30 Kasım 2016 Çarşamba

Tüyap 2016 Notları

Ayşe Kulin(Everest Yayınları)

İşlerimden dolayı bu sene Tüyap paylaşımı epey sarktı, kusura bakmayın. Tüyap bu sene de epey kalabalıktı. Umarım nitelikli okur(!) sayısı da aynı oranda artar.

İlk fotoğraflar tam bir İstanbul Hanımefendisi Ayşe Kulin ile...
Kendisi çok sevimli ve hoş sohbet bir insandı. İlk kez okumuştum ama hem kalemine hem de kişiliğine hayran oldum.

Hakan Günday(Doğan Kitap)

"Seni dosdoğru tanıyacak ve hakkıyla yargılayabilecek tek kişi yine sensin. Onun için yazdıklarını ilk elden çetin ceviz  bir okurunun nazarında değerlendirmeyi unutma, yani kendi yargıcın ol. Bir de şunu asla aklından çıkarma, şu dünyada varlığınla yeganesin ve düşüncelerinle insanlara özgün bir pencere açmalısın.
Asla yazmaktan ve okumaktan vazgeçme, yolun açık olsun."

Bu sempatik yüz, bu tontiş göbüş, hiç eksilmeyen gülücük, ilgili ses tonu bunlar zaten yeterken üstüne üstlük her okuruna nezaketen ayakta imza vermesi, tutuklu yazar Aslı Erdoğan'ın kitabına anı için imza artırması, ikramları ve hatta okurlarından kitap ve film gibi öneriler içeren listesine bir adet örnek ricası. Böylesine bir insanı her gün tanımak olanaksız, seviyorum seni güzel adam. 


Sinan Meydan(İnkılap Kitabevi)

Mükemmel bir tarihçi ve harikulade bir insan, yakın(Cumhuriyet) tarihi üzerine ondan ötesi yoktur sanırım. Kısa süren sohbetimizde de bu konuda ondan fikir edinme fırsatım oldu. Bana söylediği en güzel şey şuydu kuşkusuz;
 "Atatürk düşmanları saldırmaya devam etsin, bizler yani türk gençliği; bizler nefes aldıkça ve mücadele verdikçe onlar kazanamayacaklar ve Atatürk'ün kurduğu cumhuriyeti yıkamayacaklar".
Selam olsun...

Emrah Serbes(İletişim Yayınları)

Hepimizin aklında aynı soru, Behzat Ç. devam edecek mi?
Evet haberi vereyim, devam edecek 😊
Emrah Serbes'i anlatmak zor bir mesele ama deneyeyim. Samimiyet ve dostluk konusunda Hakan Günday ile yarışırlar bence ama tarzları daha farklı tabi. Birası ve leblebisiyle bana farklı bir insan olduğunu direkt olarak farkettirdi. Bu arada fotoğraftan da yorgunluğumuz belli oluyordur. Tüyap'ı biz kapattık o gün 😃


İhsan Eliaçık(İnşa Yayınevi)

Ve Anti Kapitalist Müslüman, Yaşayan Kuran İhsan Eliaçık Hocam...
Metrobüsle geldiğinde ve standa vardığında ilk işi su içmek oldu. Tonton yüzünü ter içindeydi ama bir insan bu kadar mı sevimli olur dedirtti.😄
İmza sırasında bize birkaç öğüt verdi ve hatta derslerine davet etti, onunla tanışmak ve muhabbet etmekte büyük şerefti gerçekten.

Fotoğraf çekilemesem de imza aldığım diğer isimlere de değineyim.

Ataol Behramoğlu(Tekin Yayınevi)

"Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir."

