dile getirir. Aynı şekilde Oğuz Atay’ın karakterlerini olduramadan öldüren çıkmazlar da tam olarak böyleydi. Fasılasız bir çılgınlığın içinde çırpınıyor ve aklın egemenliği denilerek lanse edilen psikozun ardındaki çelişkiyi görerek deliliğin sınırlarını test ya da tayin ediyorlardı; burası belirsiz.

İşin komik yanı ise - ki aksini iddia etmek kimi müellifçe pek olası değil - çıkmazların haddizatında açmazlara dönüştüğünü görüyor ve çırpınışlarının asla kazanamayacağı, hatta kaybedeceği ta en başından belli olan bir oyunda beyhude çabaladığını anlıyordu. Farkındalığının bunca gelişmiş olması, kendini başka benliklere ait hissetme, ait olma ya da ulaşma gayretiyle var etme mücadelesine girişmesine sebep oluyordu. Çünkü başka benlikler farklı limanlara açılacak gemiler inşa edebilmesi demekti belki de. Öz benliği kayboluyor muydu yoksa ona mı kavuşuyordu, ilk başta bilemezdi. Işığı takip ediyor, trenin çarpmayacağını umarak arzuladığı “ben” olmaya çalışıyordu ve çatışmaların ortasında sıkışarak çareyi kaçmakta, kaçışlarda buluyordu.

“Benim de herkes gibi kaygısız, sevinç dolu bir yaşantıya hakkım yok mu? diye soruyorum. Ben de herkes gibi günlük sevinçlerin, heyecanların akışına kapılıp gidemez miyim? Neden olaylar, benim üzerimde silinmez izler bırakıyor? Kaderime lânet ediyorum.” (Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, syf. 415)

Bunu söyleyen ve kaderine arabesk bir isyanla başkaldıran Atay, Bat Dünya Bat! diye serzenişte bulunacağı noktaya henüz on iki sayfa sonra varıyor;

“Hiç kimseyi anlamıyorum. İnsanların arasına karışıp onlara uyduğum için de kendimden nefret ediyorum,” diyerek bu çabasından vazgeçtiğini ilan ediyor. İroninin aslında acıdan beslendiği, acziyet içerdiği sırf bunu görünce bile belirginleşiyor ama Atay’ın kullandığı ironi içinde derin bir tefekkür ve görkemli bir zeka parıltısı da barındırıyor. Dostoyevski’nin çileciliğini metinlerinde sıklıkla sezdirmesiyle teatral diyalogların bol olduğu St. Petersburg romanlarını İstanbul’un sokaklarına taşıyor ve yoğun duyguların yalnızca kederi değil, aynı zamanda sevinci de içerebileceğini kanıtlıyor. İnsanın derinliği bir noktada takılıp kalmak zorunda değil nitekim. Gerçeğin prizmatik bir yapıya sahip olduğunun aşikar edildiği postmodern çağda insanın da birden fazla yüzünün anlatılması, iç dünyasının, duygularının bu yolla aktarılması yadsınamaz.

Zweig’ın kısacık metinlere sığdırmayı başardığı inanılmaz yoğunluktaki duyguların Joyce gibi dil ustalarıyla sentezi nasıl olurdu diye düşündürür daima. Joyce’un dilin metni inşa sürecinde zaman-mekân algısını kırması - ki bu noktada Tanpınar’ı ve dolayısıyla zamanı mesele eden Bergson, Heidegger gibi düşünürleri de anmak, anlamak gerek- aslında bireyin “değerler yitimi”nin yalnızca ahlaktan ibaret olmadığına açıklık getiriyor. Modern insan yaşamıyla yekpare ele alındığında kendisinin ucuz bir taklidi haline geldiğinden yaşamı da ancak tarihsel anlatıların kopyası olarak sunulabilir ve sadece bu vesileyle değerlendirmek olasıdır. Ulysess’in yolculuğu ve noktalama olmadan soluksuz sürüklenen seyahatinin etkileyici serüvenlerden çok sıkıcı tekrarlar içeren alelade bir rutin olması da bundandır. Joyce’un bir şehrin hafızasını sönük insanlar odağında anlatışı artık güçlü figürler yerine sinik çizgilere kaldığımızı ve kahramanın öldüğünün göstergesidir.

Kafka'nın da Oğuz Atay’ın metinlerine katkı sağladığı, zengin öğeler halinde değer kattığı kesindir. Bilhassa karakterlerin kurulu düzen içerisinde benimsemek zorunda kaldıkları roller karşısında çaresizce kayboluşları buna örnektir. Kafka, bürokrasinin ayakları altında çimen-fil denklemini anımsatan küçük insanları konu edinirken alegorinin sınırlarını zorlamış ve düş ile gerçeğin hudutlarına dair yeni bir söylem inşa etmeyi başarmıştır, ki buna da Kafkaesk denmiştir. Yusuf Atılgan da Oğuz Atay’ın karakterlerinin “tutunamama” meselesi hususunda önemli bir adım atmıştır. Aylak Adam da C.’nin bütün yaşadıkları zaten başlı başına modern insanın Camus’nün deyimiyle düşüşünün tescilidir. Bunu da şöyle tarif eder:

“— İnsanın bir tutamağı olmalı.

— Anlamadım.

—Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi!” (Aylak Adam, Bilgi Yayınevi, syf. 218-219)

“İnsanın ruhu ne garip ve mudhik bir sahne idi!” (Kırık Hayatlar, Akçağ Yayınları, syf. 218) diyen Halit Ziya’nın Kırık Hayatlar adlı eserinden etkilendiğini bizzat kendisi söylemiştir. Yusuf Atılgan’ın tutamak sorununu Kırık Hayatlar’ın bedbaht insanlarıyla birleştirip sorunsallaştırarak ortaya Tutunamayan insanı, yani Disconnectus Erectus’u çıkarır.

Sevgili, çok kıymetli, biricik Oğuzcuğum Atay,

Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim ama maalesef ömrüm ve tembel bünyem buna bütünüyle engel. Gene de az gelişmiş birkaç cümle söylemeden, birkaç söz sarf etmeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda, iyi ki vardın, iyi ki doğdun.

29 Eylül 2021 Çarşamba

Başkalaşım üzerine birkaç kelam


Başkalaşmak tabiri ilginç okumalar yapmaya müsait bir yapıya sahip. TDK’ya göre “oğulcuk evresinden ergin olana değin bir hayvanın geçirdiği biçim ve yapı değişimler”i kapsamaktadır. Biyolojik bir tanım elbette. Görece daha sınırlı bir alanı kapsıyor. Lakin biyolojik tanım bağlamında felsefeye göreyse devamlı süregelen bir değişimi, dönüşümü ifade etmektedir. Hadi biraz inceleyelim.

Yani, hem bedenin durmadan kendini yenilenmesine yorumlanabilir hem de kişinin yaşamdan edindikleri ve çıkarımları ölçüsünde uğradığı istihale kapısına işaret ederek değişimin yaşamla olan mutlak bağını vurgular. Kişi başkalaşarak haddizatında yeni bir şahsiyet inşa eder ve nihayetinde yıkımdan da geri durmaz. Çünkü mesele var olmaksa, kabuk değil öz kıymetlidir. Öze ulaşmaksa fedakârlık olmadan mümkün değildir.

