18 Şubat 2018 Pazar

İnsan Neden Yaşar - 2



Hayat basittir, onu zorlaştıran bizleriz. Kurallarımız, sınırlarımız ve o lanet olası mükemmele, ulaşma hırsımız. İnsan bedeni hayatın özetidir, her daim yıkım ve yapımın sürekliliğiyle kaimdir. Dışında ve içinde ne olursa olsun, onu belirleyen iç dinamikleridir. Eğer iç dinamikler dış etkenlerin tesirinden gereğinden fazla etkileniyorsa, denge ve bütünlüğünü kaybeden sistem çöker. Geçici süreçlerin, kalıcı hasarlar vermesinin sebebi budur.


Nefes almak bu ağır yükü kaldırmak cesaretine sahip olmayanlar için, sürekli bir işkence hali. Oksijen tüm göğsü yakıyor ve yandıkça, yanmanın gerekliliğine inandırıyor. Kemiklerin kırılma, kasların patlama sesleri senfonik bir şekilde yankılanırken, bir de üstüne üstlük tam pes edecekken bırakıp gidiyor. Bunlar anıların ve çekilen acıların küçük şımarıklıkları ya da belki de ölümün imtiyazlarıdır, bilemiyorum. Dünyanın basıncıdır belki de, ciğerlerimdeki havayı sıkıştıran.


Hayatımın anlamı buydu, hâlbuki onunla konuşurken hissettiklerim narkoz gibi uyuşturur, ıslah ederdi ızdırabımı. Ama insanlardan beklentimi azaltmam gerektiğini, hayata ve yalnızlığa dair yargılarımı yıkmam gerektiğini söylerdi. Yalnızlık da bir varoluş biçimidir ve yalnızlığından öğrenirsin yaşamayı. Yine de kaçınırdım söz vermekten, çünkü söz vermek ya da büyük sözler sarf etmek, değerimi yitirmeme yol açardı sadece. Yine, büyük konuştum sanırım.


Ne çok şey istediğimi, istediklerimden uzaklaşınca fark ettim. Yolumun üzerinde zamanla silinen yüzlerin ve eşyaların yerini bilinenin aksine koca bir boşluk aldı. Geçen günler tüm düşündüklerimin, hodbin ve nikbin savaşın bir tarafsızı olduğuma ispattan ötesi olmadığını kanıtladı. Onlar ise aksine güttükleri amaçlara sonuna kadar bağlıydılar.  Tarafını seçmek ve yüce idealler uğruna acımasızca saldırmaktı tek bildikleri, saldırmak ve yok etmek. Bir düşman bulmak ve ilkel dürtüleri düzenli olarak uyarmak, işte insanı ayakta tutan bu primitif olguydu.


Çünkü sürekli uyarılan dürtüler organizmanın yapısal bütünlüğünü koruyarak, bozunum sürecini geçici de olsa durduruyordu. Antik Roma’daki gladyatör dövüşlerinden, ringlerde yürütülen boks müsabakalarına değin, şiddet isteği sürekli giderilmeyi bekliyordu. Şiddet mutlak ve mukadderdi, aklı esir alan bir bilmeceydi. Tüm mesele de, hangi tarafta olduğunla alakalıydı. Tarafını doğru seçemeyen, yediği dayaktan fazlasına alıştırmak zorundaydı kendini. Çaresizce biat etmeli ve hayati fonksiyonlarını emniyete almalıydı. Tarafını doğru seçen ise, yatakta ya da meydanda, nerede olursa olsun, aldığı hazzı en uygun seviyede tutma peşindeydi.


Oysa benim aklım, pembe düşlerle kuşanmıştır. Zihnimde saraylar inşa ettiğim ve özgürlüğü tattığım özgür topraklar boylu boyunca uzanır. İronik tecellinin ve trajik rastlantıların sınırındayım, Rabbim onu bana tebşir etmiş sanırdım. Oysa onun gözünde, hayatından sessizce geçip gidecek, davetsiz bir misafirden ibaretim. Tüm kadınlar için de öyleyim. Ağaca kazırcasına ismimi derinlerine kazımaya kıyamadığımdan, onlar beni silerler acımadan. Hâlbuki başkaları yakar, yıkar ve yok ederler ama geride bir tek kendileri kaldığı için, onlardan başkasının değeri olmaz. Değer kazanmak diye bir şey yoktur anlayacağın, diğer her şeyi değersizleştirme vardır. İnsanın kendine yabancılaşması ve kendinden uzaklaşmasının bir diğer sebebi de budur.


Tanrı misafirini kapıdan kovmak da olmaz, elbette birkaç zaman ağırlar ve ardından kapının önüne koyarlar. Çünkü konuşmaların ve konaklamaların da organik yaşam çizelgeleri vardır. Kafka’nın hayaletleri tüm enerjiyi çekip alır ve öylece ortada bırakırlar. Belki de bunlar yalnızca benim kuruntularımdır ya da E’nin yaşama dair kodlamaları. Aynada yazanı durmadan okur, sanki sesini bir nebze yükseltirse, tüm büyü bozulacakmış gibi. Olmak ya da olmamak. Bütün mesele bu mu?


The Automat by Edward Hopper(1927)

15 Şubat 2018 Perşembe

Mim Etkinliği



1-Dünyayı değiştirecek üç adım ?
Öncelikle kişinin kendisinin farkına varması lazım, ilk adım budur. İkinci olarak ise, değişimden özellikle kendisiyle ilgili değişimlerden korkmayı, çekinmeyi bırakmalıdır. Son adımda ise, yapacaklarını yapmalı ve söylediklerinin arkasında durmalıdır.