+Bu mısraları nasıl ortaya çıkarıyorsunuz, ilhamınız nedir acaba?
-İlhamımı yaşadıklarımdan ve gördüklerimden alıyorum. Anıları, acıları ve sevinçleri; hepsini süzgeçten geçirip, kağıda nakşediyorum. 
Bu şiirleri yazan bir insanın sanatçılığına dair söz etmek haddim değil ama kişiliğinr değinmek gerekirse kibar ve mütevazi tavrı o kadar hoşuma gitti ki, sarıldım boynuna 😊

Eren Erdem(Doğu Kitabevi)

İlahiyatçı Yazar, Milletvekili ve aynı zamanda hemşehrim Eren Ağabeyim...
Sağolsun bu sene de epey ilgilendi ve muhabbet ettik kendisiyle, yakın zamanda çıkacak dergimizle alakalı(onunla alakalı paylaşım da gelecek) önemli bağlantılar da aracı oldu. Mükemmel bir insan, kesinlikle tanışın derim.


Deniz Türkali(Doğan Kitap)

Ve son olarak kapanışı yine güzel bir hanımefendi ile yapalım. Geçenlerde kaybettiğimiz büyük değer Usta Yazar Vedat Türkali'nin kızı Tiyatrocu, senarist Deniz Türkali ilk kitabını yayınladı. Tabi ben de hemen imzamı kaptım. 😊

Bu senelik Tüyap'tan benden bu kadar 😊
Gelecek yayınlarda Nicola Tesla'nın biyografisinin ikinci bölümü, Dostoyevski biyografisi ve birkaç adet deneme yazısı gelecek, beni takipte kalın. Bir de unutmadan sağlıcakla kalın, esen kalın, hoşçakalın. 😊 (Trt spikeri mode off)




17 Ağustos 2016 Çarşamba

21 Yaş ve Bloğa Geri Dönüş



Bloğuma gerek sağlık sorunları, gerekse kişisel bazı sorunlar nedeniyle ara vermek zorunda kaldım. Geçen süre zarfında tedavim olumlu ilerledi ve artık arkadaşlarımın da teşviğiyle dönmeye karar verdim. Bugün doğum günüm 21 yıldır nefes aldığım ve yaşadığım hayata sembolik bir anlam katabildiysem bile ne mutlu bana. Bloğumda bana mesaj atan, beni destekleyen ve benim yaratım sancılarımı sabırla bekleyen tüm arkadaşlarıma sevgilerimi sunuyorum. Umarım bundan sonra daha iyi şeyler yapabilirim :)









1 Mayıs 2016 Pazar

Tanrının Alfabesi - 2

Değerli dostum Mehmet Mirioğlu'nun bilgi, bilim ve din felsefesi gibi geniş yelpazeli ve işlenmesi ağır konuları ustalıkla ele aldığı yeni kitabı yine Kaynak Yayınları etiketiyle satışa çıktı.
Bütün kitapseverlere tavsiye ederim.


20 Nisan 2016 Çarşamba

Üşümek - 1







Ölüm uykusundan uyanırcasına kaldırdı kafasını yastığından. Henüz yataktayken, perdeyi açtı ve dışarıya bakındı. Bulutlar güneşi sarmalamış, odası anlamsız bir buğunun odağında kalmıştı. Yerinden doğrulmak istedi lakin zifiri gecenin etkisi bedeninde halen sürüyordu, yorgundu ve kendini kesif bir sessizlikte, yalnızlığıyla baş başa hissediyordu.

