29 Ocak 2021 Cuma

Geceye Not - 9


 - 1 -

Sansürün en kötüsü otosansürdür. Suyun akışını çeşmeden değil de dağın bağrındayken keser.  


- 2 -

Şiddet, kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayanı ifade etme çabasıdır. Hangi sebebin, amacın ya da davanın ardına saklanırsa saklansın; şiddet çaresizliğin dışavurumudur.


- 3 - 

En büyük karanlık insanın zihninde taşıdığı kalıpların gölgesindedir. Orada planlı yargılar tohumlanır, cehalet filizlenir ve ölüm baş alır, verir. Dil insanın iletişim aracıdır, din insanın Tanrıyla ilişkisini şekillendiren yolun adıdır. Oysa insan dili ve dini bozarsa, ne Tanrıyla ne de diğer insanlarla arasında köprüler kalır, yıkılır ve harap olur.


- 4 - 

Kardeşlik, dostluk, sevgi, sadakat ve saygının isminin en çok anıldığı çağlar aslında eylem ile sözün çelişkisini örtmeye çalışan demagogların süslü nutuklarına ev sahipliği yapmaktadır. Çehov'un ünlü sözü çıkan tabancayı elbet patlatır ama tabancanın ne zaman patlayacağını kimse bilemez. Eğer tabancayı çıkarırsan, sonucunu da beklediğini fark edersin. Zihnin sürekli olarak buna odaklanır, geri kalan hiçbir detay odağına giremez. Oysa zaman durmadan akar. Bunu idrak ettiğindeyse anılar arasında geleceğe giden yolu kaçırdığını fark edersin. Zamanın imtihanı da budur.


- 5 -

Bir kurşun atıldığında tetiği çeken kadar çektiren de sorumludur. O mermiyi tabancanın ağzına süren toplumun her ferdinin göz ardı ettiği gerçeklerdir. Biri çözümü ölümde buluyorsa şayet; katili, yaşamı çekilmez kılanlardır. Bu açıdan bakıldığında intihar, bir korkaklık göstergesi ya da ilgi çekme çabasının sonucu değildir. Varoluşu başkalarının yargılarının altında Promete misali sinerken, kişinin özgürleşmek istediğinin en belirgin kanıtıdır. Nitekim, ölümlerinin mesulünü de barut testinden bulamayabilirsiniz. Zira, ortada bir ceset varsa, önünüze gelene kadar defalarca ölmüştür zaten.

25 Aralık 2020 Cuma

Vuslat

şu çılgın şırıltı, kulağı zehirle dolduran seslerin metafiziksel düzlemi acılar tortulanmış öfkenin doruğunda nidası günah defterine yazılır sarı sıcak dökülürken yanaklarımdan

korkunun şavkı düşer aklın yoluna öfkenin sesi sağır eder vicdanı nazarında binlerce anlam yatar bir bakarsın, gelir yapışır yakana bir daha kurtaramazsın kendini zihnin kırbaçları zamanı dalgalandırır kıyılarına vurur sayısız ceset ecelin ayak sesleri duyulur peşi sıra acelesiz, itidalli adımlarla sürer ardından esrik kelimeleri sancıları eksilmez aldığı nefesin soluğunda rayihası buğulanır çırpınıp duran yıldızlı gecelerde gölgelere karışan adımları celladının izini sürer kabuk bağlamaz olur yaraları boşluğu büyür gitgide gerçeğin hükmünden azade kaçınılmaz olana sarılıp dalıverir karanlığın koynuna sözleri binbir çağın şahidi gözler geçip giden kavimleri ummanın efsununa tutsak damıtır aşkın fikri bilincin köhne ocaklarında gerisi ezeli bir kovalamacadır ipek ipliklerle işlenen kadere yitik seslerin nöbetinde küle namzet, maziye mekkare varlığı arşınlar durmadan sevişmeler buğudur aynasında anlamın is kokulu karartısının bakar yansımasına göz ucuyla ve saplar hançerini acımadan gölgelerin arasında saklanana toplar renkleri henüz solmadan dağlar karayağız fırtınalarda yazmalar bağlar dimağına kurutmak için asmalarda zehirle hemhal gezen efkarı gecenin kuyuları taşkın dışarıda fırtınalı habis düşünce düşlerin kesiştiği noktada bekler anlamsızlığın karşısında isyana başkaldırıya dair sözler söyler bulutlara sarılan bir tohum olur yağmurlarla serpilir toprağına filizlenen vehmiyle günahkâr kavrulur, savrulur, yok olur ruhunu rüzgarlara teslim eder sonra dayanır kapına senden seni dilenir beklemekle bulunmaz, ki istemekle de alınmaz, deyip inayetini rızkından sayar bir avuç heves, bir parça merakla öylece dikilir karşında kavra aciz bedenini arındır günahlarından ki varsın kıyılarına bırak yansın, dokunma mabedine gömülsün külleri alazlandırdığın ateşte hayat bulsun yeni baştan toy, yeni yetme düşleri sıralansın önümüzde melekler tayfı kanatlarında çarpık kutsanışla tanrı buyruğunu bildirsinler ardı sıra acılar acıların şahididir ama ölüm, vuslatın işareti aslında