Bahsi geçen yaklaşımı metamorfozla da açıklamak mümkün. Zira eş anlamlı bir sözcük olan metamorfoz, aynı zamanda kelimenin çağrışımlarını da ortaya çıkarmaktadır. En bilindik örnek olarak Kafka’nın dönüşümünü ele alabiliriz. Eserin Almanca özgün ismi “Die Verwandlung”tur. Bu isim İngilizceye The Metamorphosis olarak çevrilmiştir ve aslına bakılırsa temelde aynı tip bir “başkalaşım”ı anlatmaktadır.

Gregor Samsa’nın benliği ve yaşamı arasında yaşanan çatışmada uğradığı dönüşüm doğru incelenirse aslında bir “erginleşme” sürecidir. Zihni özgürleşen, prangalarından kurtulan Samsa tanık oldukları karşısında yitip gider. Bu başkalaşımın bir neticesidir ve her insan algıladığı kadar vardır. Samsa’nın yok oluşu da böyle yorumlanırsa basit bir hazin sondan öteye varır, bireyin kader motifiyle yüzleşmesine değin yol açar önümüzde.

Kader motifi, oya gibi yaşamımızı işleyen olayların geçmişimizle ilişkisine odaklanan bakıştır. Yine Samsa örneğinden yola çıkarsak, ailemizden gördüklerimiz yaşamımızda yüzleşeceklerimizin habercisidir. Şiddet, sevgisizlik ve istismar gibi olumsuz olayların vuku bulduğu evlerde yetişen çocuklar en başta kendi içlerinde bir savaşa girişirler. Yaralarını örtmeye çalışırlar, kanadıkça gizlerler ve yaşamaya devam ederler

Başkalaşım felsefesinin kilit noktası da bu kaçışın aksine, yok oluşa rağmen özgürlüğü kucaklamaktadır. Başkalarının değer yargılarına kapılmadan yaşamaktadır. İnsan değişimi lanetlerken kendisini yok saydığını görmezse nasıl hür bir zihne kavuşabilir ki zaten? Nasıl kendi kaderini inşa edebilir, kendine karşı dürüst değilse? Başkalaşmadan, kendini sigaya çekmeden yaşamak yalnız çürüme değil midir? Aldığı nefesi kıymetlendiren, yürüdüğü yolu diğerlerinden ayrı kılan onu seçmiş olması ve devam etmesi olamaz mı

Başkalaşımın mutlak oluşu, Samsa’nın bir sabah farkına vardığı hakikati herkes için farklı şekilde de olsa aşikâr eder, etmelidir. Kişi bilir ki yaşamı bir yalandan ibarettir ve yalanlara inandığı müddetçe gerçeğin korkutucu tesirinden korunabilecektir. Fakat gerçeği ötelemek, görmezden gelmek yalnızca krizi geciktirir. Giderek daha arkaya atarsın, karanlığında bilmeden beslersin ve büyüdükçe risk artar. Tıpkı bir bomba gibi infilak edeceği anı bekler. O kaçınılmaz an yaşandığında ise her şeyi peşi sıra yok oluşa sürükler. Kurtuluş olmaz.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, kader motifinin kişinin yaşayışına etkisi ve buna dair yapabilecekleridir. Kişinin geçmişinde acılar, korkular, kâbuslar olabilir; yaşam sana adil davranmamış da olabilir, zaten kime davranıyor ki? Paramparça bir zihinle baş başa kalmış da olabilirsin. Kimsesiz, yalnız, tek başına… Yine de, bunların hepsine karşın başkalaşımdan istesen de kaçamazsın, bahaneler ardına sığınamazsın, değişim rüzgârının önünde duramazsın, ne yaparsan yap o kozaya girmek zorundasın. Başka çaren yok. Kendine acıyamazsın, acınacak durumda kalarak bekleyemezsin.

Hayat zayıflıkları hoş görmez, zavallıya merhamet etmez, kimseye ikinci bir şans vermez. Düştün mü kaldıran olmaz, çünkü herkes kendi yolunda yürümektedir ve dönüp sana bakamaz. Ne olursa olsun, ne umarsan um, sadece tırtıldan kelebeğe dönüştüğün vakit kendini bulacağını bilmelisin. Yılarak durduğun yerde beklersen geride kalırsın, çaresizliğe gömülürsün. Bu yolun henüz başında kaybetmektir, yapamazsın.

Zira var oluşun kuralı basittir: Bedelini ödemeden mükâfat sağlayamazsın. Mükâfatın da anlayacağın üzere motifini şimdiyle dokumaktır. Yolunu geçmişin değil, sen çizersin. Gölgelerde yaşamaz, gölgeler için var olmaz, kendi amacına hizmet edersin. Tek ölçütün, rotan başkalaşım olur ve her adımında kaderini şekillendiren yine sen olursun, mazinin habis ruhlarını kovup özgürlüğe, hür düşünceye kavuşursun. Yaşamın özü de budur.

5 Mart 2019 Salı

İnsanın Doğası Üzerine


-I-

Çaresizlik insanın içinde barınan ve beslendikçe daha da büyüyen bir kurt misali. İnsan onu karanlığıyla besliyor ve işin garibi, karanlığı tükeneceği yerde bilakis daha da yayılıyor. Kanserli hücre gibi nereye temas etse yapısını bozuma uğratıyor, ki karşısında hiçbir şey duramasın. İnsanın yaşamı, ölüme çağıran bir işaret fişeğidir bu sebepten. Yaşadığımız an geriye doğru saymaya başlar zaman ve kararlarımızla onun akışına yön veririz. Fakat yaşamın içerdiği bu karanlık da önemli bir etmendir. Onunla olan münakaşamız netice itibariyle hasıl olan karmaşanın tek suçlusu olarak bizi ortaya itiverir. Yazmak belki de bu yargılama sürecinde kendimize kalkan edindiğimiz Kafkaesk bir savunma biçimidir. Dava’sında K’nın meçhul yargısı neyse, yazgının insanın boynuna yüklediği yargı odur. Aynı çürümüşlüğü ve aynı kötülüğü alırız karşımıza; ardından ölene değin üstesinden gelmeye çalışırız. Yorgun düştüğümüzde ise dalgalara kapılıp gideriz. Woolf’un içine gömüldüğü de bu dalgalar mıdır?

-II-

Aydınlığı karanlığın orta yerinden izlemek yaşamın cilvesi midir; yoksa insan her ikisini de yaşayarak mı ölmelidir? Göğsümde sıkışan ve sıkıştırdıkça yazma ihtiyacı hissettiren; hatta muhtaç hale getirerek bunun keyfini çıkaran kesif dürtüden nasıl kurtulabilirim? İnsanı insan yapan, insana dair çıkarımlarını ifade ederken kullandığı tanımlamalar mıdır? Yargılamadan ve olduğu haliyle kabul ederek. Ama kendimle kavgalı iken ve kendime yabancılığımı fark etmekle geçiyorsa zamanım; başkasına yaklaşımım nasıl yargıdan münezzeh noktaya erişecek? Bu sorular zihnimin duvarlarını aşındırır ve kopardığını da kağıda damıtır durur. Öylece bakarım sadece, verdiğim tepkilerin veyahut kaçmak itiyadımın anlamsızlığı, içinde bulunduğum zorunluluğa anlam yükleme ihtiyacını doğurur. Milyonlarca insan aynı şeyi yapar ama işte tam olarak benim yaptığım özel olandır; çünkü benim aynamda görünen bana aittir. Öte yandan insanın kendiyle olan kavgasını ayıracak ne yazık ki kendisi değildir. Kendini görmek için başkalarının tuttuğu aynalara muhtaçtır. Bu sebepledir ki, yazarak düşünmek kadar, konuşarak düşünmek de düşüncenin köklenmesi için gereklidir.