Pijamasını yılgın bir tavırla çekiştirdi, üniversiteye başladığı sene aldığı halde aradan yıllar geçmesine rağmen hiç kilo almamış olması onu mutlu eden belki de son şeydi. Gözlüklerini yatağın yanı başında duran ahşap işlemeli komodinden alarak, tavanı izlemeye ve uykuyu beklemeye başladı. Fakat uyumak istemiyordu canı, aklının izbelerinde ezeli bir savaş sürdürürcesine fikirler birbirlerine hücum ediyordu, o ise bu ilim neferleri arasında bir akrobat edasıyla salınmasına rağmen, doğru noktaya ulaşmakta kör bir okçu kadar bile isabet tutturamıyordu. Aklının bu denli infial meyilli hava içerisinde bulunmasından sıkılarak, yerinden doğruldu ve terliklerini esrik bir edayla ayağına geçirerek mutfağa yöneldi. Koridora adımını attığı ilk andan itibaren bir fark olduğunu hissetmişti ama anlamlandıramamıştı. Attığı her adımda koridor uzuyor ve adımları adeta geri gidiyordu. Mobilyalar, resimler ve çiçekler sanki panorama gibiydi evin her köşesi. Anılar, acılar bombardımanı yoğundu ve kaçma itiyadı ile hissettiği çaresizlik onu acımasızca yeise sürüklüyordu. Mutfağa yüzünde acı bir ifadeyle girdi çünkü midesi bulanıyordu. Hemencecik dolaptan bulduğu ilk birkaç şeyi ekmek arasına koydu. Eskiciden aldığı ve ayakları hafiften paslanmış sandalyelerin birine oturarak yemeğe koyuldu. Gıcırdayan sesler arasında elindeki sandviçi yiyordu yani bedeni fiziksel olarak bu işlemi usulüyle gerçekleştiriyordu. Fakat onun aklı halen dünün tozlu sayfalarında gezini- yordu. Dimağına gömülen ne varsa ortaya çıkıyor ve onu esareti altına alıyordu. Bir günde nasıl bu kadar kolaylaşmıştı her şey. Bir günde nasıl bunca yol kat etmişti fark etmeden. Bu kadar kısa bir zamanda aslında ne kadar uzun bir yaşanmışlık sıkıştırmıştı bilmeden. Kalbinin çarpışından ve seğiren ruhunun kıvranışlarından, bunu anlaması zor olmuyordu. Beyninde anılar adeta bomba gibi infilak ediyordu. Artık aynı kişi olmadığını ve dünden sonra dimağının ve kelimelerin bedeninde onulmaz yaralar açtığını fark ediyordu. Yemeği biter bitmez doğruldu ve kara ciltli defterine gece aldığı notu içinden okumaya başladı.

“Neden her zaman en büyük mutluluklar, en büyük acılara gebe oluyor?

Mutluluğu tatmaya korkar hale geliyorum bunları düşündükçe. Gerçi acı duyan her insan acılarının sadece kendine mahsus ve özel düzenlenmiş olduğunu düşünür. Fakat acılarım öylesine derinlerde zuhur ediyor ki bambaşka bedenlerde böyle habis bir hissin varlığını sürdürdüğünü düşünmek bile istemiyorum; özellikle sevdiğim insanların bedenlerinde, bunu tahayyüle bile katlanamıyorum.”
Soğuk fırtınalı bir hava ve rüzgâr, yeşilin her rengini taşıyan ağaçların dallarının arasından ürpertici sesler çıkararak esiyordu. Derinden gelen bir uğultuyla doğruldum yerimden. Kabanımı iyice örtündüm ve uhrevi havaya bürünüp suskunlaştım. Daha az evvel toprağını attığım babamın mezarına öylece bakıyordum. Herkes gitmişti ve ben yalnızlığımla saygı duruşunda bulunuyordum.
Ölüm neden soğuktur? Babam gülerek, ellerimde can verene dek bu soru aklımın ucundan bile geçmezdi. Ölümü bir an bile düşünmezdim çünkü her insan yaşadığı zaman akışının mütemadiyen süreceğine ve değişimin imkânsız olduğu fikrine içten içe biat edip, kabullenir. Değişimin kasvetli havasından gerçek anlamda korkar.
Lakin tek bir an bile; kaçışın mümkün olmadığını anladığında ise, buz kesmeye başlar baştanbaşa. 