2-Dünyanın daha fazlasına ihtiyaç duyduğu şey ? 
Bence Dünya, daha fazla sevgiye ihtiyaç duyuyor. Sevgiden kastım elbette bugünün kısıtlı sosyal ilişkilerinde sarf edilen sevgi kelimesiyle alakasız. Çıkarlar ya da beklentiler olmadan, sadece duyguyu hissetmek ve merhameti içinde barındırmak gerekir. En önemli sevgi de elbette, kişinin kendisini sevmesidir. Sonuçta, bir insanı sevmeyle başlar her şey.

3-Okuduğunuz son kitap ?
Hakan Günday - Azil

4-İzlediğin son film ?
Koko

5-Değişmenizi sağlayan bir hatanız ?
Aslında tek bir hata değiştirmez diye düşünüyorum. 
Değişim sürecinde birer sapak olur hatalar ve insanı yönlendirir. 

6-Sözcükleriniz eylemlerinizle eşit midir ?
Sözcüklerin kullanımı hatta verilen sözler üzerine çok düşünürüm ve yazılarımda da değinirim. Ve Ziya Paşa'nın 'Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz' sözüne kesinlikle katılıyorum.  Çünkü ne kadar inkar etsek de, sözlerimiz illaki çelişiyor ama eylemlerimiz bizi ortaya koyuyor.

7-Gurur duyduğunuz bir başarınız ? 
İlk kez dergi yayımladığımda, babamın okurken ki ifadesi sanırım. Gururlu ve mutluydu, tabi bu durum bana da yansıdı ister istemez. 
8-Hayattaki öncelikleriniz nelerdir ? 
Hedeflerim ve ailem diye düşünüyorum. İnsan ailesi ve hedefleri olmadan yaşayamaz sanıyorum.


9-Kendinizde beğendiğiniz 5 özellik ?
Açıkçası kendime asla olumlu bakamadım. Her zaman kendimi sevmem gerektiğini düşündüm ama asla uygulayamadım. Bırakın beş özelliği tek bir özellik bile sayamadım. Kusuruma bakmayın lütfen :)


10-Geçen haftanın en güzel olayı nedir ?
Fakülte çapında düzenleyeceğim konferans için onay almayı başardım. Doğal olarak umutlu ve mutluyum :)

Beni unutmadığı için İzel Tolu'ya çok teşekkür ederim :)

İsteyen herkes mim etkinliğine katılabilir, sevgiler :)



6 Şubat 2018 Salı

İnsan Neden Yaşar? - 1




18 gün, 13 saat, 24 dakika, 35, 36, 37…
Saniyelere kadar sayıyor, sabahlara kadar çalışıyordu. Artık evi yoktu, yuvasından ayrılmış bir kuştu. Anıların, acılara kapı aralamasına dayanamamış, bir gece her şeyi bırakıp buralara gelmişti. Harabe bir evin içinde, fare sesleriyle hasbihal ederek çürümekle kendini ıslah eder haldeydi. Çünkü ona göre çürümek, insanın kaderiydi. Her gün yüzleştiği ve onunla birlik yüzsüzleştiği mutlak yazgısında, yıllar bedeni gencecik bir filizden, antik bir mabede çeviriyordu. Tüm ihtiraslı gösterişin yerini, çarpık tümceler alıyordu. Söylenen sözler, hissedilen duygular hatta olay ve olguların yorumlanışı bile bambaşka yönlere çevriliyordu. Çünkü derinlik algısı olanlar için çürüme, içten içe sinsice ilerlerdi. Kendini tanıyan ve bilen insanın, başkalarına yabancılaşması da bundandı.

Uyku neydi, doğru düzgün hatırlamıyordu. Bayılmak uyumak sayılıyorsa eğer, arada uyuyordu. Aklında dönüp duran fikirler, uykuyla barışık değildi ne yazık ki. Uyumak yeterince düşünmeyenlerin işidir diyordu, benim işim düşünmek ve tarihin akışına göre çalışmaktır. Dünya tarihini değiştiren büyük insanlar geleceği görmemişlerdir, aksine tarih nehrinin akışını takip etmiş ve bu yönde kararlar vermişlerdir. Onların başarılarının sebebi basit bir kâhin ya da müneccim işi değildir. Geçmişi tanıyarak ve doğru idrak ederek, bugünden geleceği şekillendirmektir. Yani aslında geleceği görmek değil, matematiksel bir düşün yapısına göre olasılıkları gözden geçirmektir. E'nin de aklında işte bu fikirler dönüp duruyordu.

Fakat kendisine bile itiraf edemese de, onu uykulardan ve hayattan uzaklaştıran, yaşayan bir ölüye çeviren aslında gördüğü kâbuslardı. Uykunun kollarına her yürüdüğü an, zamanın fay kırıkları arasında kayboluyordu. Hezeyanlardan bir sandalda sayrılar deryasında, ufka umutsuzca kürek çekiyordu. Kanlar içinde kapkara bedenler, koparılmış ve şekilsiz ruhların hükmünde ona eşlik ediyorlardı. Her nefesinde, içinden bir şeylerin de eksildiğini hissediyor, kararan göğün altında yok oluşu bekliyordu. Ve kıyıyı her gördüğünde,  dalgalar arasında kaybolan o tanıdık yüzü görüyordu.

Uyandı ve gördüğü yine aynı rezil dünyaydı. Göz kapaklarındaki asırlık yükü omuzlamasına acıdı. Banyoyu yılgın adımlarla buldu ve üzerindeki cenaze evinde yas tutar havaya, aynada uzun uzun baktı. Ağır ağır çürüdüğümü ve bedenimin parçalandığını hissediyorum. Yaşamak bu karanlık yolda, her şeye rağmen yürümekmiş oysa ben belirsizliğin içinde savruluyorum.  İnsan ne için yaşar, ne için tüketir nefesini? Bu biçimsiz suretin ve anlamsız devinimin içinde insanı nasıl kurtuluşa erdirir?
Sustu, söylenecek şeylerin biriktiğini hissetmesine rağmen. Fakat söylese bile neye yarayacak? İnsan anlamak istese, bunu en zor şartlarda bile başarır? Müjgan beni düşünüyor mu mesela? Son mesajında, bir daha arama demişti, acaba unuttu mu varlığımı. Tozlu bir masayı siler gibi, bir anda her şeyi hiçe saydı mı? Halbuki ben, nefret bile etsem unutamam. Bilirim suçlunun kim olduğunu ama kıyamam. Affederim hatta ve üstüne üstlük kendimi suçlarım. İnsanoğlu aşağılık, kendini sevene her türlü cefayı hak görüyor; hakir göreni ise, göklere çıkarıyor. Bu süreç karmaşıklığı bir denklem gibi, anlamak çabası anlamsız. Aklımın bakir noktalarında, siyanürle fikir araması yapıyor. Ve neticede verdiğim kararlar, yaşadığım olayları belirliyor.

Ayağa kalktı, ceketini sırtına geçirdi. Eşyalarını kontrol etmesinin ardından ise, tahta kapıyı aralayıp, sokak merdivenlerine yöneldi. Koridoru aşmak ve sokağa çıkmak, beyninde hissettiği büyük baskıyı hafifletir umudu içindeydi. Fakat düşündüğünü yaptığında, ne yazık ki umduğunu bulamadı. Güneş tepede, hava ise hummalı bir hasta gibiydi. Ceketimi almışım iyi ki!

İşte böyle gecelerde temiz hava almak için sokağa çıktığında ise -ki nadir çıkardı- etrafında parıldayan şehrin ışıklarıyla bayılacak duruma gelirdi. Şehir merkezinde kocaman hologramlar, altında gezinen yüzlerce insan.  Her icat, ihtiyaçtan doğar derdi, ilkokuldaki Fen bilgisi öğretmeni. Oysa şimdi baksan, ihtiyaçlar ve arayışların yerini neler aldı. Daha birkaç ay önce ezberinden sayamayacağı kadar eşyanın içinde, aidiyet ve varlık üzerine klasik  lakırdılarla geçiriyordu. Alelade bir akışın ortasına gömülmüş, kendini aradığı sanıyordu. Şimdi önünde uzanan bir koca şehrin bir çöplüğünde, sadeliğin içindeki zenginliği keşfediyordu.

Nehir gibi akan şu koca caddede binlerce farklı hikaye yazılmayı bekliyorken, en değersiz olanın özneleştirilmesi ihanetine iştirak etmiş olmam azap verici. Kim yazıyor bu hikayeyi, kim verdi ona kalemi? Doğru hikayeyi yazmak, doğru kareyi yakalamak ve ondan yeni hikayeler yaratmaktır. Ne yapsam boş, kendi hikayemde figüran olan ben, yoktan hikayeler var ederek avunurum. Aciz insanın tüm varlığının dayanağı da, oynadığı bu tanrıcılık oyunudur.

Uzun renkli sokakları arşınladı, onlarca insanın gölgesine karıştı, kayboldu. Yürüdü, yine yürüyecek. Ağaçlar arasında oturdu, yeniden izleyecek. Gözlerim lanetli birer çukur, göz yuvarım hayatları ve hikâyelerini yutuyor, hapsediyor. Onları, onlarla yaşamak; hayatımın hafıza kapsüllerinden birinde anı olarak kalması gibi. İleride beni izlerken, dalga geçeceklerdir elbet. Kendi varlıklarının müspet tesiri, benim dünyaya saldığım toksinleri arındıracaktır. Bunun üzerine düşünmek, bundan başka şeyleri atlamaktır. Zamanın insana ihaneti kadar, insanın kendine ihaneti de tam olarak budur.

İnsanı yalnızlığı tanımlar dedi, sarışın bir kadın yanından geçerken. Onun yalnızlığı seçilmiş ve değerini bulana açılacak bir kapı, ben ise değersizliğimi teşhirden fazlasına muktedir değilim. Bank'a oturdu ve düşünmeye, konuşmaya başladı. Herkesin bir hikâyesi olmalı ve durmadan anlatmalı. Şu köşede oturan gazi mesela. Savaşta lazer tabancasıyla kopan bacağını özlüyor mudur acaba? Yüzünde durgun bir ifade var ama mahzun değil. Sanki bir şeyleri düşünüyor da, bulamıyor gibi. Hangimiz bulabiliyoruz ki, ihtiyaçlardan ötürü geliştirilen tonla eşya neyi sunuyor? Zihnimde kurguladığım yüce planlar için, hangi küçük fedakârlıkları göze alıyorum? Birbirini yemekten obezleşenler, uzun zamandır oburluğu yaşamak sanıyor. Halbuki ben de zamanı çatışmaları televizyondan izlerdim ve şehit haberleri geldikçe hüzünlenirdim lakin bir yandan da gurur duyardım anlamsızca. İçimde asırlardır taşıdığım kalıtımsal kaybetmişlik hissini, başkalarının hayatları üzerinde oynanan kumarla örterdim. Çaresizliğin üstünü örtmek için, oynadığım oyunun bedelinin ne olduğunu anlamamsa uzun sürmedi. Savaş bittikten sonra ve askerler dönmeye başladığında, her şey değişti. O babayiğit gençlerin yerinde, beli bükülmüş ve gözlerindeki ışık sönmüş kemik yığınları geldi. Komşumuz, kardeşimiz, arkadaşımız; birer yabancıya dönüşmüşlerdi oralarda. ‘Savaşın hasarları ne izler bırakıyor’ diye ilk o zaman sordum işte. Büyük sözler söyledim ve söylediğim sözlerin enkazında kısıldım kaldım. Sözlerim, davranışlarımı ve hatta benliğimi esir aldı, oysa esarete meyilli neslim zilyon yıldır farkında bile değildir. Büyük silahlar, küçük insanların tatmin aracıdır. Ölüm ve ölüme ortak olmak, yaşama amacı haline geldi.

Hâlbuki öyle miydi? Yıllar önce nano teknoloji üzerine çalıştığı yıllarda, ölümsüzlüğü arıyordu. Deneğin beynine – ki özellikle hipotalamus bölgesine- yerleştirilecek biyonik salgı bezleriyle başlayacaktı operasyon. Bu bezlerden, vücutta antikorlar gibi düzenli salgılanacak nanobotlar üretilecekti. Bu nanobotlar deneğin bedenini hem düzenli olarak kontrol edecek, hem de yaralanma gibi durumlarda gerekli onarımı yapacaktı.  Ayrıca içinde bulunan alıcılar, uzaktan erişime ve yönetilebilmeye imkan verecekti. Böylelikle insanoğlu,  bedeninin üzerinde tam anlamıyla hakimiyet sağlayabilecekti.

“Beni kıvrandıran fikirlerden habersiz olanlar, bunca çabanın abesle iştigal olduğunu dillendiriyorlar. Ölümü kabul etmeliymişim onlara göre. Ben ölümü reddediyor değilim, aksi halde onunla savaşmazdım. Bu savaşın temelinde bilimin arayışı değil, insanlığın özüne dönüşü var. Onca yıldır birbirimizi öldürmemizin nedeni de, yaşamak istememiz değil midir zaten?”

Günlük – 17/01/2038


Onun karşısında oturan ihtiyar da bir şeyler anlatacak belli. Gitsen ve sorsan, saatlerce gençliğinden kareler serer önüne. Toplasan birkaç roman da çıkar aslında. Onun da yüzünde yorgunluk var, hüzün var.  Okuyor bir şeyler, acaba ne diye düşünmüyor değilim. Kitap görmeyeli on sene olmuştur. Roman olmalı, kapağından anlıyorum. Hayatın kıyısında, hayattan hikâyelere dalmış gitmiş. Eskilerin, eskilere olan hürmeti budur. Vazgeçemedi sanırım kağıdın o keskin kokusundan.  Neyi arıyoruz, nedir bizi ağır ağır öldüren? Bana bir söz söyle güzel insan, tel tel dökelim kederimizi. Uzun uzun anlatacağın hikâyelerini, o yorgun yüzün ardında saklamana nasıl göz yumayım. Savaşlar çıkar, icatlar yapılır. Biri çıkar insan zihnini evrensel bir kodeks ile dünyaya bağlar, konuşmak tarihe karışır. Konuşmak tarih olmadan, anlat bana. İlk âşık olduğun kızın gözlerinden gördüğün hayatla, seni ağır ağır öldüren hayat aynı mı sence? Geçenlerde duydum, istemediğin anılarını silen şirketler yeniden popüler hale geliyormuş. Bir düşün bakalım, bu yaşına kadar ne öğretti sana yaşam? Silip kurtulmak ister misin, seni sen yapan anılardan?

Eski günler, eskide kaldıkça güzelleşiyor sanırım. Oysa içindeyken zamanın, şikâyetle geçiriyorsun. İnsan içinde bulunduğu zamandan uzaklaşabilmek için, geçmişini de tahrif ediyor. Anıları kesiyor, filtreliyor ve sanal geçmişine aidiyet besliyor. Dedem beni karşısına alır ve hep aynı şeyi hatırlatırdı. İnsanlar, tanrının yarattığı ve anne babanın şekil verdiği canlılardır. Hamuruna ne katarsan, humorunda onu bulursun. Şakacı adamdı vesselam. Ama güzel bir sözü de vardı rahmetlinin. Yaşlanmak dağın zirvesine tırmanmaktır, nefesin kesilir ama görüş açın genişler. Ne görüyorsun güzel insan, aydınlat bizi. Neticede insan dediğin hayatın acemisi, ölümün ustasıdır.


Song of the Lark - Winslow Homer(1876) 

25 Ocak 2018 Perşembe

Virginia Woolf Anısına - Judith Shakespeare'in Hikayesi



Shakespeare'in oyunlarını Shakespeare'in çağında yazmış olabilmesi her yönüyle ve tümüyle olanaksızdı. Gerçek verilere ulaşmak olağanüstü güç olduğundan, izin verin, düş gücümü harekete geçirip Shakespeare’in Judith adında son derece yetenekli bir kız kardeşi olmuş olsaydı neler olurdu diye şöyle bir tahmin yürütmeye çalışayım. Shakespeare büyük olasılıkla liseye gitmiş, Latince –Ovid, Virgil ve Horace- ve gramer ile mantık üzerine bilgi edinmişti, çünkü annesine yüklü bir miras kalmıştı. Çok iyi bilindiği gibi tavşan avlayan, belki de geyik vuran ele avuca sığmaz bir oğlandı ve yapması gerekenlerden çok daha önce, kendisine normalden çok daha kısa bir sürede çocuk doğuran, komşu çevrelerden bir kadınla evlenmek zorunda kalmıştı. Bu felaket, onun şansını denemek için Londra’ya gitmesiyle sonuçlandı. Tiyatrodan hoşlandığı anlaşılıyor; bu işe sahne kapısında at tutmakla başladı. Kısa sürede tiyatroda iş bulup başarılı bir oyuncu oldu ve dünyanın merkezinde yaşamaya başladı; artık herkesle karşılaşıyor, herkesi tanıyor, sanatını tahtaların üzerinde uyguluyor, zekâsını sokaklarda kullanıyordu; kraliçenin sarayına giriş hakkını bile elde etti. 


Bu arada, olağanüstü yetenekli kız kardeşinin evde kaldığını varsayalım. O da aynı ölçüde maceracı, aynı ölçüde yaratıcıydı ve dünyayı tanımak için yanıp tutuşuyordu. Ama okula gönderilmedi. Horace ve Virgil okumak bir yana gramer ve mantık gibi bir olanağı dahi yoktu. Arada bir eline bir kitap, belki de erkek kardeşininkilerden birini alıp birkaç sayfa okuyordu. Tam o anda annesi ya da babası içeriye girip çorapları yamamasını ya da pişen türlüye bakmasını ve kitap kâğıtla oyalanmamasını söylüyordu. Sert ama şefkatle konuşurlardı, çünkü bir kadın için yaşam koşullarının ne denli zorlu olduğunu bilen ve kızlarını seven dürüst insanlardı –hatta büyük olasılıkla Judith babasının gözbebeğiydi. 


Belki de bir elma ambarında gizlice birkaç satır karalamış ama yazdıklarını özenle saklamak ya da yakmak durumunda kalmıştı. Ne var ki, daha yirmisine varmadan tanıdık bir yün tüccarıyla arasında söz kesildi. Evlilikten nefret ettiğini haykırdığı için babası tarafından dövüldü. Sonra babası onu azarlamaktan vazgeçti. Bunun yerine kendini incitmemesi, bu evlilik meselesinde onu utandırmaması için kızına yalvardı. Ona bir dizi boncuk ya da güzel bir etek vereceğini söyledi; gözlerinde yaşlar birikmişti. Judith ona nasıl karşı koyabilirdi? Babasının kalbini nasıl kırabilirdi? 


Ancak yeteneğinin gücü onu buna zorluyordu. Eşyalarını küçük bir çıkına koyup bir yaz akşamı iple pencereden aşağıya indi ve Londra’nın yolunu tuttu. Henüz on yedisinde değildi. Çalılıklarda ötüşen kuşların sesi kulağa onun sesi kadar hoş gelmezdi. Erkek kardeşininki gibi bir yeteneğe, sözcüklerin uyumu konusunda son derece canlı bir imgeleme sahipti. Yine kardeşi gibi tiyatrodan hoşlanıyordu. Sahne kapısına dikilip oynamak istediğini söyledi. Adamlar gülüp onunla alay ettiler. Şişman, ağzı bozuk bir adam olan tiyatro müdürü kaba bir kahkaha savurdu. Kanişlerin dans etmesi ve kadınların oyunculuk yapmasıyla ilgili bir şeyler böğürdü, hiçbir kadın tiyatro oyuncusu olamaz dedi. Bir şeyler çıtlattı –ne olduğunu tahmin edebilirsiniz. 


Sanatında eğitim görmesi mümkün değildi. Akşam yemeği için bir tavernaya gidip geceyarısı sokaklarda dolaşabilir miydi? Ne var ki yazarlık dehası kıza rahat vermiyor, erkeklerle kadınların yaşamlarını ve huylarını inceleyerek açlığını doyurmak için yanıp tutuşuyordu. Sonunda –yüzü inanılmaz biçimde Shakespeare’e benziyordu; aynı çelik mavisi gözlere, aynı kavisli kaşlara sahipti- en sonunda oyuncu menajer Nick Green, ona acıdı; Judith bu beyefendiden hamile kaldığını öğrendi ve böylece –bir kadın bedeninde kıstırılıp kalmış bir şair ruhunun şiddetini ve ateşini kim ölçebilir? –bir kış gecesi canına kıydı ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatıyor. 

Virginia Woolf – Kendine Ait Bir Oda

Virginia Woolf 
(25 Ocak 1882 - 28 Mart 1941) 

17 Ocak 2018 Çarşamba

Deliliğe Çağrı - 3




Hastanede, her daim duyumsadığım o koku, bugün daha da belirgin bir şekilde hissediliyordu. Seri adımlarla geçişen görevliler, her işlerinde ayak direten misafirler. Misafir denmesi hoşuma gidiyor açıkçası. Dört yanda telaşın izleri, herkesin yüzünde korkuyla karışık bir böbürlenme ifadesi. Duru bir hayranlık duyan tek insanım sanırım. Pazarlıksız bir sevgi. Herkes uyandıktan sonra, kahvaltının patırtılarına doğru hareketlenirdi. Oysa ben, ağaçların arasında kitaplarımla geçireceğim saatlerin heyecanı içinde olurdum. Kitapların, ruhumu beslediğini hisseder ve belki de böylece bedeni aşağılardım. Çünkü kitaplar benim sığınağımdı, ölümü ararken yaşamı bulduğum kaynağım. Haftalar, aylar avuçlarımda yok olur, o serin bahar yeli ve sırtımı dayadığım asırlık çınar, yuvam olurdu. İşte şu uzanan mavi gök ve sonsuzda elini okşadığı cennet, keşmekeşten uzaklaştığım mutluluk diyarım. İçimde bir şeyler çürüse de, yeni ufuklara seyre dalarım.


Birbirinin ardı sıra yürüyen kalabalık, hepsi tanırdı ve kollarlardı birbirlerini. Aralarında anlayamadığım bir iletişim ve uyum göze çarpardı. Bense, fazlalık olduğumu hisseder ve çekinirdim. Köşeler tutulmuştu çünkü ve yaşamak için tetikte olmak gerekirdi. Tetikte olmak ve tehditlere karşı, duyarlı olmak. Çünkü benim varlığımın sebebi, müsvedde bir insan ya da atık ham madde gibi; bir gün işe yarar diye el altında tutulmaktı. Herkesin yüzünde yargılayıcı bir ifade yakalardım her seferinde. Tutup sökmek isterdim o sığ algılarını, ki silinsin diye bakışları. Oysa zamanın dersini aldıktan beri, içlerini görür oldum. Kendime ayna tutar, sonra onlarla süslerdim. Tatmine muhtaç hislerin ve bitimsiz arzuların kölesi olmaları ne üzücü. İnsan hayatı, kendi süsler ve gerçeğinin sınırlarında oynar dururmuş, acırdım. Fakat acımak ve affetmek de, kibrin emaresi derlerdi, anlatamazdım.


Chopin ve Tchaikovsky arasında geçişler yaşıyorum, anlatayım sana da, zamanım çok. Chopin naif ve duygulu. Ama ne ağlak ne de gururlu; soylu ve zariftir duruşu. Tchaikovsky ise, daha coşkun ve gürültülü. Gürül gürül akan bir şelale gibi, önüne katıyor ardında kalanı ve büyüyor gitgide. Napolyon sevmez ama, çünkü onun mazisinde iyi şeyleri çağrıştırmıyormuş, eğleniyoruz onunla. Sanırım o da buraya, Waterloo’dan sonra gelmiş olmalı, o şapkayı mı yoksa kafayı mı taşımak zor, hala bilemiyorum.


Koridorlarda yürümek ise ayrı güzeldir, senden uzaklaşır insanlar. Sıtmalı gibi, seni gören herkesin gözünde korku ve endişe. Lakin üzülmüyorum sanılanın aksine, sonuçta eski çağlardaki kardeşlerim gibi, barbekü partilerinde ateş üzerinde takdim edilmiyorum artık. Bu bir çeşit medeni kazanım olsa gerek. Ayrıca metres edinebilme ve susma hakkımı da kullanmayı istiyorum Hakim Bey. Ne demişler bardağın dolu tarafına da bak. Bardağın boş tarafı olmadığını gel de anlat. Havayla çalışan insanların, bardağın havayla dolu olduğunu görmeleri gerekmez mi? Oturup Einstein’la konuşmak lazım bunları. Zaman göreceli, kuşlar kuşlar uçuyor. Kuşları da dinlemek lazım. 


Anlamadığım şeyler de vardır burada. Woolf Suzan gibi. Yürüyen feminist manifesto, hatta östrojenik salgın. Sık sık tartışıyorduk ve hep galip geliyordum oysa, ona sorsan bana izin veriyormuş. Erkeklerin basit yaradılışları gereği, küçük zaferlere bağlı yaşadığını düşünüyordu. Fakat asıl düşüncesi her seferinde, derinden heyecanlandırıyordu. Ona göre feminizm; kadınların erkeklerin köleliğini taklit etmesi değil, onlarla birlikte özgürleşmesi idealiydi. Böyle anlarda öyle yükselir ve yücelirdi ki, kalbimle zihnim senkronize şekilde ismini anardı. Ne kadar güzel olduğunu bir tek ben bilmek ve bencilce kendime saklamak isterdim. Yeniden tartıştığımızda ise, yeniden o mutlak savaşın taraflarıydık. Çünkü oyun böyle yazılmıştı ve roller dağıtılmıştı. Oyun bozanlık yapamazdım- sorsan istemezdim de yapmayı-. 


Çünkü, bir sabah aynalarda gördüm onu. Sonra suya değdi yüzü. Napolyon inandı, Einstein kuşkulandı. Napolyon da her şeye hemen inanıyor, deli mi ne? Onu da aramıza aldık onu. Peri, görüyor musun yıldızları, gölgelere saklanıyorlar.  Tutsak ve çeksek onları, kurtulurlar mı esaretlerinden? Şarkı söylüyorduk bazen, çimenlere uzanıyor ve bulutlara can veriyordum. Oysa Peri’ye göre onlar zaten canlıydı, sadece ruhlarıyla bütünleşmek için zaman ve sabır gerekliydi. Ruh konusunda Valhalla Üniversitesinde lisans ve ardından yüksek lisans eğitim almış bendeniz, Mütehassıs Lawrence’a göre bir iş bu. Yaşasın çözümsüzlük. 


Napoleon at the Saint Bernard Pass - Jacques-Louis David (1801)

3 Ocak 2018 Çarşamba

Aydınlanma Üzerine



-I-

Bazı anlar vardır, konuşmak susmaktan daha zor bir hale gelir. İşte böyle anlarda konuşması gerektiğini, o an anlayamıyor insan. Susması gerektiği yerde konuşup, konuşması gereken yerde susuyor. Oysa başkaları nasıl bilebiliyorlar bunun doğrusunu, anlayamıyorum. Genetik bir kodlama mı yoksa öğrenilmiş refleks mi? Eğer kalıtımsal bir aktarım ise sebep, Mendel beni es geçmiş ya da ebeveynlerim istidadımdan çalmış olmalı.

Bazen susmak üzerine, saatlerce düşünürüm. Susmak kelimesi bildiğim kadarıyla, Aramice/Süryanice'den dilimize geçmiş bir kelime. 'Doldurmak' anlamına gelir, ne kadar da anlamlı. İnsan sustukça, akıl hazinesini doldurmaz mı zaten. Söz gümüş, sükut altındır çünkü. Sustukça, konuşulacak şeyin kıymetlendiği, böyle anlatılır.

"Ya susmak, ya da suskunluktan daha kıymetli bir söz söylemek gerekir." 

-Pisagor



-II-

Anlamak sorunsalı da, aklımda yer eden bir başka fikirdir. Öncelikle anlamak aşamasını canlandırırım kafamda. Anlamak için önce düşünmek gerekir. Düşünmek türkçe kökenli "duraklamak, rüya görmek" anlamlarına gelen bir fiil köklü sözcüktür. Düşünmenin en önemli yönü, insanın zihninde, aldığı bilgiyi canlandırabilmesidir. Anlamak bu olayın neticesinde ortaya çıkar. Anlamak ise, önümüze keskin bir yol ayrımı çıkarır. Bilgiyi şablon olarak almak(ezberlemek) ile anlamanın farkı nedir?

Anlamak, edinilen bilgiyi içselleştirmektir. Yani fenomeni almak, özle bütünleştirip, ortaya töz çıkarmaktır. Anlamak, Oğuzca'dan gelen ve iki anlama sahip bir kelimedir. İlk anlamı ayırt etmektir. Hak ile Batıl'ı ayırt edebilmek yetisidir yani. İkinci anlamı ise, idrak etmektir. Var olanı ve akıp gideni fark etmek, farkında olmaktır. Farkındalık hususu da, işte bu noktada, önümüze çıkmış oluyor.

"Bazı insanlar yağmuru hisseder, diğerleri sadece ıslanır."

-Bob Dylan 


-III-

Farkındalık, anlamakla aynı anlamda da kullanılan ama kökeni Arapça'ya(f,r,k) dayanan bir kelimedir. Farkındalık, olması gerekenle, olanı ayrıştırmak yetisidir. Ayrışan veriler, ortaya algıyı çıkarır. Algı ise, olgunun yorumudur. Olguyu yorumlayan zihin, ayrılmaya mahkumdur. Yani yabancılaşır. Çünkü, ayırdına vardığı gerçekler, apaçık karşısındadır artık. Ayrık kimlik kazanan bireyin seçimi, kendisini keskin bir başka ayrım noktasına götürür. Ya gerçeklerle yüzleşecek ya da kaçacak ve yeniden susacaktır. Yüzleşmesi, yüzsüzleşmesine; kaçması ise, çürümesi ve tükenmesine sebep olacaktır. Özetle farkındalık, insanın  insan olmaya dair  tehlikeli sorular sorması demektir. 

"Anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir kavram yoktur. "

- Oğuz Atay



31 Aralık 2017 Pazar

Deliliğe Çağrı - 2



-I-


Ne demiş halk ozanı Del'oğlan;

"Ferman etmiş Selahaddin katlime
Sözüm, sözünden dönene ateştir
Deli fikirdir hükmeden dilime
Hiç kimselere, boyun eğmemiştir"

Ne çok gökyüzü geçti üzerimizden, ölümlüğünü giyip geçiverdi öylece. Kandırdık zamanı ve mekanı, kendi dünyamızda oyunlar oynadık, biz de inandık. Parlak fikirler ve hayallerle yol aldık ama yolun bir yerinde, bambaşka yerlere savrulduğumuzu fark ettik. Neyi düşünüyorsun güzel çocuk, düşündüklerinin hükmü olmadığını anlamadın mı halen? Gerçi anlayacak çok şeyin var, anlatacakların gibi. Lakin denemen bile yersiz, kendini boşuna tekrar etmektesin.

Bilirim ki kavramlar, insanların onlara atfettiği anlamlarla var olur. Aşk, emek ya da onur gibi. Bu kelimeler öylesine müstesna ve değerlidir ki, dokunmaya kıyamaz, kirletmekten korkarsın. Oysa bu kelimeler de, kullanıldıkça kirlenir ve yok olur. İyi niyeti suistimali, niteliksizliğine kılıf olarak kullananlar, içlerini mütedamiyen boşaltır. Dostlarım, bu kelimeleri kullanımdan kaldırmalı, sarmalı ve itinayla saklamalı. Ki alçakta kalanlar erişemesin. Yoksa, söylenecek sözümüz de, söyleyecek yüzümüz de kalmayacak.

Kelimelerin gücünü ve yükünü, hakkını verecekler sırtlansın. Söylediklerinin altında kalacak insanlar, söyleyecek sözleri bulamasınlar. Kanlı bir balgam gibi, tıkasın boğazlarını, nefes alamasınlar. Onların alelade dile getirdikleri, gecelerce kan kusarak bulunan sözlere galebe çalmasın. Geceleri, gündüzlerin muhakemesini yürüten zihinlerin intikamı da, böylece alınsın.

