22 Mayıs 2017 Pazartesi

Yeni Görünüm ve Yeni Etkinlik

Uzun zamandır standart olan bloğumun görünümü yeniledim. Umarım beğenirsiniz :)
Bir de soru-cevap yapmak isterim. Bir yazarın hayatını yazmayı düşünüyorum. Her hafta ay yeni bir yazarın hayatını burada  paylaşacağım. Siz de istediğiniz yazarın ismini önerirseniz, konuyla alakalı fikir alışverişinde bulunabiliriz.
Sevgiler :)


14 Mayıs 2017 Pazar

Eğitim ve Kariyer Üzerine


EĞİTİM NEDİR?

Öğrenciler cehaletle ve okumamakla itham ediliyor. Onların sorgulamaması ve geleceğe dair planlarının olmaması alay konusu ediliyor. Yaşı belirli bir çıtayı geçen herkes, yeni nesle ve onun yaşamına amiyane tabirle giydirmek ile yaşamını sürdürüyor. Yeni nesil çok sığ ve kaygıları yok. Okul ile alakaları sınırlı ve öğrenmek istemiyorlar. Bilgiye aç değiller, sadece sonuç odaklı düşünüyorlar(sınavlar, mülakatlar v.s), okuma alışkanlıkları yok, geleneklerine ve kültürlerine bağlı değiller.
  
Peki, siz ne ürettiniz demek istiyorum onlara. Siz sadece önyargılarınızı, kalıplarınızı ve yanlışlarınızı, dayatarak bizi eğittiğinizi mi sanıyorsunuz? 12 sene yarış atı gibi yaşayıp, 4 senelik lisans programı ile ehil insan mı olacağız? Bilgiye aç olmak ve okuma alışkanlığı kazanmak için bireyin, bilginin mahiyetine dair bir algısının oluşması lazım. Sadece kör bir ezberle kişi neden bilgiyi arasın? Zaten başkasının istifra ettiğini sorgusuz yutuyor. Bu durumda hazırcı ve tembel ise, suç kişinin oluyor?  Bilgi rasyoneldir yani akıl ile ulaşılmalıdır. Eğer bilgi kişinin çabayla ulaştığı değil de başkasının aracılığıyla edindiği bir kazanım olursa, dogmatik olur ve çürütür.  Kültürel birikim ve entelektüel kaygı gibi kavramlardan uzak olmak, önceki nesillerin bir gelenek dahi oluşturmaktan aciz olmalarındandır. Toprağa tohum, gübre, su ve emek vermeden ürün bekleyen çiftçi, hasat zamanı dizlerini döver.  


“Yaşadığımız ülkenin en iyisiydiler ama bize okullar hiçbir şey öğretemediği gibi bir de tamamen çarpık bilgilerle donanmamıza neden olmuşlardı. Üstelik o kadar acımasızlardı ki, “Kuğu Gölü Balesi”nin müziğini dinlememiş olmak, 



Suç ve Ceza’yı okumama,



 devrim sonrası ülke hakkında eksik ve yanlış bilgilere sahip olmak adeta bizim suçumuzdu. Şair adı ezberlemekten şiir okumaya, 




savaş tarihi ezberlemekten barışı anlamaya, flütle modası geçmiş şarkıları çalmaktan Bach’ı dinlemeye, 



özel günlerde -savaşı- anlatan resim yapmaya çalışmaktan Caravaggio’yu tanımaya, dil bilgisini ezberlemekten de yabancı dil öğrenmeye vakit kalmamıştı.”

(Caravaggio - San Luigi dei Francesi)
Ezel Sadıker – Eğitim Üzerine – Kafa Dergi Mayıs Sayısı


-Eğitime ihtiyacın var.
+Katılıyorum ama kör regürjitasyon ve yineleyerek ezberlemek eğitim değildir.
Alman asıllı Amerikalı Teorik Fizikçi Albert Einstein ile babası arasında geçen bu diyalog belki de eğitim sistemi ve anlayışına yönelik yapılmış en radikal eleştiridir. Asırlardır ideoloji ya da misyonerlik faaliyetleri amacıyla; muhakeme yeteneğinden yoksun, birey olgusunun idrakinden bihaber aciz nesiller yetiştirildi ve devam ediyor. Eğitim kurumları adeta Auschwitz kampı mantığıyla işliyor. Tabelalardan yönünü tayin edecek kadar okuma-yazma bilen ve marketten yaptığı alışveriş sonucunda para üstünü alabilecek kadar hesap yapabilen parlak zihinleri geleceğe armağan ediyorlar.