Dinlemek için:


2 Aralık 2020 Çarşamba

Sana Bakmak



sana bakmak

sonsuza uzanmak gibi

insanı kendinden koparıyor

sonra dönüp bakıyorsun ardına

bir avuç kül, bir parça toz savruluyor

dünya öylece dönüyor

oyun kaldığı yerden devam ediyor


ansızın bir rüzgar esiyor

kokun çepeçevre sarıyor 

parıltın karanlığı parçalıyor

dimağımda yitik zamanın izleri

tebessümünde hiç söylenmemiş sözlerle

bakıyorsun gözlerimin içine

bakışlarında yıldızlar yanıp sönüyor

ruhumun her zerresi ayaklanıyor 


yağmurlar yağıyor sokağına

saçlarını tel tel topluyorsun

ellerini uzatıyorsun 

parmak uçlarından yaşam filizleniyor

serpiliyor yapraklarına değin 

kor alevleri ruhumu dağlıyor

ve her dokunuşunda

yeni bir ben doğuyor


uyusam diyorum usulca

hiç uyanmasam

ya da gün içime doğsa

dağılıp her yeri aydınlatsa

bilsem ki artık kuşlar göçmeyecek

ben onların yerine göğe çıksam

ufka kadar kendimle yarışsam


bulutların şarkısı çalsa ansızın

bilirim, öyle şey mi olur diyeceksin

duymayınca bilemez insan

oysa melekler önümde sıralanır

zarif sesleri yankılanır

şimdiden, sonsuzluğa doğru

ne yana dönsem seni anımsatır


diğer yanda yalnızlığım durur

kimsesizliğim şahit gidişine

boyanırım baştan ayağa

ve dokurum kendimi ilmek ilmek

durabilmek için karşısında 


gönendiren görklü kulelerinde

kimsesiz sokakların çığlığı duyulur 

düşüşü kutsarım boyuna

zaman içre zamanlar gelip geçer 

çırpınan dilim ve soluklanan ömrümden

silkelenen perdede görünür sureti

aldanışların daimi siluetinin

şahidiyim çürümüşlüğün her biçimine 

ama sensizliğin adı eksik, acısı derin

sızısı geçse de izi sinmiş üstüme bir kere


sevdanın nabzı  şakaklarımda atar

kuşanırım benliğimi usulca

sırtımda asırların ağır yükü

sesini duyduğum nice kayıp ruhun

yasını tutarım yokluğunda


nefesin mevsimler yeşertir

tenimde günahlarımın bedeli

sancılarla kendini gösterir

toprağın nemi dudaklarımda

yırtar bağrını bekleyişin

kaldırır başını umarsızca 

asırlar bir anda siliniverir

kaybolurum o anda

 

işte geldim kapına

uzat ellerini tutunayım

ram olayım soluğuna 

söylesene sevdiğim

ruhumu bedenimden sıyırıp

şafağı getirsem avuçlarımda

sana hiç dokunulmamış yarınlar

hiç öpülmemiş sevdalar bıraksam

yüreğini açar mısın bana

Dinlemek için: 





28 Kasım 2020 Cumartesi

Sayıklamalar - 1

Sessizliğe kavuştuğum kimi nadir anda kendi kendime düşünürüm. Yozlaşan, çoraklaşan, tükenen ve gitgide tüketen her şeyin karşısında büründüğüm aciz kimlikten sıyrılarak düşlerime doğru yol almaya başlarım. Sınırsız bir düzleme serilmiş hayaller içinde salınır, gerçeğin tahakküm edici sınırlarını pek de umursamadan rahatça hareket ederim. Rahatlığım ölçüsünde ferahlarım, savrulan ne varsa toplarım çevremde, ağır aksak biriktiririm kelimeleri. Zira, sesler ve kelimelerle birleşen bir arayıştır yaşama atfettiğim anlam ve yürümeye devam ettikçe söyleyecek sözüm olacak elbet.