-III-


Homo Homini Lupus, yani insan insan kurdudur. Bu sözü duyan herkes haklılığını onaylar. Ama bazıları da der ki, insan insanın aynasıdır. Peki, hangisi doğrudur? Thomas Hobbes'a göre, insanın kurdu kendisidir. Yani, insanın kaderini belirleyen - ki burada olumsuz bir yazgıdan bahsediliyor - yine insanın kendisidir. O halde insanın başkasını yiyerek ulaşmak istediği şey kendisi midir? Kendini gerçekleştirmek için mi başkalarının cehennemi olur? Sartre'a göre, cehennem diğerleridir; bu açıdan insanın varlığın diğer insanların varlığına doğrudan etki eder ve bu düşünürlere göre olumsuz etkisi çok daha belirgindir. 

Fakat pek bilinmeyen bir şey vardır. Bu sözün asıl sahibi Thomas Hobbes değildir, Antik Romalı komedya yazarı Plautus'tur. Eserlerinde insanın gerçeğini tarafsız biçimde gözler önüne seren Plautus, trajik olayların ardında saklı mizahı silah haline getirerek tenkit oklarını fırlatır. İnsan insana kurtsa, kendi kuyruğuku kemiren aynı kişi değil midir?  Horatius bu hicvi şu sözlerle açıklar: quid rides? mutato nomine, de te fabula narratur, der; yani, neden gülüyorsun? adı değiştir; anlatılan senin hikayendir. Belki de insan aynayı kendine tutmadığından, başkalarında cehennemi yaşar, onları kurtlara benzetir. Kim bilir... 

13 Aralık 2017 Çarşamba

Oğuz Ağabeye...


Sahi, tek bir tebessümde neler saklar insan?  O derin buğulu bakışlar, kaç ömre sığacak yükler taşır? Bir Aralık günü göçüp gittiğinde ve ben seni yine bir aralık günü okuduğumda, insanın nasıl çürüdüğünü anladım Oğuz Ağabey. Senin tanıklığında izledim, nasıl da tükenip gittiğini umudun. Bizler bu dünyanın sahipsiz çocuklarıyız. Bizler oyunun ve sahnenin dışından, kırık hayatlarıyla dalga geçen acımasız münekkidleriz. Sen de Kafka'yı seversin bilirim. Çünkü bilirsin benim gibi, biz edebiyattan ibaretiz.
Bat dünya bat!

Takvimler 12 Ekim 1934 tarihini gösterdiğinde, Mebus Cemil Bey ve Muallim Muazzez Hanım'ın ilk çocukları Oğuz dünyaya gelir. Oğuz, kara ekmek ve milletler savaşı içinde, Ankara'da geçen çocukluk yıllarında, geleceğin umutsuz bireylerinden birine dönüşecektir. Bir de üstüne üstlük, Lise ve Üniversitede Gogol, Gonçarov ve Dostoyevski gibi deli dahilerle de tanışınca hayatı kökten değişecektir.

Oyunlarla yaşayan bir insan için, gerçeklik bir işkence alanıdır. Sınırlarını bilmediği ve her daim aştığı için, mutlak bir ızdıraba mahkumdur. Başkalarının hayatları ve yaşayışları, her daim muammadır onun için. Bunu çözme çabası ve yaşama yabancılaşmışlığı, onu sonsuz bir kaosun içine sürükler.

Tehlikeli Oyunların başladığı yer de burasıdır. Kalabalıklarda kimliğini yitirmiş kişi, yeniden kazanmanın ince hesaplarını yapar. Sinsice planlar ve entrikalar. Fakat insan anlamasa da, sırf aidiyet ihtiyacından kendini bir role ve şekle büründürür. Oyunların içeriği ise, rolünün kalıbına, keyfine göre hükmetmektir. Ulvi amaçları ve idealleri vardır en nihayetinde.

Oysa, yürüyeceği yolu bilmez aslında. Öylece havaya bakarak, ilerler sadece. Ve neticede önüne engeller çıkıverir. Engellerin onu bu denli zorlamasının sebebi de, engellere rağmen hala ideallerinden ödün vermemesidir.  Bu süreç öylesine yıpratıcıdır ki, tutunamaz hiç bir insana ve zamana. Savrulur gider tarihin tozlu raflarında bir başına. 
Ve döner der ki onlara;

Canım insanlar! sonunda bana, bunu da yaptınız.


25 Nisan 2017 Salı

Denemeler - 6



-I-


Konuşuldukça unutulan şeylerden biri de yalnızlığın kendisi olmuş durumda. Yara kaşındıkça akan irin iyileştirmiyor hatta daha da hasta ediyor. Yalnızlık da diğer tüm kelimeler gibi, obur çağın müsrif insanları tarafından çöplüğe süpürülüyor. Nitelik kaybediyor ve niceliği üzerinden laf salatası yapılıyor. ‘Yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir’ sözünden amaçsız bir bulunma halinin yoksunluğunu ifade biçimine dönüşüyor. Kelimelerin anlamlarını böylece kaybettiği bir dünyada, dile dökülen hangi duygu ya da düşüncenin hükmü olur? Sevgi, saygı, sadakat veya hoşgörü, şekilci bir güruhun atıştırdığı çerezlerdir sadece.



-II-


Boş bir odada ve loş bir ışığın nazarında oturup, dışarıda amaçsızca gezinen insanları izliyorsak eğer senin şiir vaktin gelmiş demektir. Gece örtüsünü düşleriyle yıkar ve aklının surlarına asar. Şiiri şair, şairi ise yalnızlık ve yalanlar doğurur. Yalnızlık insanın kendisine mektup yazmasıdır, mührünü de kanıyla vurur. Sessizlikte söylenen tüm sözler, insana kimi zaman duvarda izler bırakacakmış gibi hissettirir. Ayın şavkı vurdu mu yüzüne, boyası akıp  sanki geriye
sadece sözcükler kalacak.


-III-

Yalnızlığı anlatayım size, beni iyi dinleyin. Asıl yalnızlar, ‘yalnızım’ diyenlerdir sanmayın. 
Anlatamamak değildir onun yoksunluğunu yaşadığı. Anlatmak ile anlaşılmak arasında sıkışmaktır aklında kımıldanan kurtlara sebep. Yalnızlaşır insan elbet ama kalabalıklar içindedir onun yalnızlığı. Yalınlaşmaktır yani bir nevi. Çünkü birbirine benzer tüm yalanlar tıpkı insanlar gibi. Çünkü insanlar yalanlarıyla yaşamaya alıştılar. Bizler ise yalnızlaştık ve insan yeterince yalnız kalınca, yalnızlığıyla bir şeyler paylaşmaya başlar.


