Hangi yazarın biyografisi okumak istersiniz?

19 Ocak 2019 Cumartesi

Geceye Not - 7


-I-

Bir bulut izliyor yolumu, bir gölgeye kısılıp kalmışım; güneş uğramayı mı unuttu yoksa ışık artık orada değil mi? Melankoli işte bildiğin gibi, nereye bakarsan gördüğün kadarını yaşamın muhtevasını tekabül edecek şekilde yorumlarsın, ardından geçersin kağıdın başına ve büyük sözlerle meramını aktarırsın. Kağıt kirlendikçe zihnin berraklaşır, kağıda aktıkça zehir, ışık daha da parlaklaşır. Yazmak dediğin eylem insanın kendi bedenine soktuğu toksini imhası değil midir zaten. Hangi yazar ya da şairin hayatı yazmanın faydasını, erdemine yeğlememiş? Işığın vurduğu yüzey soğruldukça ortaya görüntü çıkar; yazarın içinde toplanan zehir de ortaya yazını çıkarır.

-II-

Bazen kapını sonuna kadar açarsın, dönüp bakan dahi olmaz; bazen de kilitler vurursun boydan boya, kapının çalındığını duyarsın. Kapıyı açmak mı yoksa duymazdan gelmek mi gerekir? 
Dünyanın en büyük romanlarından Savaş ve Barış'ın yazım süreci, aslında basit bir makaleden tarihi bir romana sürükleniş hikayesidir. Tolstoy, yazmak istediklerini öğrenirken daha da fazla bilmeyi arzulayınca, önünde ardı ardına kapılar açılır. Ailesinden kalan kütüphanesinde yirmi binden fazla kitabı olan bir kitap kurduna eğer doğru bir hedef sunulursa neler yapabileceğinin ispatıdır.

Isaac Asimov kitaplarla ilişkisini yemeklerle ilişkisine benzetirmiş. Zihnini bedeni kadar beslemeye gösterdiği özeni anlıyoruz böylelikle. Babasının kendisine aldığı ilk üyelik ile kitapla tanışan Isaac, dünyası ötesinde dünyaları keşfettiği ilk günden yaşamını yitirdiği güne değin atan damarı sağaltmak çabasında değil miydi?

-III-

Gecenin kanatları vardır, bir anda yeryüzünden soyutlar. Sesler büyür, düşünceler belirginleşir. Duygular ve özellikle yalnızlık kemikleşir, batar durur. Özlem eski bir yara misali sızlar, nefret tüm bedeni katederek zihni yoklar. Gemsiz bir at koşturur damarlarında ve ister ki tükenene kadar durmasın. Bu oyunun kazananı yoktur, bağımlılık yapar. Delilik çıkarır kafesi aniden ve kafese girenin sürgünü başlar. Oyunun kuralları ve oyuncuların niteliği, oyunun her durağında değişir. Delilik bir an değil, belirli geçişlerle sürekliliği arayan ama bulamayan kişidir. Acının yoğunluğu değil yani sürekliliğidir ve acıyı kesmek için, acının bilinmezliğiyle sarmalanmış hayatlar inşa edilir. Kelimeleri salar, başıboş bir halde koşmaya başlarlar. Ve bir anda cümleler inşa olur. Sarsıntılar, yıkıntılar arasında keşfedilen anılar:
Damarları kuruduğundaysa, yaşama dönme imkanı bulunur. 

Resim: The Face of War - Salvador Dali(1940)

18 Ocak 2019 Cuma

Geceye Not - 6

Gece çöktüğünde zihnim kabuk değiştirir. Sanki yönetimi ele geçiren üst bir insan, kendi yolunda yürümeyi telkin eder, gösterir. Beynimin basıncı artar bazen, düşüncelerin sıkıştığını hissederim. Paramparça olacakmış gibi, kişiliğim düşüncelerin arasında köşe kapmaca oynar. Diğer zamanlarda ise geniş bir ovanın aydınlık manzarasını seyredercesine ferah olur. Rahatladığımı, güçlendiğimi ve yerimi bulduğumu düşünürüm. Bu durum ister istemez yazımımı da etkiler. Sıkıştıkça kelimelerin de boğulduğunu, zincirlerinden kurtulmaya çalışan fakat direndikçe çukura daha fazla batan zayıf köleler olduklarını sezerim. Beklerler ki birisi gelsin ve zincirlerinden kurtarıp, mahir elleriyle onlara yol versin. Öte yandan özgürleşmişse ve o aydınlık ovaya atmışsa adımını, kelimeler kağıdın üstünde adeta raks ederler. Sanırsın hayat tozpembe; izler ve mutlu olursun. 