Sokağın başında zihni işgal eden bütün korkular ve kaygılar sonuna vardığında yerini başkalarına bırakır. Oysa biteceğini sanarak arşınlarsın yolları, adımlarsın kaldırımı. Biteceğini sanarak yaşarsın acıları, dineceğini sanarak kabusların geride bıraktığı o nahoş tadı. Halbuki tutunacak dalın olmadığı halde boşa sallanan ellerinin örselediği hava kadardır hayat; ne kadar çabalarsan çabala gücün ancak kendini avutmaya yeter. Yeni gerçeklikler yaratan ve buralarda dolanan bütün muazzep ruhların temel hikayesi de budur zaten. Kafanı kuma gömüp dünyayı ardında bırakmakla yetinmeyerek bütün dünyayı kumla oynamaya ikna etmektir.

Oyunlar, içbükey aynalar gibi varlığın tezahürünü farklı şekillere sokarak katlanılabilir hale getirir. Zira, pür gerçek asla insanı tatmin etmeyecektir. Bahsi geçen somut gerçeğe erişilmesi mümkün müdür orası da tartışılır. Buraya biraz Kant biraz da Descartes katmak gerekebilir. Ayrıca burada ele alınan kavramın insanın suratına attığı o silleyi unutmamak da gerekir. Çapraz okumalarla ilerleyen beyin kendisine döndüğünde ne kadar düz düşündüğünü fark eder ve yıkılır adeta. Kurgusal düzlemde ilerleyen gerçeklik ise bu hayal kırıklığının karşılığında oluşan bir ayna boyuttur belki de.

Açılan ve kapanan kapılar ardında neyi saklarsa saklasın, bir nebze merak uyandırdığı an varlığına dair bütün detayları ortaya çıkarır. Baktığımız yerde ne kadar özenli olursak olalım, parçanın bütüne olan hezimetinde biz de kaybederiz. Bize gösterilen detaya göz gezdirirken aslında görmemiz gerekeni gözden kaçırırız. Yazarken işte bu kaybettiklerimizin notunu düşeriz kağıda, peşine düşeriz olanca hırsla. Yaşanması mümkünken yaşanamayanların hesabını sorarız pasifize edilmiş bir halde. İsyanımız surlar yıkmaz ama gider dayanırız gerçeğin kapısına. Her zafer bir ödülü hak eder, her zaferde gider duvarına hakkederiz bildiğimiz ne varsa.

Yalan söyleyenin yalanını meşru kılan nokta içinde bulunduğu bağlam ile olan uyumudur. Bağlamından kopuk hiçbir cümle doğru adrese ulaşamaz; ulaşsa bile istenilen etkiyi uyandıramaz. Yalanın inananı ve söyleyeni arasındaki bir anlaşma ise bu duvarı aşmayı sağlar. İlmek ilmek işlenen, örülen kurgusal sarmal haddizatında okur ile yazarın kabul ettiği müşterek yalanlar silsilesidir. Ben söyledim sen de inan, denir ve çıkılır yola. Kalite de bu bağlamda ele alınır. Ne kadar iyi yalan söylersen o denli başarılı sayılırsın. Kendinden kaçan birçok insanın başka insanların kaçışlarına yalanlarla aracı olması, zamanın dokunuşlarıyla kutsal bir edim halini alır. Oysa temelde yalnızca kaçmak ve saklanmak vardır. Kutsal olan ise inanmak isteyenin atfettiği anlamdır.

27 Kasım 2020 Cuma

Keşif

Hikayem yıllar önce bir yaz tatilinde başladı. Okul harçlığını çıkarmak için bir otelde çalışmaya başlamıştım. Beş yıldızlı, şatafatlı bu otelde arada havuz başında içki servisi yapıyor, diğer zamanlarda da genellikle sağı solu süpürüp ayak işlerine bakıyordum. Ergenliğin en alevli zamanları, bedenim geliştikçe kontrolünü yitirdiğim arzuların etkisiyle ne olduğunu bir türlü anlayamadığım hislerle cebelleşiyordum. Kolay değil, iştahın ve arzunun yavaş yavaş yer ettiği bedenimde çocukluğun saflığı henüz yerini terk etmemişti.

Öte yandan muhafazakar bir mahallede yetişmiş olarak bir anda turistik bir şehre geldiğim için de iyice afallamıştım. Çevremde alımlı kadınlar, pürüzsüz ve çekici bedenleriyle arz-ı endam ediyor; bense onları uzaktan seyrederek ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Neden bir insanın varlığı başka bir insanı bu kadar akılsız hale getiriyordu? Nasıl hiç dokunmadan, tüm düşüncelerinde yer edebiliyor, düşünsel entropiye kapı aralıyordu. Kendini tanımamanın verdiği rahatsızlık da cabası.