-IV-


Kelimelerle raks edercesine dolaşan bu mısralarda ki yaşam izlerimdir. Silinmez izler bırakmaya yelteniyorum. Ay ışığı ve yakamoz, penceremde buğulanır onun bakışları. Ah o yüreğimden çalıp götürdüğün umut mudur? Saklama gözlerini ölüm bizi bekler, ah o ardında bıraktığın yaşlar sevginden arda kalanlar mıdır? Biz bir bütün müyüz, parçalandığımız yerlerden birbirimizi bulacak mıyız? Kırıldıkça, yaralarımızı onaracak mıyız? Bedenimiz bir kalabalıkta süzülüyor olabilir lakin Kafka’dan beri yalnızlığımız insanlarla kuşatılmadı mı sence de?

Anlatmak kolaydır, anlaşılamamaksa dehanın bitimsiz lanetidir…



25 Mart 2016 Cuma

Yalnız Bir Adam: Franz Kafka

Franz Kafka (3 Temmuz 1883 - 3 Haziran 1924)


İlk Çocukluk ve Gençlik

Franz Kafka; James Joyce ve Marcel Proust ile modernizmin üç büyük temsilcisinden biri kabul edilen ve kimsenin görmediğine tanıklık eden gözleriyle dünya edebiyatına çağ atlatan yalnız adam. 

3 Temmuz 1883 tarihinde taşralı Çek proletaryasından gelip zenginleşmiş ufak moda eşyalar satan tüccar bir baba ile aydın bir Alman Yahudi'si olan annenin ilk çocuğu olarak Prag‘da doğar. Altı kardeşin en büyüğü idi. Georg ve Heinrich adlı iki erkek kardeşi Franz henüz altı yaşına gelmeden ölmüşlerdi. Gabriele, Valerie ve Ottilie adında üç de kız kardeşi bulunmaktaydı. Bu yüzden Franz ve kardeşleri daha çok bakıcıların ve hizmetçilerin nezaretinde büyümüşlerdi. Ancak talihsiz kız kardeşleri II. Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyası‘nın organize ettiği Yahudi katliamı Holocaust‘da hayatlarını kaybederler. Yaşasaydı belki de Franz'ın kaderi de aynı olacaktı....



Babası Hermann Kafka, güçlü karaktere sahip bir iş adamıydı. Hermann Kafka henüz çocukken, tüccar olan babasının mallarını çevredeki köylere dağıtmaktaydı; ardından seyahat temsilcisi olarak çalıştı ve sonrasında Prag’da kendi bujiteri dükkânını açtı. 


Hermann Kafka


Anne Julie ise eşinden daha fazla kültürel birikime sahipti ve günlük bazen on iki saate kadar çalıştığı kocasının işinde önemli ölçüde söz sahibiydi. Julie ve Hermann, hafta içi bütün zamanını iş yerinde harcamaktaydı. Bu yüzden Kafka ve kardeşleri daha çok bakıcıların ve hizmetçilerin nezaretinde büyümüşlerdi. 


Julie Kafka

Kafka kötü bir çocukluk dönemi geçirir, özellikle de babasıyla hiç anlaşamaz; zira babasının Kafka’nın üzerinde sürekli bir baskısı söz konusuydu, bu durum çocukluk yıllarından öğrenim hayatına kadar devam eder. Annesi Julie ise babasının değer yargılarını ve düşüncelerini çoktan kabullenmişti, zaten bu yargıları değiştirebilecek güce de sahip değildi. Franz gençken, babasından kesinlikle korkmuyordu, fakat babasına her zaman mesafeli yaklaşıyor ve ona karşı içinde nefretten başka bir duygu beslemiyordu.




Kafka'nın babasıyla ilişkisi tüm ilişkilerine ve eserlerine bir temel oluşturur. İnsanın, çarkların nasıl işlediği anlaşılamayan ve amacının benimsenmediği bu toplumsal ve siyasal düzenek içerisinde; peşin bir suçluluk duygusu taşıması kaçınılmazdır. Dillerin anlaşılmaz olduğu, davranışların ise belli kalıplara sıkışıp kaldığı insan ilişkilerinde, tamamen aynı olan hareketler ve aynı kelimeler tekrarlanırken, Kafka daha o zamanlar kitle iletişim araçlarının oluşturduğu evrende hakim olacak iletişimsizliği sezmiştir. 

Babasına yazdığı 100 sayfalık Babaya Mektup; hiçbir zaman adresine ulaşamayacaktır. Bu mektup; Kafka’nın babasını hem küçümsediğinin hem de ona hayranlık duyduğunun belgesidir. Dava’nın son kelimelerini, yine bu kaybedilmiş baba oğul ilişkisinden yola çıkarak yazacak, babasına ve kendisine duyduğu güveni kaybettiğini;“…sanki utanç onun ardından da varlığını sürdürecekti” cümlesiyle ifade edecekti. Dönüşüm’ün kahramanı Gregor Samsa ise üç şeye karşı çıkmaktadır: baba otoritesinin baskısına, duygusal yaşamın yok olmasına ve ekonomik sömürüye.  

"Asker selamı vermeyi ve asker gibi yürümeyi becerdiğim zaman desteklerdin beni, ama ben geleceğin askeri değildim ya da iştahla yemek yiyebildiğim, hatta yanı sıra bir bira da içebildiğim zaman desteklerdin ya da anlamadığım şarkıları tekrar edebildiğim veya senin en sevdiğin lafları senin peşinden geveleyebildiğim zaman, ama bunların hiçbiri benim geleceğimin bir parçası değildi. Ve aslında bugün bile, herhangi bir konuda, ucu ancak sana da dokunuyorsa, zedelediğim veya benim şahsında zedelenen (Örneğin Pepa beni azarladığı zaman) senin onurunsa destekliyorsun beni. O zaman destekleniyorum, bana değerim hatırlatılıyor, yapmaya hakkım olan hamlelere dikkatim çekiliyor ve Pepa mutlak bir biçimde mahkûm ediliyor. Ama şimdiki yaşımda artık desteğine neredeyse hiç ihtiyaç duymadığımı bir kenara bıraksak bile, ancak öncelikle söz konusu olan ben değilsem, gelen desteğin bana ne faydası olacak?" (Babaya Mektup)

Edebiyat tarihçileri  Kafka’nın huzursuz, çekingen, alıngan, iletişim kurmakta güçlük çeken duygulu kişiliğini, Yahudi asıllı, Almanca konuşan bir Çek oluşuna; bu sosyal ve kültürel çevrede yaşadığı yabancılaşmaya bağlarlar. Aile Prag’daki Alman topluluğuyla kaynaşmaya çalışmış, Kafka’nın üç kız kardeşi Alman okullarına gitmiş, Kafka ise Almanca’yı anadili olarak kullanmıştır. Almanca ilk dili olmasına karşın Çekçe’yi de iyi derecede biliyordu. Daha sonraları Fransız diline ve kültürüne merak sardı. Fransız yazarlardan Flaubert, okumaktan en çok zevk aldığı yazardı.