Tüm bedenim bu temel değişimin arasında kalıp, kendini aramaktan ibarettir. Yazmak, izlemek ve konuşmak tamamen bunu çözümleme çabasıdır. Okumak, okuduklarını anlamak aslında kendine bir kapı aralama isteğidir. İnsan en çok kendini tanır fakat bununla birlikte en çok da kendine yabancıdır. Yargıları da bu öznel yorumla ortaya çıktığından, aynaya ihtiyacı vardır. Benim aynam, kırık dökük; tutarım kendimi ve gördüğüm yalnızca kırıkların arasından sızan darmadağın bir surettir. Parçalandığı yerlerden okşanmak istenen ama sarmaya da sarılmaya da ne cesareti ne de hevesi olmayan safiyane bir yürektir. Bir bütün halinde bozuk yansılar uyandıran, gölgesi bile toprağa kuraklık getiren; değişimin sertliğini görüyor musun? Beynin iki lobu arasında sürekli olarak gezinen ama yurdunu bulamayan o gezgin, gezenti işte benim...



25 Aralık 2018 Salı

İhtiyar Gitarist

düşüncelerim uçarı
asılı kalıyor gecede
sesler büyüyor
sığmaz oluyor kabına
bir gölge saklanıyor
sisler arasında
ne söylesem nefesimi kesiyor
anbean yolumu gözlüyor
sus diyor, susmak tek çaren
ama durmuyor
durulmuyor akan nehirlerim

Ah!
aklım, yüreğim ve keşisen noktaları
insan bu oyunu nasıl oynamalı
bir izin alsam şu dünyadan
salıversem azgın iplerini
yaşamak yatağına doludizgin uzanacak
çıkarsam beynimi yıllık izne
düşünceler rayına oturacak
fakat yağmurlu havada şemsiyesiz kalmışçasına
kuşanır durur ölümlüğünü

yaşamaktan kaçtım boyuna
ne gördüysem uzattım ellerimi
soldu renkleri, karabeyaz
çekildi bedenimden
ve süzüldü damarlarımdan
kağıda dökülen ne varsa
ki bin taraçası Lorca'nın
zifiri karanlıkta yolumu tarif eder
bu tekinsiz kalabalıkta aldığım yol
ihtiyar gitaristi oluverir aniden

Resim: Pablo Picasso - The Old Guitarist(1903)

21 Aralık 2018 Cuma

Deliliğin Tarihi (Fuko'ya Mülhem)

1. GİRİŞ

Dışarıda fırtınalı bir hava vardı, gece yarısını geçeli henüz dakikalar olmuştu; yine de rüzgar tüm gücüyle esmeye devam ediyor, evin her yanında tiz ıslık sesi  yankılanıyordu. Duyulan yegane ses de buydu zaten, ağaçların dalları sallanıyordu delice ama sesler sanki buhar olup uçuyordu. Bereket, şömineyi yakmıştı A., en azından içerideydi ve donmaktan korkmasına gerek kalmamıştı. Oysa dışarıda kalan varsa diye inceden sızladı yüreği. Bir sigara yaktı ve düşünmeye başladı.

Fırtınanın geleceğini öngörerek birkaç gün evvelden odunları içeri yığmıştı. Kilerden yiyecek çıkarmış, soğuğa karşı tüm hazırlığı yapmıştı; böylece geriye yalnızca fırtınanın dinmesini beklemek kalmıştı. Mamafih göğsünde sıkışan bir şey vardı o gün, sabahtan başlayan sızı, bu saatlerde dayanılmaz bir sancıya dönüşmüştü. Sigaranın yükselen mavi dumanına, ardından duvara baktı; bir şey olacaktı, oldu.

***

Gecenin sessizliğini bozan kapıdan gelen tok vurma sesi oldu. İlkin tedirgin oldum, lakin serinkanlı bir hareketle duvarda asılı çifteyi aldım. Bu soğukta gelenin kim olacağı, kapıya kimin varacağı bilinmez, kendimi emniyete almam gerekir. Kapının kilidini araladığımda, nefesi buharlanan ve içeriden vuran ışıkta hafiften beliren gölgeyi hemen fark edip, seslendim;
- Kimsin, ne işin var bu fırtınada dağın başında?
- Bir yolcuyum dost, yolum ocağına düştü; Tanrı misafirine açık mıdır kapın? 
- Böyle bir havada, bu saatte; vakti ayarlayamamış olmalı. 
- Tüm vakitler Tanrı'nın, biz geç kalmış olmayalım? 
Tebessümle kapıyı açtım, buyur ettim. 