Fakat asıl mesele duygusal yoğunluk ve insanlarla olan ilişkiler bütünüydü. Riya ile örülmüş ve yalanla şekillendirilmiş bu ağın içinde kendimi aciz bir sinek gibi hisseder, yalnız kaldığım zamanlarda bolca ağlar ve değişimin fırtınalı havası içinde oldukça çaresiz hissederdim. Herkes herkesle samimiydi, herkesin yüzünde aynı ifade vardı ve farklılıklar gitgide yok oluyordu. 

Aslında oyundan ibaretti yaşam, yıllar sonra bir kitapta okuduğumda anladım. Yine de alışkanlıklar öyle kolay terk etmiyor zihni. Amaç denilen bir kavramın farkına varmıştım, hayatın amacı olmalıydı; bu durumda ben ne için vardım?

Sözlerin boşlukta süzüldüğü günler hızla geçerdi. Akşama kadar çalışırken gördüklerimin etkisini yorumlayarak düşünür dururdum. Önümden geçişen tüm insanlar nasıl da yabancıydı. Nasıl da kendi tatminlerine dalmışlardı. Amaç denilen belirsiz kavrama bu sırada daha fazla kapılıyor, düşüncelerim daha da derinliğe kavuşuyordu. Disiplinsiz ve dağınık da olsa düşüncelerim bir eşelemeydi, kendime varacağım yolda attığım ilk adımlardı. Nasılsa yalnızdım, yalnızlık kendinle baş başa kalmam için bir fırsat değil miydi? Nitekim, aşk denilen kavramla da tanışmam da böyle oldu…

Bir turist kafilesi ile geldi otele. Adı Anna’ydı. Rus bir dilber. Sarı saçlarını savura savura geçip gitti önümden ve masmavi gözleriyle gün gibi doğdu dünyama. O an sanki kafama göçtü her şey, saplandım kaldım yerime. Aman Allahım! Bir insan nasıl bu kadar güzel olabilirdi! Aşk geldi kondu yüreğime, aşk dediğin bir ateşmiş meğer; o an idrakina vardım. Yakar savurur, kül edermiş; köle olur, kendinden geçermişsin, ah ben nereden bilirdim! Öylece tutuldum, kavruldum, savruldum…

Yerleşti odasına, arada havuza gelip giderken görmeye başladım. Kapalı havuzun kenarına Yunan tanrıçaları gibi uzanır, bedenini güneşin önüne sererdi. Birkaç kadeh içki istediğinde de heyecanla yanına gider, ne isterse anında yapardım. Heyecan tüm bedenimi sarardı bu sırada. Nasıl heyecanlanmazdım ki! Karşımda Truva savaşını yeniden başlatacak kadar güzel bir kadın vardı. Elim ayağıma dolaşır, paniklerdim; böyle anlarda bazen elimden tutar, o aksanlı Türkçesiyle sakin olmamı söylerdi. Sesi melekler katında söylenen bir arya gibiydi, dinlemeye doyamazdım.

Bu durum bir süre sonra otelde çalışan abilerin de dikkatini çekmiş olmalı ki, benimle kafa bulmaya başladılar. Müstehcen şakalar, uygunsuz yakıştırmalarla rahatsız ederlerdi, böylece kendilerine eğlence çıkarırlardı. 

“Aslanım be, buldun taş gibi karıyı, süzüyorsun boyuna!” 

“Erkek adamsın, git de gir şu karının koynuna!” 

Bu yersiz sözlerinden utanarak aralarından uzaklaşmaya çalışsam da aslında haklı olduklarını bilmek tuhaf bir his uyandırırdı içimde. Evet, bazen o dolgun vücudun sıcaklığını hissetme arzusu rüyalarıma kadar girerdi, sabahları uyandığımda hoş olmayan şeylerle karşılaşırdım. Ama aşk kutsal bir duyguydu ve halim utancımı arttırırdı sadece. Kutsala uzanan günahkar dokunuşlarda bulunurdum istemsizce.

