1 Şubat 2020 Cumartesi

Ophelia'ya Mektup - 5

Sevgili Ophelia,

Kulaklarımda çınlayan bir ses var nicedir. Aklımın durgun sularında süzülüyor ve öylece dağılıp ardından yeniden kıyılarıma vuruyor. Çaresizim, umutsuzum, kendimden başka her şeyin hareket ettiği şu dünyada sabit kalıp öylece yaşananlara bakakalıyorum. Nedir şu dünyayı döndüren baştan başa, nasıl sensizliğe karşı duyarsız kalabiliyor insanlar... Sensizlik diyorum işte, önünde sonunda sensin konu. Seninle başlıyor ve seninle nihayete ermeyi bekliyor ömrüm. Çünkü aşk iki kişilik bir sırdır der Dostoyevski ama ben sır saklamakta pek iyi değilimdir. Sevgilim, benim aklım bir curcuna alanı, kaosun ve mutlak entropinin yegane merkezi. Nasıl senin yokluğunu bağışlarım...

Dağılan ve yeniden toplanan, üsteleyen iklimler arasında salınan göçebe fikri. Oysa düşüncelerim ne kalabalık bir bilsen, duyularım bir mıknatıs misali ne buluyorsa topluyor ve zihnim bundan ötürü patlamaya meyyal bir halde senin yamaçlarında savruluyor. Düşen her parça ölümün kanatlarına ekleniyor ve serpiliyor zamanla ecelin gölgesi zamana mekkare... Yozlaşan düşlerim sana hasret, çarpıp duran kalbim isyanın kayıp mırıltısı aslında. Sonsuza değin bir köprüde kendini tekrar eder durur ritimleriyle adımlarını ve en başa varır sonunda nasıl olacaksa. Daha iyi bir tanımı var mıdır sensizliğin? Yoksa sen de hayallere kapılıp giderken mendilini sallayanlardan mısın sevgilim?

Yaralarım daima kanar ve kabuk tuttukça çözülür başladığı yerden. Kırıklarım vardır görülmez ama her gün yeniden ve yeniden tazeler kendini. Ophelia, sen yaralı bir kuşun uçmak için nasıl çabaladığını bilmezsin, senin diyarlarında acılar örüntülerle kaplı bir silsile halinde gelip bulmaz ruhunu ve deşmez yaralarını. Yaralayan ne varsa kabul etmenin, onlarla bir olup yaşamanın ne olduğunu yalnızca hayal edebilirsin. İşte bundandır seni özlerken, sana hasret kalmam. Hasret, yokluğun ve ben başbaşa romanlarla kozalanan ve şiirlerle bezenen dünyalar kurar, öylece gelişini bekleriz. Fakat nihayetinde sen gelmezsin, harcanan zaman ömürden yiterken...

Çıplanan ölüme ve yaşayan her daim eceli bekler gibi... Ömür ne büyük bir kelime bir bilsen, tek hece ama binbir gece onu düşünerek geçirir de neticede sahip olduğu yegane şeyin o olduğunu fark ederek pişmanlığa sarılır insan. Ne yaparsam yapayım sesim duyulmayacak nasıl olsa, nereye gidersem gideyim görülmeyecek çektiğim acılar. Savrulup gideceğim fırtınalarda ve her çizikte seni anımsayacağım. Anımsamak sevdiğinin bir parçasını içinde taşımak demektir. Deşer durur kederini ve yeniden kendini hatırlatır. Oysa ben bilmezdim ki sevginin böyle olduğunu. Sen bana öğrettin, seninle başladım soluk almaya ve seninle tükeniyor nefesim.  

24 Ocak 2020 Cuma

Ophelia'ya Mektup - 4

Sevgili Ophelia,

Şu koca dünyada bir tek senin varlığınla varlığıma anlam katabiliyorum. Yalnızca senin gülüşünde doluyor içimdeki histerik boşluk. Ne kadar çabalasam da kendime engel olamıyorum. Nereye gidersem gideyim, nereye kaçarsam kaçayım sonunda yolum sana çıkıyor. Enikonu delişken nefesim, senin attığın adımlarla kıymet kazanıyor ve senin telafisi imkansız yaralarına olan hüznümle mısralara sığınıyorum. Tutsam ellerinden belki iyileşiriz ikimiz de. Belki de duvar diye önünde beklediğimiz yalandan setleri yıkmak için çaba göstermemiz gerekir.

Kederimi gecelere asarım ben, büyüyen ve uzayan geceler ki içinden geçen kervanlarla birlik şiirler üflerim kağıtlara destan yaşatırcasına. Mürekkepten soğururum acılarımı ve damarlarımda damıtarak kağıda sunarım. İşte bundan sebeptir aşk olabildiğince kirli intihar biçimidir sevgilim. Öyle ki, umudu ağır ağır yontar ve geride sadece posasını bırakır. Dolayısıyla bu acıyı birkaç defa tecrübe eden insan da kaya gibi sertleşir, sertleşir ki içinden geçip delik deşik etmesinler yüreğini. Dokunula dokunula kirlenen duygularını öylece ortaya sermeden içinde yaşamak için bir yuvası olsun. Korunaklı, kendine has ve samimi...

Ophelia, menekşeler açıyor kucağında. Bahar vakti geldiğinde duyuluyor kokun dört bir yanda. Sızlıyor yüreğim ve tutuluyorum esrik bir hayale de kapılıp gidiyorum rüzgarına. O rüzgarlar ki Davut nefesiyle kutsanmış, o rüzgarlar ki Nuh'un tufanıyla yıkanmış ve birdenbire kıyametin eşiğinde harlanıp da yakmış yürekleri. Ateşparem, yangınlarım senin ardında bıraktığın düşlerin vebali. Zira, buz yanığı izler var ruhumda ve karlar yağarken sessizleşen dünyamda nefes alan tek şey senin varlığın. Görülemeyen, anlaşılmayan, öylece bakıp kalan bir yalana. Biat edercesine, ibadet edercesine sığınan ıssız doruklarına.

Bir de uzanamayan ellerim var ki sorma gitsin. Ne olduğunu anlamadan sallanıyor teknem ve tek bir tekmede alabora oluyor. Yoruldum bunları yaşamaktan, önüne geçilmez kaderin esaretine sarılmaktan. Nefes alırcasına doğaldır yaşadıkların ve bir süre sonra isyanın yerini şartlanma alır. "Şöyle olacaksa böyle sonuç verecektir" diyerek kurduğun cümleler hayatında hatırı sayılır bir yer kaplamaya başlar. Tutunamamak budur belki de ya da kavramların içinin boşaltılmasından ötürü eksiklik yaşıyor cümlemiz. Aşk gibi, nefret gibi ne varsa şimdi artık eski bir şarkının kaybolmuş, yitip gitmiş maziden kalan sözlerini anımsatıyor öylece...

İnsanın söyleyecek sözünün olmaması ne demek bilir misin? Koca dünyada uğruna yazılacak ne de çok şey var. Lakin ben yazmaya gücümün kalmadığını hissediyorum yine de ve kesif sessizlikte öylece oturmak istiyorum. Başka hayatlar, başka dünyalar. Kendimden önceye koyduğum o kadar şey varmış ki, kendimden gelenleri zaten duymaz hale gelmişim. Tüketmişim onca güzel kelimeyi, çirkin tümcelerde ve geriye yılgın bir ben bırakmışım.

Onca sesin arasında, haklı olduğunu bildiğin halde susmak nedir bilir misin? Binlerce kelime ortalığa saçılır ama toplamaya kalksan, geride bir parça anlam bulamazsın. Tüketirler seni, tüketirler sözlerini. Yoruldum artık, başkalarının hayatını yaşamaktan. Yoruldum, üzerime serpilmiş bu ölü toprağını atamamaktan. Söyler misin Ophelia, yaşamakla ölümü ayıran nedir? Ruhsuz bedenler, bedensiz ruhlardan üstün müdür? Çürümek sadece onlara mı hastır, aşk olmadan yaşamak da içten içe çürümek değil midir?

Ellerim bağlı ve öylece yürüyorum. Gözlerimde yalnızlığın izleri okunuyor, senin hayalinle yaşıyorum sevgili Ophelia. Diğer yandan öylece hayata bakıyorum. Ne çok acı ve ne çok gözyaşı var. Kimse kimseyi duymuyor Ophelia. Kimse kimseyi umursamıyor bir yandan da herkes başkasından bekliyor mucizeyi. Bir kişi gelsin ve yıkıversin duvarları istiyorlar. Dokunsun hayatına ve doldursun boşlukları. Bir adım atmaya, bir söz söylemeye, kimse cesaret edemiyor. Değiştirmek istiyorlar yanlışları ama kendi doğrularının kavgasından çıkamıyorlar.

Bir arayış içinde bulunduğum, bulunması mümkün olmayanı arıyorum boyuna. Belki de buldum ama anlamlandıramıyorum. Mutluluğu istediğimi düşündüğüm zamanlar da oldu elbet. Lakin kim tanımını yapabilmiş ki şu meşhur mutluluğun. Mutluluk yemek gibidir sevgili Ophelia, açken sadece doymak için yersin ve bunun seni tatmin edeceğini sanırsın ama asıl sihir yemek yerken aldığın hazdadır. Hayatın da anlamı buradadır işte. Yunus’un dediği gibidir biraz. Penceredir, her gelen bakar ve geçer. Bir tren kompartımanında oturduğunu düşün. İlk istasyonda doğdun ve yolculuk ilerledikçe orada başka kompartımanları ve başka insanları ziyaret ediyorsun. Yolculuğun devam ettiği sürece gördüklerindir işte hayat ve son durağa vardığında tükenir. Lakin bizler sona o kadar büyük anlamlar ithaf ediyoruz ki, asıl sihri yani mutluluğu kendi ellerimizle feda ediyoruz.

Sana asıl mutluluğu anlatmak isterdim. Ruhların da kanatları vardır bilir misin? Özgürleştikçe serpilir ve seni hayallerine kavuşturur. Ruhumu ezeli esaretinden kurtaran, bana  özgürlüğümü getiren umut ışığı sensin. Senin sesin, kutsalımdır. Varlığın cennetin kutsal düğünüdür. Ruhumda kanatlanan sevgiyi, sana bahşetmek öylesine mesut edici ki bilemezsin. Seni seviyorum Ophelia, gözlerinde ateşlenen o mahzun ifadeyi seviyorum. Ellerini tutmak istiyorum ve derinlerimden yükselen şarkıyı fısıldamak istiyorum. Yüreğimin her zerresi tenini arzuluyor. Öylece bırakmak ve kendimi adamak istiyorum sana.

Halil Cibran der ki; “Arzu hayatın yarısıdır, kayıtsızlıksa ölümün.” Sahilde yürüyoruz beraber, hafiften bir meltem ürpertiyor ikimizi de. Yağmur çiseliyor ağır ağır, sen saçlarını savuruyorsun. Saçların, saçların ki boydan boya yarıyor yedi denizi. Musa’ya kafa tutarcasına isyankar, Afrodit’i kıskandıracak kadar şehvetkar. Bedeninin gölgelerinde  gezinmeliyim, öylece sıyırmalıyım üzerinden, yorgunluğunu. Islanmalı kumlarla bedenimiz. Dokunmalıyım tüm mahremine, günahkar kutsallığının. Ağır ağır soymalıyım seni, çıktıkça üstünde zincirlerin, yeni bir seni keşfetmeliyim. Saçının her telini tek tek sayıp, kokusunu içime çekmeli ve oradan başlayıp, ateşler içinde varlığın kaynağına kadar benimsemeliyim seni. Tut ellerimden Ophelia, tüm arzularımla senin bedeninde hayat bulmalıyım.

14 Ocak 2020 Salı

Yalnızlık...

Yalnızlık 
Bir derin kuyu
Derinlerinde
Ölümün elleri gezinen

Sessizlikle sarmalar suyu
Ecelin parmakları dolanır
Ezeli bir düşle 
Yastığında



11 Ocak 2020 Cumartesi

Ophelia'ya Mektup - 3

Ophelia,

Bunu okumayacaksın biliyorum ama yine de konuşmak için birine ihtiyacım olduğu gerçeği sana yazmaya itti. Yazmak diyorum, çünkü konuşmak için gereken sesleri toplamak ve iradeyle ifade etmek temayülüne muktedir sayılmam pek. Yorulduğumu, yıprandığımı hissediyorum. Anlam aramaktan, bir şeylerin peşinde koşmaktan ve sonu yeniden buraya varacak bir yola ahmakça umutlarla düşmekten bıktım. Tükenmek değil yanlış anlama, yalnızca içinde bulunduğum halin benim iç dünyamla uyuşmazlığı aklımın çıldırma noktasına gelmesine sebep olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Eskiden kimse beni anlamaz diyordum; fakat, kimsenin beni anlamasına gerek olmadığı bariz değil mi sence de? Neden beni anlasınlar dedim kendime. Herkes kadar deli, herkes kadar akıllı olan ben, hangi hakka istinaden böyle bir beklentiye girdim acaba? Bunlar hep postmodern aptallıklar diyerek asıl aptallığı devralmak isterdim. Oysa mantığım, shut the fuck up, diyor ve kontrolü alıyorum elimden. Geçici bir rejim değişimi, metabolizmayı hızlandırmak adına... Şaka bir yana, ne kadar insan tanırsam o denli korkuyorum. Kaçıyorum, saklanıyorum ve mücadeleden sakınıyorum. Zira, gerçekle yalanı anlamak için kullandığım ölçütlerin de gerçeğin parçası olduğunu bilmek devasa bir oyuna kapılmak gibi...

Mektuplarda neler yazılır bilir misin? Aşktan bahsetmek isterdim mesela, sevmekten, seilmekten, sevişmekten, savaşmaktan, soruşmaktan, sıkıştığım kalıplardan, sıvıştığım kavgalardan, yüzleştiğim acılardan, beklediğim haberlerden... Derdi olmayan yoktur, dertsiz olanın da aklından zoru vardır. Bana anlatmanı isterdim bunları. Yalan yanlış türküler söylemeni, sözlerini unuttuğun yaşamaklar sermeni üzerimize ve aydınlatmanı zihnimin örümceklerle dolu tavan arasını. Sevginin tarifi bu değil midir zaten? Burkulan yürekler toplanır, toplanır, toplanır ve ortaya yalanlardan mürekkeb bir evren çıkar. Kan Damarlarına Yolculuk değil bu, damarlardan fışkıran kanı alıp kağıda yazılar yazılan bir deney hiç değil! Yalnızlığın mütemadi provası, yalınlaşan ruhun yalanlaşan insanları gördükçe göğsünde zuhur eden yalaza tenli haykırışların biçare sesi. Belki de çaresi vardır da, henüz teknoloji o kadar gelişmemiştir...

Seni seviyorum aşkım, demenin erotizmi çağrıştırdığı devrin çocukları olarak mektuplar yazmaya meyletmemiz anakronik bir durum mahiyetinde açıklanabilir. Uyuşmazlık DNA'mızın en derinlerine de işlemiş olabilir. Çarpılan kapılar kadar çarpıtılan gerçeklere aldanan bedebiliriz. Ama hangimiz, yarin verdiği busenin tadına mest olmadan yaşayabiliriz ki? izler, mutluluğun bir lazer olduğu yerlerde tüylü kediler olarak arzı endam Senin dudaklarının ıslaklığıyla kavrulan bu bedenin ilacı hangi efsunlu kelimeler bütünüdür? Bulamam, bilemem, anlayamam, göremem... Yalnızca beklerim gelmeni ama kelimelerimin hoyratlaşamayacak kadar korkular içinde kaldığı bu şey ne önce onu bulmam gerekir ve kalırım. Öylece kalakalırım. Kalakalmak ya da gidedurmak, hangisi sana gelen ve her sokak başında ölümün nefesiyle irkilen bu aptalın halini anlatır? Sadece dinle ve sonra git. Nasıl olsa bu sokakların dilsizliğine gömülecek söylenen sözler ve anılar desen şimdiden silinmeye başladılar bile... 

8 Ocak 2020 Çarşamba

Ophelia'ya Mektup - 2

Sevgili Ophelia,
Tüm yollarım sana çıksa keşke, belki bu kadar sık yazmak durumunda kalmaz, içim içimi yiyerek senden bir haber gelmesini bekleyerek kalemi yormazdım. Hüzünlü şeyler yazmak niyetinde değilim, çünkü üzülecek şeylerden daha ziyade sevinecek haberlere ihtiyaç duyuyoruz, insanız neticede. Ama tüm dünyamı kaplayan kara bulutlar, yalnızca kederimin pekişmesine sebep oluyor. Efkarlıyım diyorum, efkarlıyım be arkadaş...

Arkadaş! Yılmaz Güney'in ünlü filminin bir o kadar ünlü şarkısı... Melike Demirağ'ın sesinden dinlemesi ne güzeldir... Oysa gecenin bir yarısı, it gibi titreyerek bir bank üstünde bekliyorum işte. Nereden geliyor da gidiyor bu insanlar. Nedir şu akıp giden kimliksiz kalabalık. Bira şişeleri, şehvani kahkahalar, buz gibi yüzler ve ayaza çalan hatıralar. Kırağı düşmüş yüzüme, silinmiş masumiyetin izleri; aşık olmuşum, kendimi kaybedip sessizliğin sesini unutmuşum arkadaş...

Rüyalarımın sahibi Ophelia! Araya çağlar mı girdi? Yoksa ölümden mi sebep bu körpe kaçış? Ne yana dönsem bağrımda sızlar senin hasretin ve neye baksan sen oradasın işte. Tuz buz eder yalnızlık ve çaresizliğin içinde bir yol arar insan. O yol asla bulunmaz bilirsin. Uzun geceler dolaşır karanlıklarda ve labirentler açılıverir sonuna değin ama yine de suskunluğu örtmez hiçbir günahkar endişeyi bu bedende.

Anlamalısın sevgilim. Bizler hayata geç kalmış çocuklarız, bundandır tüm acelemiz. Bundan sebep kovalarız daima kaçmakta olanı. Sanki yakalayabilecekmişiz gibi. Umutsuzluk böyleyse acaba umut nasıldır Ophelia? Aşk olabildiğine kirli bir intihar biçimi, diyordu şapkalı adam. Öyle ki, umudu ağır ağır yontar ve geriye yalnızca posası kalır. Umut dediğin böylesine kolayca tükenir mi sence Ophelia?

Sessizlik var bir de sevgilim. İnsanı saran ve yavaş yavaş boşluğa sürükleyen. Ne çok derdin olduğunu, ne kadar yalnızlaştığını ancak iç sesinle başbaşa kaldığında anlarsın. Tüm insanlığın derdini fark edersin bir anda. Yalınlaşan bedenin nasıl kendiyle savaştığını ve mağlup oldukça hayat denen oyunda kazandığını idrak edersin. İşte bütün oyunun sırrı böylelikle dökülür önüne ve sen kocaman bir oyunbozan olursun birden...

Aklımda bir delilik var Ophelia. Bir şarkı söylüyorum gecenin ortasında. Şafak belirirken yavaştan, kalkıyorum ve yürümeye başlıyorum. İnsanlar dökülüyor sağımdan solumdan yaprak misali; belki yeni gün, hayat yeni bir şeyler söyler bizlere diyorum. Oysa yalanlar değişse de yalan oldukları gerçeği değişmiyor ki sevgilim. Yine de inanma itiyadına kapılıyorum, yürümeye devam ediyorum. Ölüme ve hayata dair yalanlar söylemeye devam ettiğim gibi...

Rahiyası yayılıyor bedeninin, seher yeliyle geliyor da alıyor aklımı başımda n. Sar diyorum yaralarımı, sar da kurtar beni. Fakat kurtulmak değil ki benim muradım. Yüreğim bir Mecnun ki dualar eder Leylasına. Aklımsa git der uzaklara ama kalmak üstün çıkar elbet sonunda. Ve yüce gönüllü ölüm çeker kılıcını. Oysa aşk bir savaş alanı değildir, yine de ölenlerin en çok gömüldüğü yerdir, en iyi sen bilirsin değil mi Tanrı'nın lütfu biriciğim...

24 Aralık 2019 Salı

Ophelia'ya Mektup - 1

Seni ilk kez gördüğümde zaman durmuştu sanki ve ben sığınmıştım gölgelere. Oradan bakmıştım sana ve hislerimi tanımlamak için cümleler arayıp durmuştum. Zira aşk dediğin ehil bir duygu değildir, her daim acemice yaşanmalıdır, derdi babam. Seninle yaşayamadığım aşkın acemiliği halen durur üzerimde. Tıpkı bedenine büyük gelen kıyafetler giymek gibidir ve ben asla kendime uygun giysiyi bulamadım. Burada olsan da bulsan keşke.

O gün tren garından uğurladığımda, döneceğinin hayaliyle yaşadım durdum. Oysa artık yüreğim bir hoşçakal ülkesi, bedenimin her zerresi kayıp giden anıların hüznüyle bezeli, bense yitik zamanın elçisi. Ellerimde rüyalara açılan kapılar, zihnim perde perde solar sokaklarında. Düşsem, kalkmaktan çok ölüp kalmaktan ürkerim; hayaller kursam, yitik şehirlerin yosun tutmuş kıyılarında unutulmaktan sakınırım. Birleşen ve köşelerinde karanlık gölgeler sevişen şu ıssız duvarları parçalar, ıssızlığına ağıtlar yakar, ağlarım.

Fakat, acı çekmek değil de acı çekmişlik ağlatandır beni. Sızlayan yaralarım geçmişin yükünü omuzlayan sadık kardeşlerimdir. Tutsam ellerinden ve gel desem, öylece bakar kalırsın bana, bilirim. Çünkü, benim yüzümde kaybedişin izleri var. Senin aklındaysa galibiyetin mağrur özlemi. Hasretle önümüze bakarız iç çekerek. Belki de anlaşırız bir noktada; bu hayatta herkes kendi arzularının sürgünü, bir kavganın kaybedeni aslında...

Oysa aşk bir kavga değil ki sevdiğim. Aşk bir... Onca tanımdan hangisi seçmek gerekiyor bilemiyorum. Sanki çocukken daha kolaydı, dokunulmaz gibiydi yürek ve duygular. Şimdi kırılıp dökülerek öğreniyorum yaşamayı. Bir de özlemin aleviyle yanıyor, tutuşuyorum. İnsan, ne zaman kazanacağını ve kaybedeceğini bilemiyor. Elini kaldırıyorlar ve kazandın diyorlar. Sense kimi yarıştıracağını bilmeden, içinden geriye sayıyorsun.

Saat durduğunda ne olacak sevgilim? Hatıralar arasında gezip duran şu dolaşıksız akla bak. Ama sen hiç benimle gelmedin, beni görmedin değil mi? Yaşanılanları anlamak için yaşamaktan fazlası gerekiyor inan. Tutunacak dalı olmayınca geriye atılması gerekiyor adımların. Bunları konuşmak için bile sen lazımsın ama yoksun işte, anlıyor musun?

Uzun geceler boyunca düşünü hayallerimle büyüttüm ve şimdi gerçekten de hayal oldun. Gerçek, insan hayal etmeyi bıraktığında var olmaya devam eden şeydir diyorlar ama varsın işte, burada karşımdasın. Delilik değil eminim, yalnızca bazı şeylerin açıklaması diğerlerinden farklı belki biraz daha zordur. Yine de anlatılması mümkün olanın anlaşılması mümkündür değil mi?

Seni çok bekledim sevgilim. Nasıl olsa bulurum diye çok bekledim ama gelmedin sonunda. Ama nihayete eren fikirlerim asla olmadı benim. Yarım kaldım boyuna ve kendimi de eksik bıraktım. Gelseydin ne güzel olurdu ah bir bilsen. Yapraklar dökülüyor, rüzgarlar esiyor, sular durulmuyor ve aklım fırtınaların ortasında sakin bir liman arıyor. Senin o içten tebessümüne muhtacım, ah bir görsen de anlasan beni.

Kelimeler yetmiyor, cümleler boşa çekilmiş kürekler gibi. İçimde yükselen şarkılar yalnızca kendini duyuyor ve parlayan hazin ışıklar şehrin karanlığında kayboluyor. Oysa bir tek adımda binlerce kilometre aşarsın gibi geliyor böyle zamanlarda. Böyle zamanlar, içine umutla birlik aşk denen hissin tohumları ekiliyor. Yine de yetmiyorsun, yettiremiyorsun kendini.

Artık elini bırakmalıyım zamanın ve tüm ardımda kalması gereken anıların. Sana gelen yollar kapalı diyordu ya şair, çaresizliği böyle derin anlatan kaç kişi vardır bilemiyorum. İnsan içine düşmedikçe anlamıyor batak denen yutar düşün derinliğini. Olsun, kalsın burada ve filizlensin. Ney gibi sırrını üflesin sevgiliye, sevgiliden nadide. Zira, ömür bitse de aşk bitmez aslında, yalnızca toz tutar geride bıraktıkları ve üflersin geçip gider...

6 Aralık 2019 Cuma

Gammaz Yürek

Ağlasam inciler mi dökülür gözlerimden
Söylesem duyulur mu acılarım
Dilimden dökülen ahlarım işlenir mi yüreğine
Ah o öpüp başıma koyduğum sevdaların