Belki bugün, onlar sahipler güzel hayatlara. Belki onlar sahip aşka ve arkadaşlığa ama yarınlar bizimdir. Değerli dostlarım ünlü Tekirdağ Filozofu Vareste der ki; Gelecek, ona bugünden hazırlananlarındır. Bugünden itibaren değişen zaman ve gelen günler, biz gececilerindir. Gündüzleri sıradan hayatlarının ve rahat uykularının gönül rahatlığıyla yaşayan gündüzcülere karşı, gececi hareket her daim bir arada olacaktır.

Onlar her daim mutlu ve huzurlu olacaklarını sanıyorlar, her daim rahat ve korunaklı evlerinde olacaklar. Küçük burjuva(petit bourgeois) hayatlarını işgal edeceğiz, onları uykularından edip, akıllarına vehmimizi zerk edeceğiz. Evvelce süsleri ve reveransları yitecek, sonra yavaş yavaş özlerine dönmeye başlayacaklar. O lümpen sözler yerini, argo jargona bırakacak. Tiyatrolardan ya da sergilerden değil, onlar da yalnızlıktan konuşmaya başlayacaklar hatta zamanla konuşma yetilerini de kaybedip, sadece düşünecekler. Sonra düşüncelerini de ilhak edeceğiz, hakkımızı alacağız. Düşlerine sızıp, kabuslara gark edeceğiz. Artık kaçacak yerleri yok, bizler buradayız.


-II-


Büyük sözler söylemem, büyük adam olduğumu göstermez ki. Oysa yıllarca, bu çocuk büyük adam olacak demişlerdi, ben de inanmıştım. Ama ben büyüklerin kıyafetlerini giyince, onlar gibi büyüyeceğini zanneden bir çocuğum sadece. Tüm arayışım, dalgınlığım ve şaşkınlığım bundandır. 

Mücadele ettiğim ve kaçındığım şeylerin, bir gün tek gerçeğim olacağını bilmek ne acı. Hayat, insana, 'asla' dediklerini yaptırmakla geçiyor. Sigara içmek istemez hatta nefret edersin ama sigaradan ölür gidersin. Paran yokken, cimri insanlara söversin; parayı bulunca, kendini bile tanıyamaz olursun. 

Değişim ile dönüşümün farkını, işte bu noktada irdelemek gerekir. Yıllar evvel Ataç Kitabevi, Kafka'nın 'der Verwandlung' adlı ünlü kitabını Değişim diye çevirmeyi uygun görmüştü ama sonrasında dönüşüm adını aldı. Peki neydi farkı? Değişim gözlenebilen bir farklılaşmadır. Süreci izler ve izleri takip edebilirsin. Değişim dıştan başlar ve içe dönük bir restorasyonu ortaya çıkarır. Ama dönüşüm, başkalaşmaktır. Başkalaşım teorisi vardır, canlıların adaptasyonuyla bağlantılıdır. Ortama uyum sağlamak isteyen canlı, ortamın koşullarına adapte eder kendini. Fakat Kafkaesk dönüşüm, adapte olamayan canlıların(disconnectus-erectus) yaşadığı başkalaşımdır. Adapte olamamaları sonucunda yabancılaşarak, bu süreci başlatırlar. Bu sürecin en can alıcı noktası da şudur. Ara geçiş formları yoktur ve derinden başlayıp, ağır aksak ilerleyip, bir anda son vuruşu yaptığı için de; ne izleri, ne de etkileri anlaşılabilir.

Sen çok değiştin diyordu, aslında olansa, bu E. çok kullanışsız, değiştirindi. Olsundu, haksız sayılmazdı. Bir bakardın sen sandığın, artık sen değilsin. Zaman yok etmişti her şeyi ve geriye dönecek yollar da çoktan kapanmıştı.  Kişilik sahibi olamayanlarda böyledir. Sahip olma dürtüsünden yoksun olduklarından, bağımlı hatta muhtaç olurlar. Ve bu yolculukta ağır ağır yok olurlar. 

Ne demiş Dostoyevski, eğer kirli bir ırmağı içine alabiliyorsan, bozulmadan kalabilmen için deniz olmalısın. Nice ırmağa yer bulduk da, kendimiz öksüz kaldık bu çarpık düzende. Düşünmek, insanın kendine yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma da, yavaş yavaş yok oluşa sürükler seni. Descartes, nasıl düşündükçe varolduğunu anlat hele, biz şarkılardan beri yok oluyoruz dostum. Ayrıca senin sözlerinde de açık buldular. Düşünüyor olmamız, varolduğumuzu gösterir belki ama nasıl ve nerede olduğunu bilemeyiz. Bizler de varız ama varlığımızın nasıl bir yangın içre olduğunu, kim bilebilir? 

Düşünmeyi bırakırsam bir gün, ne olacak? Yok oluş sürecim mi duracak ya da bir anda yok mu olacağım? Ağır ağır yok olmak mı kötüdür yoksa birden varlıktan kopup gitmek mi? İnsan yok olmayı varlığın imkanlarıyla arzuluyor. Oysa yok olsa, varlığından şikayet edebilir mi? Belki de yokluk, varlığın devamıdır yani şunu demek istiyorum; Belki de varlık, yok oluştan yoksun olma halidir? Bu hipotez, teori olamasa da, aklımda bulunsun. Nasıl olsa anlayan da, anlatan da olmayacak. Belki bir  gün merak eden olur diye, buraya yazayım. Delilerin köküne kıran girmedi ya, elbet bu kalabalıkta rastlaşırız birileriyle.