 Yine Einstein diyor ki; “Eğitim gerçeklerin öğretilmesi değildir. Düşünmek için aklın eğitilmesidir.” Demek ki suç kişide değil kişiye verilen eğitimdeymiş. Çünkü eğitim gerçeklerin empoze edilmesi değil, gerçeği kendi iradesiyle keşfedecek yetkin zihinlerin yetiştirilmesidir. Eğitimin amacı, üretim ve bilginin kümülâtif birikimidir. At gözlükleri ve gemle, amaçsızca sona koşan atlar olmamaktır. Ehil kişi neyi bildiğini söyleyen değil, neyi aradığını bilendir. Korkuyla ve ezberle tembelleşen zihin, işte bundan dolayı ardılının tekrarından başkası olamaz.       
Yüce Atatürk bir gün bir toplantı sırasında şunları söyler; “Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.” Aziz Nesin’e küfretmek değilmiş demek ki çözüm, ata buğday verir gibi bilgi vermek değilmiş ve gelişimde kişinin olduğu kadar, kurumun da rolü büyükmüş. Aksi takdirde Einstein’ın dediği gibi ‘eğitim insanın okulda öğrendiği her şeyi unuttuğunda arta kalan şeyler oluyor'.  


KARİYER NEDİR?

“Başarı kolay elde edilir, zor olan başarıyı hak etmektir der Albert Camus. Kariyer işte başarıyı elde edenle, hak edenin arasındaki adaletli(!) rekabete denir. Eğitim hayatı sonlandıktan sonra Sokratik bir tavırla, ‘Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir’ diyerek sınavlar ve mülakatlar ile dövüşüyor olmamız hâlihazırda yorucuyken, üstüne bir de ahbap-çavuş düzenine rastlamak derin bir hastir çektiriyor. Ankara’da dayısı olanın, toplum nazarında adam sayılması mı dersin yoksa üstlerine çekilecek yağın kalite kontrolünün telaşı mı. Zaten okulda yıllarını kaybedip, sırf diploma için yıllarını kaybeden insanlar bir de yükselmek için alçalmak zorunda kalıyorlar. Öyle ki limbo olimpiyatları düzenlense, kafadan ilk üçteler. Böylesine kaliteden yoksun ve tekdüze bir anlayıştan, nasıl başarı beklenir?

Moliere’ciğim eyvallah, güçlükler, başarının değerini artıran süslerdir de,  biz de insanız yahu. Kariyer planımızı neden atom altı parçacıklar değil de, Ales sonuçları belirliyor? Doğal seçilimin basit bir taklidiyle eleyerek belirlenmesi gerçekten çok rasyonel. Kariyer olarak neyi düşünebilir ki bir insan? Ev, araba, makam ve evlilik mi? İnsanların sonuç odaklı olmasını eleştiriliyordu ama neden bunun devamında susuluyor? Yahu bu kitle öyle bir eviriliyor ki bu kafanın elinde, hayalleri olan insanları kanserli hücre gibi görüyorlar artık.

Hayatın gerçekleri var evet lakin biz farklı dünyalarda yaşamıyoruz. Steve Jobs ile Urfalı Ahmet farklı paralel evrenlerde yaşamıyorlar. Lakin kariyer planı yapmak ki özellikle Türkiye’de tarot falından bile anlamsız. Dünyada başarının şartı düzen, disiplin ve çalışmayken, bizde ki karmaşa 70’li yıllar devlet dairesi arşiv odalarına taş çıkartır. Steve Jobs hayalinin peşinden koşup savaşabiliyordu ama bizler hayallerimizi değil, aç kalmamayı düşünerek çalışıyoruz. Böylesine bir açlık oyununda, yaratım ve devamında üretim de, imam eriği seviyesinde olur elbet.



Steve Jobs’ın şu sözünü hiç unutmam. “Mezarlıktaki en zengin adam olmak bana bir şey ifade etmiyor. Geceleri yatmadan önce harika bir şey yaptığımı bilmek. İşte bu benim için bir şey ifade eder.” Hangimiz gerçekten bu hisle giriyoruz yatağa? Ahlaklı, küfür etmeyen ve çöpünü her sabah atan olmak insanı yüceltmez. Kariyer planı yapmak bana tutarlı gelmiyor, yapmayı sevdiğin işi yapmaktır doğru olan. İnsan programlanan bir makine değil, tutkuları, hayalleri ve arzuları olan bir canlıdır. Belirlenen komutları uygulamayınca, haylaz değil birey olur. Bırakın hayal kursunlar, bırakın özgür olsunlar. 2 kere 2’nin sonucu 5 olsun onların hayallerinde. Çünkü hayal gücü gerçekliğe karşı verilen savaştaki tek silahtır1 ve önemli olan yaşamak değildir, başarmak  hiç değildir. Önemli olan insan kalmayı bilmektir.2
(1. Jules De Gautier – 2.George Orwell)


Yazıma The Beatles grubunun kurucusu İngiliz Müzisyen John Lennon’ın sözleriyle noktayı koyuyorum.

"Ben 5 yaşındayken annem hep hayatta en önemli şey mutluluk derdi. Okulda "büyüyünce ne olmak istiyorsunuz ?" diye sordular. Ben de "mutlu" yazdım. Bana 'ödevi anlamamışsın' dediler. Ben de onlara 'siz hayatı anlamamışsınız' dedim."


13 Mayıs 2017 Cumartesi

Yeni Dalga Dergisi



Yeni dergi, yeni heyecan...
Cemal Süreya'ya popüler dergilerin değil de, bir de gençlerin gözüyle bakmak isterseniz, aramıza bekleriz.

facebook.com/yenidalgadergisi
twitter.com/yenidalgadergi
instagram.com/yenidalgadergisi

11 Mayıs 2017 Perşembe

Yeni Seri Önerileri

Merhabalar Blogger dostlar, öncelikle estetiğe giriş yazıma yorum yapan tüm güzel insanlara teşekkür ederim, iyi ki varsınız. An itibariyle yazıya başlıyorum lakin gerek yaklaşan finallerim gerekse dergiye yetiştirmem gereken yazımdan ötürü biraz gecikmeli olacak, affımıza sığınırım.

Bugün ki konumuz ise yeni bir seri hakkında fikir alışverişi olacak. Aklımda Bilim Serisi adı altında toplu yazılar yazmak fikri belirdi. İlk yazımda 'zaman nedir?' sorusuyla başlayıp, bilgimin ve kalemimin yettiğince size bilgi sunmaya çalışacağım. Diğer yazıların ve final süreci boyunca kozada olacağımdan, sizden yazabileceğim konular hakkında fikir bekliyorum. İstediğiniz konuları yorumlarda belirtirseniz çok sevinirim. Konu sınırlaması düşünmedim sadece akademik ve teknik detaylardan ziyade, eğlenceli ve teşvik edici paylaşımlar yapmayı tasavvur ediyorum. Yeni Seri fikri dışında başka seri önerileri de almak isterim.

Yorumlarınız için şimdiden teşekkür ederim. :)


6 Mayıs 2017 Cumartesi

Estetiğin İhaneti - Giriş

Estetik diğer ismiyle güzelduyu, güzeli (bilhassa sanat eserlerinde) bulma amacıyla ağırlıkla 19. Yy'dan sonra hakkında yazılan felsefe dalıdır. Peki estetik nedir, biraz açalım konuyu.

'Seni seviyorum' dediğinizde acaba sen zamirini hangi niteliği karşılaması için kullanıyorsunuz? Sen, kişiliği mi yoksa kişinin sahip olduğu bir vasfı mı niteliyor? Sen'i sevmek demek yani benlik ifadesi olarak sen olanı sevmek, kendini ifade şekline dair bir iltifat mı yoksa egosunu okşayarak bedenine, maddi ya da manevi gücüne ortak olma istencinin ifadesi mi? 


Öncelikle birkaç soruyla ısınalım ve öyle başlayalım. 
Estetik nedir? Görselliğe dayanan bir zevk ve tatmin hali mi? Bunu açmak gerekirse, antik mısırdan bu yana dilden dile dolaşan altın oran arayışı mı? İşlevsellik nedir peki, estetiğin işlevselliği var mıdır?

Sevginin bu denli sığ olarak algılandığı ve yaşandığı bir devirde, sanırım cevabı hepimiz biliyoruz. Lakin genel manada eleştiri getirmek ve konuyu tartışmak isterim. Blogger dostlarımdan estetik anlayışı ve güzellik kavramıyla alakalı yorumları bekliyorum. Devam yazısı bu doğrultuda şekillenecek.

Sevgiyle kalın...


29 Nisan 2017 Cumartesi

Denemeler - 8



-I-


‘Söz’ insanın aslında söylediği tüm şeylerin, senedi ya da başka bir açıdan teminatıdır. Ondan dolayıdır ki, tüm kültürlerde sözedir itimat ve güven. Çünkü; söz vermek bir yolculuktur, insanın kendini tanımaya çıktığı. Söz vermek, özü bilmektir; sözün seni sen yapan, benliğini ortaya koyan en önemli göstergendir. Çünkü Hadis’i Şerifte de denildiği gibi; Söz vermek namustur.

“Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış.”
-          Cemil Meriç
                                                          

-II-

Söz vermekle, yalan söylemek arasındaki tek fark da bu hususta şekillenir. Sözü alan kişi kadar sözü veren kişinin de,  zamanın belirli durak noktalarında kendi yalanına inananlar komitesine iştirak etmesidir. Yalanlar elbet inandırıcı olabilir; kimisi yalan cambazıdır, inandırır. Lakin sözler ve yeminler, bağlayıcı ve kutsayıcıdır. İşte bu yüzden verilen her söz, bir parça aidiyet gerektirir. Gözlerden başlar, dudaklara kadar senle dolar fikrinin özü. Atalarımız, ‘mutluyken söz vermek derler’ çünkü ani bir feveranla dökülür kelimeler boşluğa ve artık verdiğin söz efendindir senin.


“Söz ağızdan çıkana kadar o senin esirin ,
ağızdan çıktıktan sonra sen onun esirisindir.”
-          Hz. Ali(ra)


-III-

Söz vermeyin dostlar; çünkü verilen her söz tabiatı gereği çiğnediğinde -kural budur, sözler çiğnenmek içindir- güvenin kristal sütunlarını benliğin üzerine parça parça dağıtır ve serer. Bu parçalar öylesine keskin ve yoğundur ki, her hareketinde daha da derine işler ve yaranı deşer durur. Ve öylesine ince yapılıdır ki, her dokunulan ten geride örtünmesi imkansız izler bırakır.

“Sözleri tutmanın en iyi yolu, hiç söz vermemektir”.
-          Oscar Wilde


 






28 Nisan 2017 Cuma

Şiirin Yapıtaşı Nedir?


Stephane Mallarme’a göre; ”Şiir duygularla değil, kelimelerle yazılır”. Peki gerçekten öyle midir?        

Şiiri yapı taşı nedir? Bu soruyu inceleyecek ve cevap arayacağız. İlk olarak şiiri bir bina olarak düşünmeliyiz, Onu oluşturan ya da diğer bir deyişle göz önüne koyan etkenleri de elbette, barındırdığı malzemeleridir. Tuğla, demir ve çimento gibi temel unsurlar onu ortaya koyar ama bu sadece fiziksel tezahüründen ibarettir. O bina inşa edilmeden çok daha önce ortaya çıkmıştır aslında. Mimar, mühendis ve diğer tüm insanlar, öncelikle onlarca yıl  emek verip, nasıl olmalı sorusuna ve türevi mesleki sorulara cevap ararlar. Statik, mekanik gibi alanlarda bilgi sahibi olur ve yoğun mesailer geçirirler. Ardından teknik detay ve görüşlerle birleştirerek, ortaya taslak ve bilahare plan koyarlar. Plan ve çalışma programıyla masa başında zihinlerde şekillendirilir fikir, sonrasında ise kalıba dökülür. Şiir de işte bu inşa sürecine benzer bir ilerlemeyle ortaya çıkar. Gerçek şiir şairin zihnidir, gerçek gemi, gemiyi inşaa edendir der Ralph Waldo Emerson. Onların fikirleri, şairin ilhamı vardır. Şair, yıllarca insanları ve diğer tüm dış etkenleri inceler ve bunları birikim haline getirir. Ardından kendi iç deviniminde, bunları benliğiyle bütünleştirmeye başlar.         

Yani şair bir yaratım sürecini yürütür aslında. Diğer bir deyişle, usta bir ahçı gibi hünerlerini sergiler. Mutfakta hazırladığı ve ortaya koyduğu esere yaratı, sürece ise ‘duygulanım’ demeyi tercih ediyorum. Konumuza dönersek, Mallarme’a getireceğim eleştiri de budur. Kelimeler şiirin fiziksel tezahürüdür ama şiiri şiir yapan sadece bu değildir. O bahsi geçen bina gibi, fiziksel yansımasının çok evvelinde aslında o kalıba dökülmüştü. Şiir de kelimelerle buluşmadan önce, şairin zihninde kendine yer bulmuştu. Burada tabi ki en önemli öge de, duygular olduğuna göre, ‘şiir kelimelerle değil, duygularla yazılır’ diyebilirim.          

Şiirin dili hususunda ise, Prof. Dr. Hasan Boynukara hocamın; “Şiir, günlük konuşma dilinin rafine edilmiş halidir” sözüne değinmek isterim. Aslında tüm yaratım süreci incelediğinde ve yemek takdim edilen lezzet tadıldığında, bu sözün ne denli nokta atışı olduğu anlaşılıyor. Şair günlük yaşamın akışından bir şeyleri alıp, dimağında rafine eder ve okura sunar. Şarap gibi şiir de beklendikçe lezzet kazanır ve damakta derin bir tutku bırakır.