2. SANCILAR

A. Yoruldum, anlıyor musun! Herkese, her şeyi açıklamak zorunda olmaktan, sürekli etkileşim içinde kalıp ezber cümlelerle samimiyetsiz bağlar kurmaktan ve deliliğime dahi mazaret aramaktan yoruldum. Tamam, istemiyorum sizden bir şey ama siz de beni rahat bırakın. Kendi oyun alanımda mutlu mesut yaşayıp, çürüyeyim; fakat olmaz, isyan edeni ihbar etmek hatta ilhak ederek kendi sınırlarına katmak onların en büyük vazifesi olmalı! 

B. Sence kim suçlu?

A. Diğerleri tabi, kim olacak! Beni bırakın dedim, söz verdim, sizden bir şey istemiyorum. Benden bir halt olmaz, yağmurlu havada su verilmez, bırakın bari kimseye faydam olmasa da zararım olmasın. Ama neymiş efendim, sakallı abimiz demiş ki, faydası olmayanın zararı var demektir. Diğerlerinin kalıpları ve yasakları; cehennem diğerleridir!

B. Ama onların da başına bu gelmez mi zaten? İnsanın hayatında değişmeden kalan şeylerden biri de bu değil midir? Hayat herkesten bir şeyler ister ve karşılığında vaatlerde bulunur. Oysa her geçen gün verdiğinden kısar ama aldığına bonkördür; ve bir gün gelir, toprak ayağının altından çekilir, bağrına basar bedeni. Unutma dostum; hayatın kuralları çoktur, yaşanışı birçok kapılar aralar ve her temaşa eden farklı yorumlar. Sen de izle, gördüğünü anlat. Çünkü perde indiğinde, artık şansın kalmayacak.

3. REVERANS 

yıldırımlar düştü, devrildi kadeh;
öldü deseler de, yaşayacak sonsuza dek.
bir at kişnedi, indi kırbaçlar;
bir asi delirdi, yitti tüm umutlar.

oysa kollarını açsa insan,
sözleri yeniden duyulacak;
Zerdüşt dağdan inince, izlerini bulacak.

geldi hilkat garibesi, tek sözüyle parçaladı her bir kafesi;
gel dedi yankılandı sesi, asırlar geçse de dinmeyecek nefesi.

kadehin içinden döküldü zehir, Zerdüşt'ün damarlarında akmakta;
bu sözleri duyan her kimse, o zehirden yudumlamakta.

Resim: Composition 7 - Vasiliy Kandinskiy(1923)

18 Aralık 2018 Salı

Son Adam - 1

- I - 

Duvarları saran gölgeler durmadan kıpırdanıyor, sokak lambasını izleyen sinekler sanki yeni bir şey keşfetmişçesine sabırsızlıkla geziniyor. Ardından sessizlik yayılıyor, renkler ile kelimeler arasındaki ezeli uyum ortaya çıkıyor. Hiç düşündün mü karanlığı, karanlıkta daha kolay yankılanır düşüncelerin. Uzun süre göz göze geldiğinde yankılanan düşüncelerin şekil alır, hipnoz edercesine zihnini bulandırır. Halbuki çıksam sokağa, nemli kaldırımları arşınlayan nice insana değecek gözüm, nice hayat akıp gidecek etrafımdan. Neden kaçar insan, neden yaşar? Soruların arasında hangi cevap, geçip gidene ne sunar?

Böyle zamanlarda gece; karanlık, yalnızlık ve içimde büyüyen bir soğuktan ibaret. Korku nasıl böylesine işledi ruhuma. Konuşmak ve bu yolla anlatmaya çalışmak da işe yaramıyor, gölgeler boşlukların içinde usulca ilerliyor. Tahtaların gıcırdayan sesleri ve horuldayan dedem sessizliği dalgalandırıyor. İnsanın kendini bilmediği bir yere ait hissetmesi, tutarsız olmaz mıydı? Fakat insan çocuk olunca, fikirleri pek de ciddiye alınmıyor. Çocuk olmak erken açan bahar çiçeği gibiymiş, ancak elden yitince farkına varır, ölene dek özlemle anılırmış. Ama ben kendimi kocaman bir hapishanede gibi hissediyorum.