Bana takılsalar da otelde zamanla öğrendiğim bu halin aslında onların emelleri olduğunu da anlardım. Yabancı kadınlar yatmak için uygun hedeflerdi çoğu için. Avının peşine düşerler, bir şekilde yatağa atarlardı; ya da öyle değil miydi acaba? O zaman anlamasam da şimdi asıl gerçeği görebiliyorum. Kadınlar nasıl olsa gencecik fidan gibi çocukları bulmuş olmanın verdiği rahatlıkla kaçamak yaparlardı. Yani, aslında av-avcı ilişkisini diyalektik olarak yorumlayan bu Avrupalılar, bizlerden çok daha öndelerdi yarışta. Bizimkilerse hayatlarındaki kısıtlı heyecan imkanını böylece kullanmış olurlar, evlenmeden evvel kadın bedenine dair birkaç ipucu edinirlerdi.

Anna ile aramda böyle bir ilişki olmasını istemezdim haliyle, arada görkemli jestlerle örülü bir ilan-ı aşk düşünür, sonra korkarak vazgeçerdim. Bunun içinde reddedilmek vardı ve neticede tüm otele rezil olurdum. Aşkın gururu olmaz derler ama nasıl da çıkıp bu bozuk İngilizce ile kendimi ifade ederdim. Anlayacağınız sorunun biri bin paraydı. Yine de umudu yitirmeden düşünmeye devam ettim. Hayaller kurdum, planlar yaptım ve kendimi bir gün her şeyin güzel olacağına inandırdım. Oysa hayat, sen planlar yapmak meşgulken başına gelenlerden ibaretmiş, bilemedim.

Ne demişti şair: 

“Hayal, ipleri elden kaçırmaktır. Oysa öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, o ipin ucu elinizden bir kaçtı mı, hemen bir başkasının eline geçiveriyor. Ondan sonra siz hayal ediyorsunuz, ama bir başkası yaşıyor.” 

Anna’nın birkaç gün otelin barmeni Ahmet ile yakınlaştığını görür oldum ama üzerinde durmadım. Sürekli konuşuyorlar, gülüşüyorlardı. Ama bir süre sonra sevgili olduklarını öğrendim. Sevişmelerini anlatırken nasıl gurur duyduğunu uzaktan izliyor, bunlara dair duyduğum kızgınlıkla kendimi yiyip bitiriyordum.

Fakat bu hal beni düşüncelere dalmaya sevk etti. Baktım ki düşünmek ile yaşamak arasında ince bir ayrım vardı ve ben yaşamla arama duvarı örmeye çoktan başlamıştım. Zamanla onların yaşadıkları birer detay oldu, benim zihnimde ise kocaman kurgusal bir koza oluştu ve içinde hayali şehirler inşa ettim. 

Bu şehirlerde her meşrepten aşklar yaşandı, her kesimden insanlar birlikte yaşadı ve asla aralarına kendi gerçeklerimi dayatacak şeyler sokmadım. Düşünce suçlusu kılmadım onları, düşüncelerini de yargılamadım. Sadece var oldular ve hayatlarına dair çıkarımlarını bana aktarmalarına izin verdim; artık özgürdüm.

Anna giderken arkasından baktığımda bir gece vaktiydi, tatmin oluşu ve beni görmeyişi ne tuhaftı. Yüzündeki o güzelim çizgiler beni halen mest ediyor, bir eski şarkı gibi geceyi aydınlatarak aramızdan süzülüyordu. Oysa benim aklımda kulağımda bambaşka bir ezgi çalınıyordu. Unutmanın gücünü keşfediyordum.

İnsan insanın kurdu ya da cehennemi değildir,  kendimi onlardan ayırdım. İnsan, insanın aynasıdır ve her baktığında bir kuyu gibi kendi gerçeğini gözlerinin önüne serer. O gitti, ben yerimde kaldım. O bir hayal oldu, kendi gerçeğimle yüzleştim. Çocukluğumun sonunun gelişini de işte o tek bakışıyla anladım. Artık "ben" oldum.



25 Kasım 2020 Çarşamba

Bir Günlüğün Delisi - 1

Sadece içimi dökeceğim, gündelik konuşma havasında bir yazı kaleme almak istedim. Ağdalı cümleler, büyük iddaalar yerine daha sıradan olabilmek ve samimiyeti paylaşmak.

Hayata dair ne düşünürsünüz bilemem ama Covid-19, ekonomik sorunlar, politik oyunlar, doğa ve hayvanlara gösterilen vahşi tavır, sosyal ilişkilerin gitgide riyakarlaşması ve konuşmanın her geçen gün anlamını yitirmesi -gerçi bu konuda kararsızım- ve yaklaşan küresel ısınmanın öncü felaketlerinin yarattığı endişe. 