Nobel ödüllü yazar Vladimir Nabokov'a göre Kafka, edebi açıdan en fazla Flaubert’ten etkilenmiştir; bilhassa onun yazın stilinden oldukça sık yararlanmıştır. “Özellikle hukuk ve doğa bilimleri için kullandığı kavramları almış, onlara kuşkusuz ironik bir doğruluk yüklemiş, bunu yaparken kendi kişisel duygularını katmamıştır, aynı stile Flaubert’in eserlerinde de rastlanmaktadır“. (Nabokov, Die Kunst des Lesens, Fischer TB, S. 320). 

Kafka lise yıllarından itibaren yoğun bir şekilde Friedrich Nietzche ile ilgilenmiştir. Özellikle de Nietzsche’nin “Also sprach Zarathustra”(Böyle Buyurdu Zerdüşt) eseri Kafka’yı büyülemiştir. Kafka ayrıca kendine yaşam paraleli olarak filozof Kierkegaard’'ı görmektedir: 

“O beni bir arkadaş gibi doğruluyor."

1908’in Aralık ayında yazdığı bir mektubunda ise şöyle der: “Başka şekilde biz sinemacı uğruna kendimizi nasıl hayatta tutabilirdik ki?"  

Bunu 1909 yılında sinemada âşık olduğu ikinci aşkı Julie Wohryzek’'e yazmıştır. Fakat Kafka’nın filmlerden pek de etkilendiği söylenemez; yazılarında uygun ifadeler eksiktir, bu yüzden birçok kez metinlerini bizzat yeniden yapılandırmıştır. Hikâyelerinde film konularını inceleyip üzerinde kafa yorduğu farklı karakterler yaratmıştır. Konu, komik resimlerin birbiri ardına sıralanmasıyla oluşur ve abartılıdır; burada edebi yoğunluk kendini sözlü olarak gösterir. Kafka’nın hikâyelerindeki film her zaman o anı konu alır: büyük şehirdeki trafiğin ritmi, korkunun dışa vurumu gibi. Bu tür figürlere özellikle Kayıp romanında rastlanır.

Julie Wohryzek

Çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. Ailesinin Prag’daki Alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunda Alman okullarında okudu. 1889 yılında Fleischmark’ta Deutsche Knabenschule’ye gitti. Burada okurken en çok etkilendiği insanlar Fransız mürebbiye Bailly ve kahya Marie Werner oldu. 1893 yılında öğrenim görmeye başladığı Avusturya Lisesi, yalnızlığına kaçması ve içine kapanmasında büyük etken oldu. Kafka’nın din eğitimi yılda birkaç defa babasıyla gittiği sinagogda veriliyordu. 1893’te Altstadter Deutsche Gymnasium’a devam etti. Tutucu bir öğretim veren bu lise onun münzevi yalnızlığını daha da arttırdı. O yıllarda ilişki kurduğu tek insan sınıf arkadaşı olan Oskar Pollak’tır. Lise eğitimini 1901 yılında başarıyla tamamladıktan sonra Kafka, annesi ve babası tarafından Norderney ve Helgoland’a birer seyahatle ödüllendirildi. Kafka daha sonraları da despot babasının istediği gibi bir yaşam sürdürdü. Bu onun kaderiydi ve bu kader onun birçok eserine de yansıdı. Kendi kararlarını verebildiği bir yaşamdan sonra, dışarıya olan yönelimi Dönüşüm adlı eserinde olduğu gibi diğer eserlerine de açıkça yansımıştır. 

1901 yılında Altstädter Gymnasium Lisesi’ni bitirdikten sonra Prag’daki Karl Ferdinand Üniversitesi‘nde kimya eğitimi almaya başladı. İki ay içinde bölüm değiştirip 1901’de Prag Üniversitesi Hukuk Fakültesi’de girdi ama ilgisini fazlasıyla çeken Alman Edebiyatını öğrenmek için bu bölümün derslerine de devam ediyordu. Buradaki dersleri arasında Alman Edebiyatı ve Sanat Tarihi derslerini de takip etmeye başladı. Eğitimi sırasında öğrenci kulüplerinde okuma günleri düzenliyordu. Öğrenciliğin ilk yılında sonradan çok yakın arkadaşı olan Max Brod ve gazeteci Felix Weltsch ile tanıştı. İlk eseri olan Bir Savaşın Tasviri adlı öyküsünü bu yıllarda kaleme aldı. Brod sayesinde Felix Qeltsch, Oskar Baum, Gustav Janouch ve Franz Werfel gibi edebiyatçılarla tanıştı. Beş yıllık hukuk eğitiminden sonra Albert Weber’in yanında ücretsiz hukuk stajı yapma şansını buldu ve ceza hukuku alanında ilerleme kararı aldı.


Max Brod

Franz Kafka 1907’de o dönemde çok ünlü olan “Assicurazioni Generali” adlı İtalyan bir sigorta şirketinde çalışmaya başladı. 1908–1912 yılları arasında siyasal ve toplumsal olaylara ilgi duymaya, sık sık önemli Çek siyaset adamlarının toplantılarına gitmeye başlamıştı. Yahudilikle ilgilenip İbranice öğrenmeye de bu yıllarda yöneldi. Max Brod ile birlikte Riva, Paris, Weimar ve İtalya gezileri yaptı. 1912 ile 1919 arasında Felice Bauer ile üç kez nişanlanmasına rağmen, onunla evlenemedi. Bu ilişkiden geriye 500’ün üstünde mektup kaldı. Bu mektuplar Kafka’nın ölümünden uzun yıllar sonra ilk kez Felice’ye Mektuplar adıyla 1967 yılında yayımlandı.



Felice Bauer ile Franz Kafka

Aynı yıl Amerika adlı eserinin ön taslaklarını, sonra da ilk yedi bölümünü yazdı ama bu eseri tamamlamaya ömrü yetmedi ve ölümünden üç yıl sonra arkadaşı Max Brod tarafından yayınlandı. 

Amerika

Kendini sürekli yorgun hisseden Franz Kafka 1913’de Riva’daki bir sanatoryuma gitti. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte çocuklarını da yanına alan kız kardeşi baba evine gelince Kafka bu evi terk etmek zorunda kaldı. Bu tarihten itibaren edebiyat çalışmaları açısından verimli bir döneme girmiş oldu.