Yalnızlık buymuş demek ki. Anlaması zor, insan büyürken ne yaşıyor da bu yenilmişliğe tamah edebiliyor, aklım almıyor. Duvarlar insanın üstüne geliyor. Küçücük çıtırtılar büyüyor, kocaman oluyor. Sıkışmış ve kontrolsüz hissediyorum. Ahşap masadan sarkan ceket bile, hayalet gibi sarkmış kollarıyla korkularımı tetikliyor. Buraya neden geldim, neden çaresizliğe böylesine boyun eğiyorum? Soru sormaktan bile korkuyorum, çünkü alacağım cevap ya yeni bir soruya ya da koşulsuz kabullenmeye çıkıyor. İç sesimden başka, saranım yok. 

***

Yetişkinlerin gözünde çocuklar her daim değişen bir yaş ölçütüne sahipler. Bazen artık kocaman adam oldun diyen babam, başka zamanlarda kendi fikrimi beyan etmek isteğim karşısında ‘çocuk’ olduğum gerçeğini anımsayıveriyor. Fakat dedem onun gibi değildir, adeta korkularımla yüzleştiğim devasa bir aynadır. Her sabah kalktığında, başlayan yeni günün heyecanını tüm benliğinde taşır. Elleri buruşuk ve üzerinde kahverengi birkaç leke vardır, damarları şişkin ve çok belirgin ama ellerini tuttuğumda ve boynuna sarıldığımda ölümü değil yaşamı teneffüs ederim. Saçı dökülmüş ve seyrek birkaç telden başkası kalmamıştır. Şapkasını da bundan ötürü takıyormuş. Bazen ben takardım o şapkayı ve kafamın büyüklüğü ile ilgili komik şakalar yapardı. Sakalı da vardı upuzun ve saçının yerini o tamamlardı. Aynanın karşısına geçer özenle tarardı, dededen kalma ahşap tarakla. Şimşir tarak derlermiş buna. Babam saçını tarar, dedem ise sakalını.  

Bana sorular sorardı o uzun günlerde ve derdi ki, doğru soruları sormazsan doğru cevapları alamazsın. Bir gün geçtim karşısına ve sordum: ölüm nedir dede? Sakalını sıvazladı ve durgun bakışlarla gözlerimin içine, ta derinlere dalakaldı. Babamın uzun ve parlak saçları vardı, gözlüğü ise kendisiyle bağdaşmıştı. Çerçevenin ardındaki kahve gözleri, bana miras kalmıştı. Dağ gibi yamaçlarında keçilerin gezindiği, ırak yerlerden esen yellerin savurduğu yağız delikanlı. Annem ise sarı saçlarının arasında adeta Heidi gibiydi. Gökgözlü bir melek gibi arındırırdı acılarımdan ve korkularımdan. Kutsal Teslis’i anımsatırdı bu tablo bana. Baba, Oğul ve Hz. Meryem olup Kutsal Ruh ile bütünleşen annem. Her sene doğum günleri geldiğinde hediye alır, fotoğraflarını içine bırakırım. Yeni bir çerçeve ve yeni bir renk gelsin diye dünyama. Sonuçta bir fotoğrafa başka ne hediye alınabilir, çerçeveden başka. 
Dedemin aklında binlerce adam vardı, binlerce söz ve binlerce hatıra. Kelimeleri bahar aylarında orkideler arasında arardı, sesi köknar gölgesinde salınan bir ceylanla özdeşti. Saçlarımın arasında gezinen rüzgârları onun kitaplarında tuttum; saman kâğıda doldurulmuş hayatların, binbir dünyaya geçişimi sağlayan kapılarını onun sayesinde açardım. 

Çünkü dedem; güzel yaşamak için güzel kitaplar okumak gerekir, derdi. Örneğin Dostoyevski denilen bir Rus muharriri varmış, kitapta yazara muharrir deniliyor; ne incelik! Jules Verne, Ömer Seyfettin ile başlamıştım ama artık büyüdüğümü ve eşik denilen hayali bir çizgiyi aşmam gerektiğini söylerdi. İnsan sürekli bir şeyleri aşma derdinde, hayatının amacı, var olma sebebi, aldığı nefesi kıymetlendiren, sözlerini geçerli ve namını muteber kılan aştığı bu sınırlarmış. Şu uzun kırların arasında geçen ömürler, aştığını sandıkları sınırların içerisinde çürümüyor mu? Dans eden güneşin ve her gece yok oluşun ardından, her şafakta yeniden ufuk çizgisinin kıyılarında doğmuyor mu? Buğday başaklarının dalgalandığı o uzun yaz günleri, gecelere aynı umutlarla bağlanmıyor mu?