İstanbul'da yaşayan bir insan olarak su sorununu bekliyorum daima. İstanbul, bu kadar kontrolsüz bir yerleşimin oluşturduğu talebi karşılamak için yeterli suya sahip değil. Zaten Türkiye genel itibariyle su fakiri ülke adayı iken,   uygulanan yanlış tarım-iskan politikaları ve suyu koruma adına alınmayan önlemler olanı da tüketti. İstanbul'un yarası ise daha büyük. Şu anda yaşanmaya başlanan su sorunu sadece başlangıç. Daha kötüleri gelecek maalesef... 

Bir de beklenen büyük İstanbul depremi var ki, milyonlarca insanın hayatı söz konusu. Buna rağmen kimsenin gerçekten konuyu umursadığını düşünüyor musunuz? İzmir'de yaşanan elim deprem sonrasında da şahit olduk; deprem yaşanır, birkaç gün insanlar konuşur, jeoloji konusunda uzman isimler tarih verir ve konu kapanır. Bir dahaki depreme kadar kimsenin umurunda olmaz.

Halbuki, deprem dediğimiz hayatın bir gerçeği. Yaşayan bir gezegende deprem zorunludur, aksi taktirde gezegen ölü demektir. Ayrıca Türkiye'nin deprem kuşağında olduğu da biliniyorken, bu konuda daha yapıcı, daha samimi adımlar atmak gerekmez mi? Karşımızdaki tablo gerekmediği kanaatinin hakim olduğunu gösteriyor. Ateş ocağa düşmedikçe de kimsenin umurunda olacak mı? Ocağı kül etse bile acılarımızı bile yitirdik, onlar bile bize ait değil, onlara bile yabancılaştık...

Ekonomik sorunlar, insanları yaşamdan soğutuyor. Bir ekmek bile gramajı devamlı düşürüldüğü halde satın alınması zorlaşır noktaya geldi. İşsizlik, iltimasla yok edilen liyakat, adaletsizlik, kadına şiddetin durmadan artması, güvenin ortadan kalkması, politik zeminde sokağın sesinin duyulmayacak hale gelmesi ve çevremizde yükselen savaş naraları. Bilimsel gelişmeleri, toplumsal kalkınmayı ya da kültürel ilerlemeyi beklemek abes değil mi?

Edebiyat acıdan doğmaz; acıdan melodrama doğar. Bize acıyı ballandırarak anlatanların bu samimiyetsizliğin üzerinden mutluluk, haz elde etmesi yeterince açıklayıcı değil mi? 

Ünlüler diye bir seçkin kesim oluştu. Bu saçmalığı modern çağ mı ortaya çıkardı? Ünlü olmak elbette bir değerdir ama birkaç televizyon programında gördüklerim iç karartıcıydı. Sözgelimi, ulusal bir kanalda yayınlanan talk show programında ünlülerin handiyse Olimpos tanrıları misali yansıtılması aklıma eskileri getirdi. Kemal Sunal, Barış Manço, Müşfik Kenter, Zeki Müren, Neşet Ertaş ya da Yaşar Kemal'i bu tutum içinde hayal bile edemeyiz. Onları biz yarattık canlar; suç bizlerin...

Geleceğimiz yok, umudumuz yok, yaşama sadece başka bir şansımız olmadığı için bağlanmak hayatı güzel kılmaz. Güzel dediğin çaresizliğin vücut bulduğu bir kaçış noktası olmamalı; eyvallah, kaçışımız olmasa bile en azından güzelliği bundan ibaret görmeyelim. Ufkumuzu geniş tutmazsak para pulla da güzele ulaşamayız(mı acaba?) Tek gerçek değer paradır dostlarım, para dediğimiz yegane ölçüttür insana dair. Bunu duymak hoş olmayabilir, lakin hakikat, biz gözlerimizi kapattığımızda da halen orada bekliyordur, değil mi?  

Çağımız entelin öldüğü, tozlu raflardaki cilt cilt kitabın arasına gömüldüğü; cehaletin omuzlarda yüceltildiği bir yıkım çağı. Yıkılanların yerine yenileri gelene kadar her şey yıkılacak. Tüm bildiklerimiz, bütün kabullerimiz, dünyaya dair gördüklerimiz solacak ve yerinde yenileri açacak. Bunların güzel olacağını, iyilikle donatılacağın iddaa edemem. Belki de insan dediğimiz türün kendisi bile yalan olacak. Kadim bir anlatının öznesi olarak tarihe karışacak, yani olan olacak; bu kaçınılmaz...


Çok uzatmayayım, bu da bir serinin başlangıcı olur umarım. Eğer sizler de iştirak etmek isterseniz yorumlara beklerim. Sevgilerimle...