1914 yılında Felice ile ikinci kez nişanı bozduğunda Der Prozess(Dava)'i yazmaktaydı. Yine aynı yıl Ceza Sömürgesi adlı kitabını da kaleme aldı. Dava, yazılışından sonra dünya sahnesine çıkan, yurttaşlık haklarının askıya alındığı, bir sivil itaatsizlik imasının dahi zulümle karşılandığı totaliter rejimlere dair bir öngörü ve eleştiri olarak yorumlanır çoğunlukla. Nazi Almanya'sına dair bir "önsezi" barındırdığı dahi söylenebilir. Erişilmez bir otorite tarafından yöneltilen ve ne olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir suçlamayla karşı karşıya kalan Josef K'nın davasında, mahkemeye dinsel ya da metafizik bir otorite de atfedebilir. (Tanıtım Bülteninden)

Dava

I. Dünya Savaşı başlamış ancak zayıf bünyesi nedeniyle askere alınmamıştı. Öte yandan yazar olarak tanınmaya başlamıştı. 1915‘te Carl Sternheim kendisine verilen Fontane Ödülünün Kafka’ya aktarılmasını istedi. Yine 1915'te yazımına yıllar evvel başladığı Die Verwandlung(Dönüşüm) adlı romanını yayımladı. Romanın kahramanı Gregor Samsa, babasının iflas etmesi sonucunda yıkıma uğrayan ailesine yardım etmektedir. Karabasanlarla dolu bir gecenin sonunda dev bir hamam böceğine dönüşen Samsa, aile bireyleri için bir tiksinme ve utanç kaynağı haline gelir; insan gibi hissetmeyi ve düşünmeyi sürdürse de odasına hapsedilir. Nihayet, bir gece kız kardeşinin çaldığı kemanın sesine kapılarak saklandığı delikten çıkar, ailesinin arasına katılmaya çalışır, fakat oradan dövülüp kovulduktan sonra bir köşede ölüp gider. Kalıntılarının hizmetçi tarafından sanki bir çöp yığınıymışçasına süpürülüp atılmasıyla sona eren Dönüşüm, Kafka’nın hissettiği ümitsizlik, işe yaramama ve aile bireyleri tarafından küçümsenme duygusuna açıklık getirmektedir. Böcek Samsa, bir süre utanç dolu ve anlamsız bir yaşam sürdükten sonra pis ve yalnız bir şekilde ölür. Kafka bu tür bir ölümün kendisi için de olası bir son olduğuna inanır.  


Dönüşüm

Das Schloss(Şato) isimli romanını kaleme almaya başlayan Kafka, 1917'de kanlı öksürüklerle başlayan hastalığın verem olduğunu öğrenir ama yazın hayatına ara vermeden devam eder. Hastalığını nişanlısından ayrılmasının psikolojik etkisi olarak yorumluyordu. 1919 yılında geçirdiği ağır gripten dolayı hastaneye kaldırılır. Şato adlı roman diğer pek çok eseri gibi ölümünün ardından yayımlanır. 

Roman, sert bir bürokrasi eleştirisi içermektedir. Bürokrasi çarklarının arasında kalarak ezilen "öteki"nin hikayesini anlatır. Kadastrocu K., bir köyden gelen telgrafla görevini devralmak üzere yola çıkar. Fakat vardığında aslında burada olmaması gerektiğini, yapılan bir hata sonucu oraya geldiğini anlar ve devamında olaylar bu bağlamda şekillenmeye başlar. Ulaşılmaz şato imgesi ve hissettirdiği çaresizlik Kafka'nın iç dünyasına dair önemli ipuçları vermektedir. İplerle kuşatılmış ve başkalarının direktiflerle yaşayan bir kuklanın bu tekdüzelikten kaçma çabasını kendine has üslubuyla dillendirir.

Şato

1920 yılında hayatına giren dört kadın arasında en ciddi ilişki yaşadığı Milena Jesenska ile tanışır. Milena, Kafka’nın Almanca yazdığı eserleri Çek diline çevirmek için izin isterken tanışırlar. Milena’yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başlar, daha sonra tutkulu bir aşka dönüşür. Fakat Milena, Ernst Pollak isimli bir yazarla evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka’yı derin acılara sürükler.


Milena'ya Mektuplar

Milena ile birkaç kez  Prag ve Viyana’da sadece iki defa buluşurlar. Milena ile Kafka iki yıl mektuplaşırlar ve sonra bu mektup aşkı sonlanır. Milena, Kafka'nın ona yazdığı bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas‘a verir ve kendisi 17 Mayıs 1944‘te Almanya‘da toplama kampında ölür.  Daha sonraki yıllarda Milena’ya Mektuplar adıyla yayınlanarak ölümsüzleştirilmiştirler bu mektuplar.


O yazışmalardan birkaç örnek vermeliyim:

"Ah Milena! Denize düşmüşüz sanki, elimizde olmadan oradan oraya sürükleniyoruz. Boğulmuyorsak, bu da kötülük olsun diyedir."

 "Seni seviyorum işte, budala. Deniz dibindeki çakıl taşı nasıl sevilip sarmalanır, ona bağlanılırsa ben de sana öyle bağlıyım."

 "Yanımda yürüyordun, bir düşünsene, yanımdaydın!"


Kafka, sağlığı kötüye gitmeye başlayınca 1922‘de emekliliğini ister.  1923‘de ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya yoğunlaşmak için Berlin‘e taşınır. Bu dönemde Şato'yu yazmaya da devam eder. Ayrıca Dora Diamant adlı 20 yaşında bir kızla iki yıllık kısa bir mutluluk yaşar. 

Gırtlağına kadar ilerleyen kanser yüzünden artık konuşma yetisini de kaybetmiştir. Hastalığı çok ilerlediği için cerrahi müdahale de yapılamaz.  Ömrünün son 6 haftasını Avusturya'da bir sanatoryumda geçirir ve 3 Haziran 1924 tarihinde hayata gözlerini yumar. Kendisinden sonra ölen annesini ve babasını da -dalga geçer gibi- Kafka’nın gömüldüğü mezara defnederler. Yani Kafka öldükten sonra bile kurtulamamıştır babasından. Ölümünden sonra adına Prag'da müze açılmış, sayısız konferans düzenlenmiştir. 

Eserleri 

Yaşadığı Dönemde Yayımlanan Eserleri 

1909: Ein Damenbrevier
1909: Gespräch mit dem Beter (Dua Eden Adamla Sohbet)
1909: Gespräch mit dem Betrunkenen (Serhoşlarla Sohbet)
1909: Die Aeroplane in Brescia (Brescia’daki Uçaklar)
1912: Großer Lärm (Büyük Gürültü)
1913: Betrachtung (Gözlem)
1913: Das Urteil (Yargı)
1913: Der Heizer (Ateşçi) Amerika olarak bilinen romanın ilk bölümü
1915: Die Verwandlung (Dönüşüm)
1915: Vor dem Gesetz (Yasanın Önünde) Dava adlı romanın bir bölümü
1918: Der Mord (Cinayet); Kardeş Katili öyküsünün ilk hali (1919)
1918: Ein Landarzt (Bir Köy Hekimi) 13 öyküden oluşan bir kitap; aralarında On Bir Oğul ve Bir Akademiye Rapor öyküleri de bulunmaktadır
1919: In der Strafkolonie (Ceza Kolonisi)
1921: Der Kübelreiter
1924: Ein Hungerkünstler (Açlık Sanatçısı)