Bir akşamüstü elma ağacına tırmandığımda, elimde Suç ve Ceza ile kendi dünyama dalma niyetindeydim. Raskolnikov da büyümek ve okuduğu insanlar gibi yücelmek istiyordu. Ama yücelmek için önce alçalmak, en dibe vurmak gerektiğini bilmiyordu. İnsanlara, olaylara ve amaçlara biçtiği rollerin, aldığı tek bir kararla bu denli değişime uğraması, sabit olduğunu sandığı her şeyin aslında sürekli bir değişim halinde olduğunu anlamasına yol açtı. Kavramların içini dolduranın yine insan olduğunu ve bu sınırları aştığında özgürlüğe, gerçek özgürlüğe kavuşacağını, sanki benimle konuşarak anlatıyordu. 

"Ne tatlı bir kız." Karşımdaki ağaçta oturup beni hayran bakışlarla süzen bu kız da kim acaba? Gülümsüyor ama sanırım fark ettiğimi bildiği için bu alaycı gülümsemesi. Konuşmalı mıyım yoksa susmalı ve ondan mı beklemeliyim ilk tepkiyi? Doğru anlarda yanlış kararlar vermek mi yoksa riskten kaçınmak mı?
"Ne düşünüyorsun öyle, gelsene yanıma." Ne kadar hızlı oldu, saçları da aynı annemin saçları gibi, gitsem mi acaba ya da acele etmesem mi? Ağaçtan yavaşça inmeye başladım, içimde adlandıramadığım bir duyguyla ona doğru yürümeye başladım, o da indi ağacın dalından ve dalgalanan saçlarını toplayarak bana doğru gelmeye başladı. Yan yana geldiğimizde tokalaşmak için elimi uzattım ama o boynuma sarıldı ve öylece kalakaldım. Kokusu sanki cennetti ve içimde hissettiğim bu şey, göğüs kafesimde özgürlüğüne kavuşmuş gibi çırpınıp duruyordu. Nöbet geçirircesine irkildim, geri çekildim. Akşam güneşi ıhlamur ağacının yaprakları arasından yüzüne vuruyordu, kısık gözlerinde durgun deniz gibi parıldayan bakışları bedenimde geziniyordu. "Beni tanıyamadın mı" dedi. Bu soru sadece aklımda daha fazla sorunun oluşmasına sebep oldu. 

Tuttu ellerimden, yüreğim ısındı; baktım yüzüne, zihnim aydınlandı. Gözlerinde yaşlar mı var? Yoksa bu gözler, o gözler mi? Karanlık gecelerde saçlarımı okşayan, masallar anlatan o ses, bu ses mi? Zindanlara attığım anıları, tek çırpıda önüme seriveren bir an mı yaşamaktayım? Deliriyor muyum yoksa zaten deliydim ama farkındalığım mı gelişti; fakat delilik farkında olmadan sarmaz mı zihni, mamafih hissettiğim bu belirsiz duygu idrakimi de gölgelemez mi? Düşünmeliyim, düşünmeli, düşünmeyi, düşün…


5 Kasım 2018 Pazartesi

Calla Lily'ye Mektuplar - 3




Sevgili Lily,

Aklım senin yörüngende gezinen ıssız bir gezegen sanki, ne yaparsam yapayım uzak kalamıyorum. Her anım seni anmakla geçiyor; her sözüm seni düşündüğümü anlatmak için kalıbını buluyor. İçimde hissettiğim ruhani huzur, dilimde hırpani öfkeye dönüşüyor. Çelişkiler içinde kendimden kaçarak yaşıyorum, korkular içinde, seninle geçirdiğim zamanları özlüyorum. Özlem büyüyor sığmıyor içime, kemiklerimi kıra parçalaya zorluyor sınırlarımı. Oysa kokunu bile alamadım, elini tutamadım, gözlerinin içine dalıp giderek hayaller kuramadım. Üç noktayı düşündüm sen yokken, bitmiş cümlelere yeniden başlamak için de kullanılırmış aslında ama önce başlaması gerekirmiş: oysa biz hiç başlamadık: bir hayaldi yaşadığım, ben başlattım yine ben bitirdim. Sen içinde bulunduğun şartları yorumladın, kendi yolunda rotanı çizdin; kendi yolunda yük olacağını gördüklerini attın, ki hayat yolunda yürümektir ve fazla yük enerji israfıdır.

Bu acıya nasıl dayanılır bilmiyorum, tüm bedenim ona çekilirken nasıl duracağım yerimde. Tek bir kelime edemeden, sesini duyamadan yaşamak, yaşamak mıdır? İçim sökülüyor, dökülüyor ortalığa ve sırf devam edebilmek için yeni baştan topluyorum. Gücüm yok, iştahım yok, umudum yok; tüm dünya renklerini yitirdi sanki, hayat sürgün yerine dönüverdi. Bedenim çürüyor, aklım tükeniyor yavaş yavaş. Gücüm neye yeter, ellerim nereye uzanır. Senin ellerini tutmadıkça neye yarar açan çiçekler, her şafakta doğsa da güneş. Sesinde hayat var, sesinde umut var, sesinde gözyaşlarımı bile mutlandıran bir tını var. Ne etsem, nasıl etsem de açsan ellerini; ne yapsam da gülüşünü yeniden duysam. Çürük diş gibi içi boşalıyor ve kendini bırakıyor; oysa kaynağına ulaşsa bir, yeniden doğmuşçasına ayağa kalkıverir.

Seninle uyandığım sabahın düşlerini kurdum, saçlarının kokusunu sezdim yastığımda: dağılmıştı her teli, tek tek topladım; yılmadım, kokladım. Bilir misin, rüyalarımda bile seni gördüm, gecelerimi gündüzlerime kattım da, yalnızca seni düşündüm. Düşlerimi de düşüncelerimi de sana verdim; sevgi bu mudur? Değil sanırım. Hastalıklı fikirlerle sarılmış bir zihin benimki, kontrolü mümkün olmayan nevrotik krizlerin ortasında çırpınan aciz bir benliğim. Seninle bir bir açmak istedim, açtım; seninle attığım adımlarla bir şeyler öğrenmeye istedim, öğrendim. Ama attığım adımlarla senden uzağa, açtığım kapılarla ise kendi gerçeklerime savruldum.

Özlemle,
Sadık hizmetkarın S. 

27 Eylül 2018 Perşembe

Arzular Üzerine

Şehvet ile şefkatin arasında sıkışmış sevgiler yaşarım boyuna. Hangi yanı seçmek gerekir bilmeden, söyleyecek söz bulamadan. Oysa retorik ve kitabi bilgi hususunda yetkinimdir, fakat pratikte karşılaşılan durumlar, yalnızca pratikte edinilen tecrübelerle kavranılabilir. 

Aşk, kitaplarda bolca anlatılan bir kavramdır, ama yaşandığında anlam kazanır ancak. Ve benim zihnim ne aşka ne de aşkın vücut bulmuş hali kadına hitap edecek yeterliğe sahip değildir. Bundan mütevellit aşka dair ne söylersem söyleyeyim, çocuksu bir düşten ötesi olamaz.

Aşık insan, tüm kadınların istediğinden ziyade, tek bir kadının istediğini düşünüyorsa duygularını belli eder. Mamafih acıya da katlanmak gerekir: çünkü hissettiğim müddetçe yaşar, düşlediğim müddetçe ayakta durabilirim; fakat ondan uzakta onunla yaşamaya devam ettiğim için, yaşam anlamını yitirir. Yaşamın anlamı, ona anlam atfedenin düşüncelerine bağlıdır çünkü.

Nasıl sevmeli ya da sevmeli mi? Eğer sevmekse gereken, sevilmeyi beklemeli mi? Sevilmek şart değilse, nedir aşk? Ya da gerekliyse, sevgisiz nasıl yaşanır? Sevgi, şehvet ve iltifat gibi hallerin karşılığı yoksa bu sevgi midir? Aşk ile sevginin farkı ya da benzerlikleri nelerdir? Sorular insanın zihninde durmadan çoğalan bakteriler gibi oysa girse yarin koynuna çözülecek. Basit görünen şikayetler, kompleks sorunları tetikler ve yanlış öğrenilen hayati konular, hayatı kabusa çevirir. İşte tüm deliliğin sebebi de budur: yani arzuların ötelenmesi.


Angel of Love - Leonid Afremov