21 Kasım 2020 Cumartesi

Vakitsiz Ölüm

sevdanın ateşi geceleri büyür

insan dediğin hep vakitsiz ölür


gönlümün pusulası kayıp

geçmişin yükü omuzlarımda 

usulca dokunursun yaralarıma

süzülüverir bütün acılarım

yüreğimden ruhumun boşluklarına


sokağından, gecenin sonuna değin

yalnızlığını adımlar durmadan

yazgısının yargısıyla muhatap

zincirlerinden kurtulmaya çalışır

coşkun bir sel gibi aktıkça


yaşamadan yitenler zamansızdır

bu esrik savaşın ortasında 

ıssızlığına sığınırlar yüce yüreğin

uzanırlar kan revan içinde 

yitik zihnin kör karanlığına


söylesene gün ışığım, sevgilim

hangi çağın kutsal vazifesi bu

ölülerini dimağına gömdüğün

hangi ozanın kayıp şarkısı 

kanlı devrimlerin çığlığını bastıran


ne zamandır kanar dilimin ucundan

satırlarımın arasına sevda sözleri 

seslenir karanlıkta kendine çaresizce

uzaksın kendine ve daha yakın ecele

işte bunun için yakala baharı damarından


düşsün avucuna nabzı kulağında

henüz rengi solmadan

sık, gevşet ve bekle öylece

sen durdukça dimdik ayakta

yitirmem umudu asla


ne söylenebilir gölgelerin içinden

aşklarının ışığında uyuyanlara denk





18 Kasım 2020 Çarşamba

Bir Post-Truth Çağı Dilemması: İnsanın Gerçeği Yalan Mıdır?

Hayat ağacında doğup filizlendim. Bedenim, zihnimin bir uzantısıydı; zihnim ise geçmişin silik anılarıyla bezeli bir odaydı. Dışarıda asırlar deveran ediyordu durmadan ve ben aklımın dallarına çaput bağlayıp coşkun dalgaların arasında yol alıyordum.

Her dalında bambaşka dünya, her yaprağında bin bir farklı nazar vardı. Bambaşka sesler birleşiyor ve kah gürültü oluyor kah insanı sarıp sarmalıyordu. Tükenmek sadece bir haldi, halden hale geçenler yerini devamlı başkalarına bırakıyordu. Başka tabiri ne tuhaf, değil mi? Kimlik diye giyindiğimiz esvabın yalnızca bizleri ilgilendirdiğini gösteriyor. Kendimizi değerli sanıyoruz; ancak rolümüz biter bitmez figüranlığa ve ardından sahne dışına itiliyoruz. 

Hayat katman katmandı, içine daldıkça derinliğinin değil karanlığının arttığını görüyordu. Halbuki karanlık dediğin de insana dair, değil mi? Karanlık olmadan ışığın önemi, anlamı kalır mı?

Bir de boşluk vardı elbet. Eşeledikçe umudu körelten antik bir doku. Her eylem kendinden bağımsız bir yolda ilerler ve insan varlığı gereği beklenmediktir; eylemleri asla tahmin edilemez. Boşluğa saplandığında bütün geçici tanımlar yerini sahici sarsıntılara bırakır; erdem diyerek baş tacı ettiği ne varsa berhava oluverir.

Yapraklar düşer, çiy damlaları son bir şans deyip yaprağın yüzeyinden sıyrılarak kendilerini kurtarır. Yaprak ölür, toprağa  kavuşur ve bir daha doğmak üzere yitip gider. Yiten yaşam değildir aslında, yaşam kendini yeniler, hatta yineler; yaprağın düşüşü bir adımdır yalnızca; dünya yanar, dünya söner ama ağacın gölgesindeki yaşam durmadan tekerrür eder...


Hayat ağacında doğup filizlendim. Bedenim, zihnimin bir uzantısıydı; zihnim ise geçmişin silik anılarıyla bezeli bir odaydı. Dışarıda asırlar deveran ediyordu durmadan ve ben aklımın dallarına çaput bağlayıp coşkun dalgaların arasında yol alıyordum.

Her dalında bambaşka dünya, her yaprağında bin bir farklı nazar vardı. Bambaşka sesler birleşiyor ve kah gürültü oluyor kah insanı sarıp sarmalıyordu. Tükenmek sadece bir haldi, halden hale geçenler yerini devamlı başkalarına bırakıyordu. Başka tabiri ne tuhaf, değil mi? Kimlik diye giyindiğimiz esvabın yalnızca bizleri ilgilendirdiğini gösteriyor. Kendimizi değerli sanıyoruz; ancak rolümüz biter bitmez figüranlığa ve ardından sahne dışına itiliyoruz. 

Hayat katman katmandı, içine daldıkça derinliğinin değil karanlığının arttığını görüyordu. Halbuki karanlık dediğin de insana dair, değil mi? Karanlık olmadan ışığın önemi, anlamı kalır mı?

Bir de boşluk vardı elbet. Eşeledikçe umudu körelten antik bir doku. Her eylem kendinden bağımsız bir yolda ilerler ve insan varlığı gereği beklenmediktir; eylemleri asla tahmin edilemez. Boşluğa saplandığında bütün geçici tanımlar yerini sahici sarsıntılara bırakır; erdem diyerek baş tacı ettiği ne varsa berhava oluverir.

Yapraklar düşer, çiy damlaları son bir şans deyip yaprağın yüzeyinden sıyrılarak kendilerini kurtarır. Yaprak ölür, toprağa  kavuşur ve bir daha doğmak üzere yitip gider. Yiten yaşam değildir aslında, yaşam kendini yeniler, hatta yineler; yaprağın düşüşü bir adımdır yalnızca; dünya yanar, dünya söner ama ağacın gölgesindeki yaşam durmadan tekerrür eder...


Yaşam hatadır kimine göre, kimine göreyse mucizevi bir dokunuş; insanın kumaşını dokuyan ellerin mahareti yaşamın da onun cevheri çevresinde gelişmesine olanak sağlamış, denir. Cevher, ne güzel kelime! Parıltısıyla etrafındaki sayısız mahlukatın ilgisini çeker.

İnsan, cevher mi yoksa onun parıltısında kendini kaybeden canlılardan herhangi birisi mi? 

Aranan şeyin değeri bulunmasında değildir; asıl olan arayıştır. Mefkureyi halis, muteber kılan insana bir değer katması, amaç sunmasıdır. Kutup Yıldızı misali ışığında yürümek ışığına yürümekten evladır, yeğdir. 

Sahi insan nedir? İnsan kendi olmayandır,  zira kendini tanımladığı kavramlar kendinden öncesinin ve kendisiyle birlik süregelen arayışların sunduğu kadim yalanlardır.

Masaldır, mittir, efsanedir, hikayedir. Asırlardır üstüne katarak nesilden nesile iletir. Oysa insan olmak istediğini anlatır, olduğunu yaşar. O halde olmak istediği bile değilken, nasıl olduğu kişiyle bağdaştırdığı koca bir tarih yaratır?

Voltaire, "yaşayanlara saygı borçluyuz az çok, ölenlere tek borcumuz kalmıştır: Gerçek," der. 

O da bilmektedir ki, insan, gerçeği ararken yalana tutunandır; gerçeği unutan ve yalanı hakikate yamayan becerikli bir usta.

İnsan anlaşılması güç olandır, şüphelidir ama zekası inanılmazdır. Kendine söylediği yalanlarla binlerce yıllık bir sürecin akışını değiştirebilen başka kaç tür vardır? 

İnsan varlığın enstrümanını eline aldığında nota bilmiyordu, öğrendi; her adımda farklı bir ses kattı ve nihayetinde senfonisini neticelendirdi. Her şey güzeldi ama değişti, değil mi? Başladığı yerden çok uzaklardaydı artık. Herakleitos seslendi ardından; "değişmeyen tek değişimin kendisidir," ve ekledi: "Bir nehirde asla iki kez yıkanamazsın."

Nehir değişir, insan değişir, zaman değişir ve zaman gelir değişim dahi akışa kapılıp savrulur gider.

O vakit sorayım sana: Şarkımız çalarken söylenecek sözümüz olabilir ama ya bittiğinde ne yapacağız dersin? Bizi bir arada tutan antik yalanlarken hangi gerçeğe inanıp tutunacağız? 

Orası sana kalmış... Ancak Rousseau'nun bir sözü de vardır ki, değinmeden geçemem.

"Ey yüce gönüllü yalan! Gerçek hiç sana tercih edilebilecek kadar güzel olmuş mudur?"

Ecce Homo!



17 Kasım 2020 Salı

Pişmanlık

 geç kalmışım;

yetişemiyorum sana...





Özlemek

Anne denildiğinde sızlayan

Yürektir ve 

hiç dinmeyen şu sızı

tüm bildiğim, olduğum...


sırtıma heybemi aldım da çıktım

bu tekinsiz yollara

aklımda kifayetsiz cümleler

kelimelerin izini sürdüm de durdum

belki de durulamadım

her durakta bir parçamı bıraktım

yine de sessizdir acılarım, yeter ki

şu gördüğüm düşten uyanmayayım.