Ölümünden Sonra Yayımlanan Eserleri 

1904 – 1905: Beschreibung eines Kampfes (Bir Savaşın Tasfiri)
1907 - 1908: Hochzeitsvorbereitungen auf dem Lande (Taşrada Düğün Hazırlıkları)
1914: Erinnerungen an die Kaldabahn (Kaldabahn Hatıraları)
1914 – 1915: Der Dorfschullehrer (Köy Öğretmeni)
1915: Blumfeld, ein älterer Junggeselle
1916 – 1917: Der Gruftwächter
1916 - 1917: Die Brücke (Köprü) Brod’un Başlığı
1917: Eine Kreuzung
1917: Der Schlag ans Hoftor (Çiftlik Kapısına Vuruş) Brod’un Başlığı
1917: Der Jäger Gracchus (Avcı Gracchus) Brod’un Başlığı
1917: Beim Bau der Chinesischen Mauer (Çin Seddi’nin İnşaasında)
1917: Eine alltägliche Verwirrung Brod’un Başlığı
1917: Der Nachbar (Komşu) Brod’un Başlığı
1919: Brief an den Vater (Babaya Mektup)
1920: Heimkehr Brod’un Başlığı
1920: Die Abweisung (Geri Çevrilme)
1920: Zur Frage der Gesetze (Yasalar Sorunu Üzerine)
1920: Das Stadtwappen (Kent Arması) Brod’un Başlığı
1920: Kleine Fabel (Küçük Fabl) Brod’un Başlığı
1920: Die Truppenaushebung
1922: Forschungen eines Hundes (Bir Köpeğin Araştırmaları) Brod’un Başlığı
1922: Das Ehepaar
1922: Der Aufbruch (Gezinti)
1922: Gibs auf Brod’un Başlığı
1923 – 1924: Der Bau Brod’un Başlığı
1925: Der Prozess (Dava)
1926: Das Schloss (Şato)
1927: Der Verschollene (Amerika) İlk olarak 1912 yılında Kayıp olarak tasarlandı, fakat Brod tarafından Amerika olarak yayımlandı.

Eserlerinin Yayınlanış Süreci Ve Sonrası

Yaşadığı dönemde Kafka, geniş çevrelerce pek fazla tanınmıyordu. Kafka eğer yazdığı kısa metinlerin dışındaki eserlerin de yayımlanmasına izin verseydi, bu durum belki daha farklı olabilirdi. Kafka ne kendi eserlerine ne de yazarlığına güveniyordu; bu güvensizlik öyle boyutlara ulaşmıştı ki, en yakın arkadaşı ve vasiyetini bıraktığı Max Brod’a yayımlamadığı eserlerini (bunlara bütün romanları da dâhildir) yakıp yok etmesini vasiyet etmiştir. 29 Kasım 1922’de araştırmalar sonucunda bulunan belgede, Kafka’nın şöyle belirttiğini görüyoruz: “Ortaya koyduğum bütün eserlerden sadece şu belirttiklerim geçerlidir. Yargı, Ateşçi, Dönüşüm, Ceza Kolonisi, Köy Hekimi; hikâyelerimden ise: Açlık Sanatı. (Gözlem’in bir örneğinin kalmasını istiyorum, kimse bu hikâyeyi yok etme zahmetini çekmesin, fakat onun yeni basımının olmasını da istemiyorum.) Bu belirttiğim beş kitabın ve hikâyenin geçerli olduğunu söylemem kesinlikle onların yeniden basılıp, yayımlanması anlamına gelmesin; aksine ben bu eserlerin hepsinin yakılıp yok edilmesinden yanayım. Eğer bu kitaplara ulaşmak isteyenler varsa onlara da engel olamam.“

Kafka ölümünden önce arkadaşına müsveddelerinin büyük bölümünü ortadan kaldırması için adeta yalvarmıştı. Fakat Brod, Kafka’nın vasiyetine rağmen, Kafka’nın birçok eserini ölümünden sonra yayımladı. Alman ordularının Prag’a girmelerinden kısa bir süre önce, 1939 yılında Brod, Kafka’nın müsveddelerini İsrail’e kaçırmayı başardı. 1945’de bu müsveddeleri sekreteri Ilse Ester Hoffe'ye gönderdi ve aynen şöyle yazıyordu notunda: Sevgili Hester, 1945 yılında sana Kafka’nın bana ait olan bütün el yazmanlarını ve mektuplarını gönderdim.“

Hoffe bu müsveddelerden bazılarını satın aldı, satın aldığı eserler arasında mektuplar, posta kartları, Bir Savaşın Tasviri eserinin el yazması ve Yargı” romanının el yazması bulunuyordu, bu eser 1988 yılında 3,5 milyon marka Londra’daki bir edebiyat arşivine kaldırılmıştır. Diğer el yazmalarını ise Hoffe, kızları Eva ve Ruth Hoffe'ye göndermiştir.Bugün de Brod'un verdiği kararın doğru olduğu su götürmez bir gerçektir. Yapıtlarının bir bölümünü de Kafka yaşadığı dönemde bizzat yok etmiştir. Kafka ancak 2. Dünya Savaşından sonra dünyaca üne kavuşabilmiştir, önce A.B.D. ve Fransa’da, 50’li yıllarda ise Almanca konuşulan bölgelerde ünlenmiştir. 1963 yılında Prag’daki Liblice şatosunda ağırlıklı konusu yabancılaşma olan, Kafka üzerine uluslararası bir konferans düzenlenmiştir.

 Eserlerine Eleştiriler
  
Kafka’nın yapıtlarını konu ve biçim açısından edebiyat tarihinin belirli bir akımı içine yerleştirmek oldukça zordur. Dışavurumcularla benzerlik göstermekle birlikte bu akıma karşı olan çekimserliğini son anlarına kadar korumuş, hiçbir dışavurumcu topluluk içerisine girmemiştir. Yapıtlarının büyük bölümü ölümünden sonra yayınlandığı için savaş sonrası yazarlarla birlikte değerlendirilen Kafka, özgün bir üslup geliştirdiği hikaye ve romanlarında sık sık bürokrasiyi, geç burjuva dönemi insanının yalnızlığını, güçsüzlüğünü, kendi kendine yabancılaşmasını, iletişimsizliğini ve boyun eğmişliğini ele alan Kafka’nın özgünlüğü, iç sıkıntısının artışını ruhbilimsel çözümlemelerle değil, gerçeği beklenmedik bir açıklamayla aydınlatarak, somut nesneleri ve gündelik ilişkileri fizik ötesi kuşkunun bir göstergesi biçiminde ele alarak çağrıştırmasından kaynaklanır.

Kafka’nın yapıtları, yalnızca insanlık durumunun genel ve örnek bir görünümünü veren “düşkırıklığıyla son bulmuş bir tasarı” olarak değerlendirilemez. O’nun öyküleri, romanları ve güncesi aynı zamanda bir korku, sıkıntı, dehşet dünyasının yaratılmasıdır.

Görünümleriyle güven verici olan insanların ve nesnelerin oluşturduğu gündelik dünya, Kafka’da, gerçek sandığı dünyanın bir kabusa dönüştüğünü gören, korkuya kapılmış bir kahramanın gözleri önünde gizemli tehditlerle, anlaşılması güç güvensizliklerle dolar.  Çevreye yabancılaşma duygusunu ilk kez, hukuk danışmanı olarak çalıştığı sigorta şirketinde büro danışmanlığından sıkıldığı, kendini sigorta şirketine yabancı görmeye başladığı yıllarda kaleme aldığı Taşrada Düğün Hazırlıkları adlı eserinde işlemiştir. Hikayenin kahramanı Raban, iş yaşamının sorumlulukları altında ezilir, sevgi görememekten ve dost bulamamaktan yakınır.