Cemal Süreya’nın mısraları inliyor kulaklarımda nafile.
“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim ki öldü, kör oldum.”
Yaşam, göçmen bir kuş mu? Bir anda kanatlarını açıp, uzaklara göçüyordu. İnsan bu kadar kısa bir sürede nasıl böylesine üşüyordu;  nasıl sanki hiç nefes almamışçasına, mutlu olmamışçasına ve hayaller kurmamışçasına varlığın satır aralarına karışıyordu?  
Babam asırlık çınar, şimdilerde yüzünde silinmişti yaşamın izleri. Yüzünde ki anlamsız değişimi tarif edemem, anlatamam. Bir anda onca yıl takındığı asil bakış yerini anlaşılmaz bir kasvete bırakmıştı. Gözlerinde ki o ışığın sönüşünü, dudaklarının kıvrımını yitirişini ve yanağını öptüğümde derinlerime dek işleyen üşüme hissini. Bir şey yitmişti, eski bir saatin geriye kalan boşluğu hissetmek kavgası gibi ve yeri dolmaz olanı bulmuştum ardında.  Onca söylenen söz ve dokunulan yaşamlar nasıl bir anda hiç olmuştu anlayamıyordum. Belli ki o da üşüyordu sarmak istiyordum bedenini var gücümle, ama saramıyordum. O değişen ve ifadesizleşen bedenin ardında nasıl bir esrarın gizlenmiş olduğunu, yaşam çıt bile çıkarmadan parmak uçlarında sahneyi terk ettiğinde ancak fark ediyordum. 
Bırakın beni kıvrılayım yanı başına. İçimde kor alevler yanıyor, gömün beni de şuracığa, dayanamıyorum. Çocukluğum geliyor aklıma ve yeniden yaşamaktan çekindiğim basit korkularımı yaşamak için yalvarır hale geliyorum. Ah o apansız çocukluğumun sokakları, kanatlarımda gökkuşağı renkleri saklı. Kıvranıyor beynimin kılcallarında, adı konmamış sancılar; ansızın durduruyorum zamanı, geçişiyor dört yanımdan sanrılar. 
Anılar arasında abidevi geçişler yaşıyor ve kendimi hiçliğin reveransına kaptırıyorum. Babamın kucağında gezindiğim ya da benimle top oynadığı o günleri hatırlıyorum.  Ah o kanayan dizlerim, ıslatıp ıslatıp güneşte kuruladığım, çamurlara bulanıp gölgemi kovaladığım, siyah beyaz karelerde solan anılarım. Onun bana verdiği güveni, kollarında sonsuza kadar gidebileceğim inancını; daha şimdiden çocuk hayallerimi kıyılarından uzaklaştığım solgun bir kent gibi yitiriyorum. Dalgaları incitmek istemezcesine atılan naif adımlar ve boşluğa sallanan eller; ecel perdelerini çektiğinde herkes kendi ölümünü hazırlar.
 En derin korkularım zuhur ediyor ve öylece baldıran içercesine bekliyorum. Çığlıklar atıyorum, duyuramıyorum kimseye sesimi. Korkularımla baş başayım, çevremde ise ürpertici bir sessizlik hüküm sürüyor. Ölümün sessizliği mi bu yoksa yaşarken ölümün nefesini soludukça sesler gömülüyor mu karanlığa?
Gayya kuyularına atıyorlar bedenimi.  Karanlık ve temaşa ile bihaber gözlerimi yoklayan siluetlerin nefesini soluyorum.  Sesler duymak istiyorum ama bu derin sessizlik aklımda karmaşaya sebep oluyor ve yalnızlığın o habis gölgesini etrafımda hissederek, çaresizce bu sessizliğe razı olur hale geliyorum. Hırsla toprağı sıkıyorum ve kanayan avuçlarımdaki taşlar şehvetle sergiliyor kızılın her tonunu.
 Sessizlik, dehşetengiz bir iklimi sırtlanıp yükseliyordu ve acımasız bir tiran gibi gırtlağıma çöküp nefesimi sömürüyordu. Çaresizlik içindeydim, düşündükçe çıldırasım geliyordu. Zihnimde kelimelerle savaşa hazırlanan bir Don Kişot, mezar taşlarına yağmur bulutlarından atını sürüyordu. Delirmek istiyorum, insanlar acılar çekerken nasıl yaşamlarına devam edebiliyorlardı? 
Öylece nasıl nefes almaya ve gülmeye devam ediyorlardı? 
Bu sıradanlığın ve bu vazgeçmişliğin ortasında, bir nehirde savrulurcasına yol almaya çalışan bir tek ben miydim?

Bir yerlerde okumuştum ya da izlemiştim sanırım, delirmemek için insan beyni kendisini sıfırlar ve unutmayı seçermiş.  Bilim insanların her gün birbirlerini tefe koyduğu bu dünyada ne denli akıl karı bir yaklaşım bilinmez ama içten içe unutmak istemediğimi haykırıyordum adeta çünkü delirmek istiyorum ben, öylece delirmek ve bütün keşmekeşten kaçıp kurtulmak. Biliyorum çünkü unutmak yaşamamak değildir aslında sadece geride kalan izleri sorgulamayı bırakmaktır.Lakin öte yandan unutmak istediğimi de biliyorum, hissediyorum. İnsanı insan yapan, çektiği açılar da olsa, yine de zavallı bir insan olarak acılardan kaçmak istiyorum. Neden insan beyni bu oyunda kazanan olamayacağını bile bile ısrarla zarını atmaya devam ediyordu?

Derken hava yavaş yavaş sakinleşmiş, sis tabakası usulca aramızdan çekilmişti; berraklaşan havada beliren yemyeşil ağaç dallarının arasında geçişen insanları ve diz kapaklarımı ağır aksak esir alan çamur topağını izliyordum. O an etrafıma bakınırken, birkaç metre ötemde oturan yaşlı bir kadının başka bir mezarın önünde oturup; o buz kesmiş mermere sanki sevdiğini okşarcasına, sarıldığına şahit oldum.  Şimşekler çaktı o an ve parıldadı kuyunun dibindeki yalnızlığım suda. Kuyudan çıkacağım zannediyordum ama çıkışı olmayan ve sonuna varılamayan bir yola girmiştim. Ayağa kalktım. İnsanların bakışlarında ölümün suretine tanıklık ettikleri onaylarcasına oluşan bulanıklığı gördüm, irkildim. Belki de korkulmasının tek sebebi de gerçeğin o katı ve boyun eğmez tavrıydı aslında, bilemem. Yaprak hışırtıları ve ay ışığının buğulandırdığı tek nefeste, hakiki bir şeyi görüyordum buğuda yansıyan yüzümde.   Kuşkusuz ölenle de elbet ölünüyordu ve hayat bizleri böylece öldürmeden mezara gömüyordu.

Kelimelerimin tozunu kaldıran yağmuru hep birlikte uğurluyorduk ve ellerimde çiçeklerle üzerlerine serpilen ölü toprağıyla Arafta sıkışmış bu bedevi ruhların yürüyüşüne sükûnetle iştirak ediyordum. 

Notlar yarım kalmıştı, anılar gibi. Yazdıkları sadece hissettiklerinin ve düşündüklerinin çarpık birer yansımasıydı. Bunu biliyordu ama buna karşın halen içindeki zehri dökecek gücü bulamıyordu.

Defteri kapattı ve yavaştan mutfağı dolduran güneş ışığına baktı. Güneş yükseliyordu, güneşi izledi. Güneş yeniden doğuyor ve sanki zaman umarsız bir tekerrürü beraberinde sürüklüyordu. Anlatmak ve anlamak bir yaşamı, ölümün kıyısındayken ansızın.

Artık yaşama dönme ve sıradanlığa kapılıp, ortak olma vaktiydi.