İnsanın çevreye yabancılaşmasını gözler önüne seren ikinci yapıtı, bir sabah yatağından böcek olarak uyanan ve böcek olmakla alışageldiği şeylerden kopup yepyeni bir konuma giren Samsa’yı anlatığı Değişim'dir.* Bu hikayeden beş yıl sonra yazdığı Bir Akademiye Rapor’da ise insan kimliğine sahip olduktan sonra geriye dönerek maymun kimliğine bürünemeyen bir maymunun yaşamını anlatır. Kafka’nın üç büyük romanından biri olan Amerika öbür iki romanının tersine karamsar olmayan, mutlu bir hava yansıtır. İlk kez 1912’de taslakları, sonra da ilk yedi bölümü yazılan romanın birinci bölümü Kafka’nın yaşadığı yıllarda Yitik(Kayıp) adıyla basıldıysa da tamamlanamayan romanın diğer bölümleri, yazarın ölümünden sonra Amerika adıyla Max Brod tarafından yayınlatılmıştır.

Olay örgüsü arasında sıkı bağ bulunmayan bir dizi sahnenin ard arda dizilmesiyle oluşan Dava adlı romanın ana temasını savaş oluşturur. Tüm roman, anımsadığı bir suçu olmamasına karşın, bir sabah tanımadığı kişilerce durup dururken tutuklanan K.’nın kedini savunma çabasıyla geçer. Romanın özü, sonda yer alan ve tek başına da yayınlanmış olan Kanun Önünde adlı hikayede belirir. Daha daha sonraki yıllarda Andre Gide ve Jean Louis Barrault tarafından tiyatroya uyarlanmıştır. Aynı yıl yazdığı Ceza Sömürgesi adlı öyküsü suç durumunu işlemesi açısından yine Dava ile ilişkilendirilir.

*Farklı yayınevleri farklı isimlerle yayımlamışlardır. Örneğin 1955 yılında ilk kez Vedat Günyol tarafından Türkçe'ye çevrildiğinde ismi Değişim olarak verilmiştir. Fakat 80'lerde yapılan çevirilerde Die Verwandlug tabirini Dönüşüm kelimesini daha yakın bir anlam taşıdığı savı ortaya atılır. Değişim ile dönüşümün farkının kişinin var olan farklılaşmaya dair algısına bağlı olduğu söylenebilir. Kişi derinden ve farkında olmadan bir farklılaşma yaşıyorsa, buna değişim yerine dönüşüm demek daha doğrudur denilmiştir. Ayrıntılı bilgi için; (https://kitapeki.com/ahmet-cemal-ve-franz-kafkanin-donusumu/) 

Eserlerinden Alıntılar

“Doğru yol gergin bir ip boyunca ilerler; yükseğe değil, yerin az üzerine çekilmiştir ip. Üzerinde ilerlemekten çok insanı çelmelemek için çekilmiş gibidir.”

“Özgür ve yeryüzünde kendini güvende duyumsayan bir yurttaştır 0, dünyanın her yerine erişmesini sağlayacak uzunlukta bir zincire bağlıdır çünkü nedir, hiçbir şeyin onu yeryüzünün sınırlanandan öteye sürüklemesine izin vermeyecek uzunluktadır zincir. Fakat aynı anda, özgür ve gökyüzünde kendini güvenlikte duyumsayan bir yurttaştır 0, çünkü ilkinin benzeri, göksel bir zincire de bağlıdır. Yeryüzüne inmeye çalışınca göksel zincirin tasması asılı tutar onu, gökyüzüne çıkmaya mı kalkıştı, bu kez yeryüzü zinciri tutar. Ne var, tüm bunlara rağmen, elinde tüm olanaklar vardır ve 0, bunun ayırdındadır; giderek bu zincirlenişi, zincirle ilk tanışmasındaki hatasına bağlamayı yadsır.”

“Yok, edilmez bir tek şeydir; her insan tek başına bu yok edilmezdir; beri yandan, bütün insanlarda ortak özelliktir yok edilmez; dolayısıyla, insanları birbirine bağlayan eşsiz bir bağ bulunmaktadır.”

“Bir noktadan sonra vazgeçmek olanaksızdır. Erişilmesi gereken nokta da, orasıdır.”

“Bir elma, bir diğerinden değişik görünümlere sahip olabilir: Kafasını uzatıp masanın üzerindeki elmayı görmeye çalışan çocuğun görüşü ve bunun yanında, hiç sakınmasız, elmayı yanındakine verebilen evin efendisinin ki.”

“Siperler sonsuz olsa da kurtuluş yolu tektir. Yinede kurtuluş olasılıkları siper sayısı denli çoktur.”

“Kötü davranmak bizden istenir; iyi davranmak ise, zaten içimizdedir.”

“İyi, bir yanıyla rahatsız edicidir.

“Var olan sahip oluş değildir, sadece oluş, nefesini teslim etmeyi, boğulup gitmeyi uman oluştur.”

“Sahip olabildiklerin var, ne yazık ki, kendi varlığın yok iddiasına savunma olarak titriyorsun ve yüreğin atıp duruyor sadece.”

“Yol sonsuzdur, ne kısaltabilir ne de uzunluğuna yeni metreler ekleyebilirsiniz, yine de herkes çocuk kadar elini kullanarak ölçmeye çalışır onu. ”İlerlemen gereken yol, gerçekten de bu karış kadardır, senin hakkındır bu.”

“İlerleme düşüncesine inanmak, gerçekten ilerlendiğine inanmayı gerektirmez. İnanabilmek için yetersiz olurdu bu.”

“Olgular evreninin dışındaki şeyler için, dil ancak ima edebilir, nedir, az çok kesinlik taşımasa bile, asla kıyas yapamaz; çünkü, dil, olgular evreninde kaldığı sürece, mülkiyet ilişkilerini anlatır sadece.”

“Sanat, Gerçek’in gözümüzü almasıdır: Geriye kaçan hilkat garibesi maskelere düşen ışıktır gerçek, ondan ötesi değil.”

“Ruh, payanda olmaktan kurtulunca özgürleşebilir ancak.”

“Yanıltmaktan başka bir şey bilebilmen mümkün mü? Yanıltma ortadan kaldırılsa da, geri dönüp o noktaya bir kez daha bakmamalısın, bakarsan bir tuz sütununa dönersin.”

“Evden çıkman, uzaklaşman gereksiz. Masanda otur ve söyleyeceklerimi dinle. Dinlemesen de olur, beklemen yeterli.”

Ve son olarak, ruhbilim.”

Cemal Süreya'dan Kafka Şiiri 
Bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur Anadolu şiiri
Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi
 Şu son dönemecini de aşınca gecenin
Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil
Bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir
Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil
Tutsaksan ellerin sıvışır gider zincirlerinden
Ve balyozla vursalar mısralarına
Soylu bir demir sesi yükselir
Soylu büyük ve mavi bir demir sesi
Ellerim gece yatısına çağrılmış
 Ve
Telaşsız görünmeye çalışan bir Kafka gibi
Yüzüm giyotine abone


KAYNAKÇA: