Hangi yazarın biyografisi okumak istersiniz?

21 Eylül 2018 Cuma

Calla Lily'ye Mektuplar - 2

Merhaba,

Hayatımın kırılma yerindeyim. Sana seni sevdiğimi söylüyor hatta haykırmak istiyorum. Ama düşen bir kale gibi tarihe karışmaktan korkuyorum. İçimde hissettiğim bu yoğun duygunun tarifi, şairane bir münacaat olacak galiba. Affına sığınırım.

Gözlerine baktığımda gördüğüme, yüreğim bile inanmıyorken aklımın bunu anlama çabası abesle iştigal değil mi? Ama izahı olmayan şeylerin mizahı mı olur ya da insan bunları damıtıp, kağıda kurgu aracılığıyla aktarmayı mı doğru bulur? Doğru ile yanlışın birbirine girdiği yerdeyim, affına sığınıyorum.

Ölümü de yaşamı da gördüm, sana  bakmak ikisini de aynı anda hissetmek gibi. Nefesimin kesildiğini ama böyle yaşamaya muhtaç olduğumu bilmek, arınmak için kelimelerle yüzleşmeyi gerektiriyor. Cesaretim, kararlılığım ve tüm varlığım, sonucu belirsiz bir yola teşvik ediyor beni.

Yorulmak ile tükenmek arasında ince bir çizgi vardır. Dinlenerek ve dinleyerek üstünden gelinemeyecek bir iltihap bu damarlarımdaki. Ellerinde açar çiçekler ve coşkun bir bahar yeli gibi ısıtır yüreğimi. Ben zelzeleler ortasında yıkık dökük bir gemiyi beklerim, limanlarımda yosun tutmuş şarkılar duyulur. Senin hayalin, vuslatın sesi değil hasretin türküsü müdür?

Yalnızlığın bayraktarlığını yapıyor, yalnızlığın dinini yayıyorum. Durmadan tövbe ediyor, günahın cazibesine karşı koyamıyorum. Sevmek insanın kendine ihaneti, kendine sapladığı zehirli hançeridir. Şimdi açsam kollarımı, tutsam göğü önüne sersem, adım attığın yerlerde güller açar, yolun yıldızlara varır. Ufuk çizgisi bakışlarında başlar, kalbimin atışlarında biter. Konuşsam ve döksem içimdeki saklı olanı, kan olur yağar bulutlar.

Tut ellerimden, aşalım yıldızları. Tut ellerimden, silelim göğün bedeninden ihanetin izlerini. Bak gözlerime, orada sen varsın. Dinle evrenin şarkısını, sözleri seni anlatır. Güneşin yüzeyine değmişçesine kor ateşler yanan, uzayın dipsiz çukurlarında kaybolan aciz sevdamı huzuruna kabul et.

Affına sığınırım.


20 Eylül 2018 Perşembe

Yakıcı Acı

Hiçbir şey acı kadar yakıcı değildir diyordum fakat acının da kendine has türleri varmış. Bazı acılar silinir gider, bazıları izini bırakırmış; izi kalanların bazıları uzak bir geçmişten hatıraymış, geri kalanı ise her unutulduğunda kendini hatırlatırmış: öyle ki, ne geçmişte kalır ne de şimdiye ait olurmuş. Zamanı aşan bu izlerin sebebi bir insan mıdır yoksa o kişi yalnızca vesile midir, bilinmez. Mamafih hissettirdikleri gayet aşikar, teste tabi tutulabilirmiş. Dayanıklılığa bağlı, iradeye ve odaklanmaya dayalı. Dayak yemeden dayak atmayı öğrenemezmiş, düşmeden kalkmayı başaramaz, savrulmadan tutunamazmış; nereye giderse gitsin yakarmış o yara, ki her anımsadığında kendini hazırda tutmayı öğrensin. Çünkü ne kadar sert vurulursa vurulsun, yumruğun nereden geldiği her daim en belirleyici etkenmiş; çünkü pek bilmese de, tek bir sözle ya da tek bir bakışla yok olabilirmiş insan.


Geceye Not - 2

Sesin kapılar aralar, soğuk gecelerin kasvetli dokunuşlarıyla tenimi karanlığa boyar. Ruhum dizginlenmeyen bir kısrak edasıyla dört nala zamanı aşar, soluk sözler dökülür dudaklarımdan; yitirilmiş öpüşlerin bedelidir tüm acılar. 

Oysa her gece şehvetin izlerini taşıyan dört duvardır, günahını omuzlarımıza yükleyen ve ışığımızı çalan. Günahlar karanlıkta yaşanır ama aydınlıkta gösterir kendini, siluetler sessizlikte büyür fakat sesleriyle belli ederler kendilerini. Dokunuşlar yanıltabilir, koku aklı bulandırır ve gülüşler satır aralarında verilmek istenen mesajı, yüreğin dolambaçlı yollarından geçirerek iletir.

Öylesine sarmıştır ki, sonsuza dek uzanacak hazlara haris olduğunu sanmaktadır. Sanrılar böyledir, geçiciğiyle kalıcı izler bırakır. Pencereden geceyi izler, yıldızları sayar ve bir daha ağlar kendine. Ağlayabilirken ağlar, yitirmeden gözyaşlarıyla tükenip giden sahici hisleri. Sokağın sükunetine dalar, boyar bakışlarını, kollar zamanın yıkıcı hünerini.

Sana bakan geçmişini görür, seninle bakan geleceği. Bak, gör ve duy beni; zincirlerinden boşanan habis nefreti. Hazlar nefrete açılır, sevgi ise vicdanın örtüsüdür. Sevgi fedakardır çünkü, şehvet ise alacaklıdır her an. Bulutlar kadife örtüler gibi sarar, aldatılmışlara ağlar. Yağmurla arınır hatıralar, yağmuru hissedenler ay ışığına tutunurlar. Şafak gelir ardından, kapı kapanır ve hazzın doruğunda beliren günahlar mühürlenir. Kadınlar, erkekler; sokaklar vedalara uyanır. 

Resim: The Fisherman and the Siren -  Sandro Botticelli

19 Eylül 2018 Çarşamba

Geceye Not - 1

Anılar nehir misali içimden akıp geçiyor ve ben dibinden kum çalarak, unutmaya çalışıyorum. Ne söylesem pas döküyor, dilimin ucunda küfre dönüyor. Nereye gitsem gideyim, hamal misali yük ettiğim anılar ardım sıra geliyor. Vücudumu bir yele teslim etsem geçerdi belki acılar, ırak yerlerin sürgününde tozlu albümlerde kalırdı belki hissettiklerim. İsimler, şarkılar ve göğüs kafesimde ağır aksak yükselip içimi yakan o derin sızı. Bir kadını sevdim, o beni görmedi;  şiirler söyledim, işitmedi. Duyumsadığım her şeyde ondan izler buldum; iman ettim, kelimelerimi kurban ettim. Kanlı kırbaçlar indirdim, ki anlamın müphem eziyeti dinsin. Yağmurlar yağdı sokağına, güneşler yaktı ve insanlar bihaber açtı kapılarını sabaha. Geceden kalma yangınlar yandı, ıhlamur ağacı altında hoş kokulu ölüler uyandı, eksik kalan kim varsa siyaha boyandı ama umut dediğin bizlere uğramadı. 


Resim: Evgeny Lushpin - Magic Evening(2010)

5 Mayıs 2018 Cumartesi

Calla Lily'ye Mektuplar - 1

Merhaba,

Saplanıp kaldığım bu korku batağında tutunacak kelimelerim olsun isterdim. İnsanı hayatta tutacak yegane şeyin bu olduğunu bilirdim çünkü. Yaratmanın amacı budur, kendinden verip kendine çıkış yolu ararsın. Kimisi ebeveyn olur kimisi sanatçı lakin beklentiler hep aynıdır, tutunmak ve hatırlanmak.

Bu hayatta yerimi bilemedim hiçbir zaman, yaratmaya öylesine heves ettim ki kendimi ıskaladım. İçi boş bir teneke misali, kakafonik sesler çıkarıp durdum. Kocaman sözler söyledi bağıra bağıra oysa sesini değil sözünü yükseltmeliymiş insan, çok geç anladım. Gök gürültüleri değil, yağmurlarmış canlandıran toprağı. Benim toprağım ise deşildikçe iltihaplı sözler akıtır mısralara, zehirler durur çocuk düşlerimi. 

Fırtınada savrulan yaprak, nihayetinde düştüğünde aynı yaprak olabilir mi? Hırpalanan düşlerinin yerini korkunun keskin yakıcılığı almaz mı? Soğuk keskindir, yakar, kavurur, insafsızca uyuşturur ve mutluluğa kapı aralar. Mutluluk ölümün geldiği an zihnin oynadığı bir oyun mudur? Acı, yaşamın varlığına dair ölçüt olabilir mi? Acıyı söküp alsam içimden, yaşamaya dair tek bir cümle kalır mı dimağımda? 

Bana kusmak nimeti sunuldu, kustukça birikti içimde tiksindiğim insanlar, yaşamlar. Pencereler açtım, yağmurlarım ıslattı o eski çorak kıyıları. Şarkılar çaldı, ölülerini uğurladı sessizliğin meskeni sokaklarım. Bilmezdim en parlak ışığın, karanlığı boğarak yaşadığını. Bilmezdim sözlerin, düşüncelerin adi bir taklidinden ibaret olduğunu. Öğrendiğim her an kustum, yaşadığım her an kan revan içinde çırpınıp durdum. 

Ah dostum, sevgilim, canım, ah ki ne ah. Yaşamaktan bir 'ah'tan ibaret...


Görsel: Saint Jerome - Michelangelo Merisi da Caravaggio (1606)


16 Nisan 2018 Pazartesi

Varlık var mıdır?

Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir der Goethe ünlü Faust'unda. Çektiğim acıları anlamlandıran işte bu sözler oluyor, gerisi lafügüzaf. Defaatle aynı batağa saplanıyor, kitaplara sığınıp, yok oluşu bekliyorum. Hayatım varoluş ve yokoluş üzerinde dengeyi bulmak çabasıyla tükeniyor. Hayvandan üst insana uzanan bir köprüyse insan, çürüyen demirlerden biri ben miyim? Sorulardan kurtulsam, belki de cevaplara kavuşacağım. Ya da cevap aramayı bıraksam, verdiğim cevapların kifayetsizliğine ikna olacağım.


Makus kader bana ben olamadığım bir deri giydirdi. Ve tanrı kadını yarattı, oyunun kuralını bozdu. Herkesin sahneye çıktığı dünyada rolleri bir türlü doğru taksim edemedi. Zamanın gözenekleri arasından usulca akan hayata, iltihaplı bir 'ben' zerk etti. Kanserli hücre gibi büyüdüğüm evrende, yıldız sandıklarım karanlığına yuttu, tüketti enerjimi.


Uzun geceler, uzun düşünceler demektir. Kimisi sevişir, başka bedenlerde arar; kimisi dumanın seyrelen buğusunda karanlığa dalar. Neticede hepimiz günahın ve ayıbın sorgusu içindeyiz. Yaptıklarımız, düşündüklerimizi kara tahtaya yazar, sonra döner ve yeniden mücrim oluverir. Bencil olmak, bilinçsiz olmaktan fena mıdır? Bilinçsiz iyilik, bilinçli kötülüğe yeğ midir? Her gün ölüme daha da yaklaştığım ve yüreğimi karanlığa kaptırdığım ömrüm, kötülüğün bile mükemmele ulaşma yolunda ilerliyorsa, sevildiğini gösterdi.


Sevmek yani, sevgi hiçbir şeyi çözmeyecek. Çünkü bizi sevecek yerlerimizden kırdılar. Oradan devam edip, tüm bedenimizi çürüttüler. Kokuşmuş fikirler yerleştirip, asalaklaştırdılar. Sevin, sevişin, eğlenin ama yaşamayı düşünmeyin. Çünkü düşünmek, düşmektir. Ve bir kere hakikatin içine düşerse insan, kalktığında Gregor Samsa'nın yalnız olmadığını öğrenir.


8 Nisan 2018 Pazar

İki Kişilik Toplumlarda Önemli Sorunlar! - 1

 
Ne zaman güneşe baksa, içinde kamaşan duygular olurdu.



Başlamanın, başladığın yerde dönüp durduğun sürece anlamı olmuyor. En nihayetinde her hareketin temelinde, neticeye varma arzusu vardır. Oysa devinimle durağanlık arasında sıkışıp kalmıştı.



Ne zaman açsam ellerimi, avuç içlerimde kaderimi görürüm. Gittikçe belirginleşen ve derinleşen çizgilerde saklıdır tüm ömrüm. Oradan yüzümün çizgilerine geçer gözlerim. Yol başlarında verilen, umut dolu kararları hatırlatır. Unut derler sessizce, unuttuklarım oralarda gizlidir.



Bir zamanlar kendi küçük dünyamda, kocaman dünyalar inşa ederdim. Yetkin muhayyilem ve yarım yamalak bildiklerimle, engin denizlerin ötesindeki uzayın sonsuzluğuna kafa tutardım. Lakin diğer yandan, oyunla gerçeği bile ayırt etmekten acizim hala. Hayat denilen bu devasa sahnede; ne tanrı rolleri doğru dağıtmıştır, ne de ben kendimi rolüme kaptırmadan sahneden inebileceğim. Senaryonun gerçekliğinden mi yoksa benim saflığımdan mı? Aslında senaryonun akıcılığı ve gerçekliği ortada. Karakter derinliği hatta karakter denebilecek şahıs yaratımı bile sınırlı. Bu durumda gerçekliğe dair yaptığım yanlış çıkarımlar, benim saflığımın kanıtı olmaz mı?



Betül eve geldiğinde, Barış'ın işi yeni bitmişti. Bir kadınla ilişkiyi ve genel itibariyle iletişimi sağlıklı yürütmenin yolu, güçlü görünmek ve asla bu izlenimi yitirmemekti. Kadınlar da, çocuklar da; insan güce doyurulmaz bir açlık duyuyor ve bundan kurtulamıyor. Onu şekillendiren ve yaşama gücü veren de, bu bitimsiz güç istenci oluyor.



Betül stresle odaya girdi ve üstünü değiştirmeye başladı. Koca gün verdiği mücadelenin emareleri apaçık ortadaydı. Gözleri çökmüş, yüzü solmuştu. Bir günde, adeta bir yıl yaşlanmıştı. Peki, burada sona erecek miydi? Asla! Aşkın kuralıdır; asıl güç savaşı, erkek ve kadın arasında ihtirasla mühürlenendir.



Betül'ü kavradı ve yanına oturttu. Yüzündeki her noktayı ezbere bildiği halde, yeniden ve en baştan hayran hayran izledi. Betül ise yorgunluğun etkisindeydi ve duş alıp, rahatlamanın hesabını yapıyordu. Düşüncelerinin dağıldığı bir an, dudaklarını birbirine kavuştu ve Betül kendisiyle birlikte banyoya götürdü onu da. Betül için cinselliğin ve hatta tüm karşı cins temaslarının G noktası, partnerini elde etmek ve istediği gibi yönlendirebilmekti. İş yerinde kaçamak bir flörtü vardı ve onunla Barış arasında tehlikeli bir oyun oynuyordu. Risk almaktan, haz alıyordu. Barış'a olan sadakatine dair sorgulamalarda bulunsa da, oyunu belli sınırlarda oynamayı biliyordu. Betül’ün gözlerinde bir erkek kimliği, doyumsuzluğunu giderme aracından öte olamazdı. Kendine, kendinden başka kimse sahip olamazdı. Özgürlüğü ve özgürlüğün bedelini omuzladığı o ilk yaşlarında, buna söz vermişti. Yakın bir arkadaşının abisiyle onun odasında birlikte olduğundan beri, merakını gidermekten ve kendini keşfetmekten öte anlam ifade etmemişti erkek bedeni. O ilk yanma hissi ve derinlerine bir mızrak gibi saplanan sert organın, sonrasında hayatı boyunca kendini tanıyacağı ve sevmesi için araç olacağını anlamıştı. Dokunuşlar, öpücükler, kor alevler içinde birbirine karışan nefes ve sonunda climax noktasına varan haz. Sistematik ve hatta mekanik bir işleyişin neticesinde, yine kendi içinde dönen bir hayat.



Oysa Barış haz almaktan çok uzakta, eskiden sahip olduğu ama eksikliğini bile sadece hissiyatla açıklayabildiği bir şeyin yoksunluğu içindeydi. Bakışlarıyla çocuksu bir teslimiyeti ifade ediyor, Betül sutyeninin kopçasını her çıkardığında, aynı çocuksu utangaçlığı yaşıyordu. Fark ettirmemeye çalışarak yüzünü başka bir yöne çeviriyor, ardından bu hareketin fark edileceğini düşünerek yeniden ona dönüyordu. Nefesi kesiliyor, kalp atışı düzensizleşiyordu. Diğer yandan da Betül’ün ilgisiz ve alışılageldik ifadesi, ikircikli bir ruh haline sürüklüyordu. Erişkinliğe dair ilk değişimleri yaşadığı günlerde yanlışlıkla girdiği bir odada annesini aynı şekilde görmesi miydi bu isterik utanma nöbetleri? Kime anlatabilirdi ki böyle saçma bir şeyi? İlk el ele tutuşma, ilk öpücük hatta ilk birleşme anları bile aklında korkular ve kaygılar cirit atarken yaşanmamış mıydı? Oysa Betül’e baktığında hissettiklerinin arasında şehvet ve merhamet kadar utanç da vardı. Kendi içinde yaşadığı bu savaşların yorgunluğunu, hayattan koparak yaşıyordu. Utanç, kaçış ve yok oluşa varıştan ibaretti tüm döngü.



 Çünkü birbirlerini izlerken de, sevişirlerken de, duş alırlarken de; bedenlerinin aksine örtülüydü fikirleri. Birbirlerinin en mahrem noktalarına dokunurlar ama bir yandan da, birbirini yoklayan iki yabancıdırlar. Yalnızlık içinde gelişen insan, insanın kurdu olmayacak da ne olacak? Çağ ilerledi, şehirler kuruldu. Yalnızlık ikiye bölündü, geçici hazlar ve ihtiraslarda kayboldu.



***



Son Akşam Yemeği(Last Supper) adlı tablonun bir kopyasını asmıştı yemek odasına. Ortada şarap uzatan İsa, yanında ise havarileri yemeğin coşkusu içinde ama içlerinde birisi Yahuda ise ihanetinin fark edilmesi şüphesiyle belirgin bir gerginlik içinde. Çünkü İsa az evvel aralarından birinin ihanetini bildiğini açıklamış ve Komünyon Ayinine temel olan sunuyu yapmak üzeredir. Bu anı öyle güzel resmetmişti ki Da Vinci, Betül bazen Yahuda gibi suçunun ağırlığı altında ezildiğini hissedip, onun erguvan ağacında intiharını hatırlardı. Beckettvari bir cümle gibi, dünyanın bir yerinde intiharı düşünen varsa, başka bir yerde ölen de vardır. Erguvan ağaçlarının rengiyle bezenen bir pencere kenarında bunları düşündükçe, aklında sürekli olarak tekerrür eden mistik bir mesel yaşadığı hissini uyandırırdı.



Barış yemeğin taşınmasına yardım ediyordu ama akşam için pek de hazır olduğunu söylenemezdi. İnsanlardan kaçıyordu, ya da kendinden. İnsanlarla arasından soğuk savaş vardı, bir yol ayrımında karara vardı. Ya o şahsiyetsiz kalabalığa karışacak ya da kendi olmayı seçecekti. Barışmak seçeneğini çoktan yok etmişti zaten. Böylece romantik yanı ağır bastı ve kendi yolunda yürümeyi seçti ama kendi yolunda yürümek, bedel ödemek demekti. O ise bedel ödemek gerektiğini anladığında, kazanımsız bir savaşın meydanı haline getirdi bedenini. 



Her şeyden kaçıyordu da, kendine yakalanmasına şaşmıştı. Oysa insanın lanetidir, kendinde başlar ve bitersin. Bazı şeylerin, öğrenilerek yaşanılacağını sanıyordu çünkü. Yaşayarak öğrendiğinde ise, kaçırdığı şeyler acı vermeye başlamıştı. Hayatın gerisinde kaldığına inanıyor ve bunu düşündükçe, karnında keskin bir sancı hissediyordu.



Bazı şeyleri kontrol edemeyeceğini düşünüyordu, yanlış bir düşünce, hiçbir şeyi kontrol edemezdi. Bazı şeyleri kontrol edemeyeceğini düşünmesi, bazı şeyleri de kontrol edebileceği yanılgısına sebep olurdu. Oysa kontrol, sadece bir illüzyondu. Kontrol etmeye çalıştığın güç, seni aşar ve yok ederdi. Yok olmak da bir başlangıçtı belki de, Anka gibi küllerinden doğmalıydı. Nietzschevari birkaç söz söyler ve karanlığı aralardı ama ya ilk adımı atmak için ne yapmalıydı? 



Betül ile yemek masasına oturduklarında; hem güçlü görünmeye, hem de düşünceli halini saklamaya çabalıyordu. Gülmeli ve keyifli görünmeliydi. Çünkü kadınlar; kendilerini güldüren erkekleri değil, kendilerini heyecanlandıran erkekleri severler. Ne fazla gülmeli, ne de fazla köşeye çekilmeli. Sırası geldiğinde rolünü oynayıp, yerini bilmeli. İnce bir hesaptır bu, sürekli olarak tetikte olmalı ve çevreyi gözlemlemeli. 



Kalabalık yemek masaların kurulduğu bu gecelerde; porselen yemek takımları, zarif işlemeli kadeh, sürahi ve bardaklar, itinayla parlatılmış çatal, bıçak ve sürüsüyle kaşık, ipek sofra bezleri, kâseler, tencereler ve ardından çorbalar, zeytinyağlı yemekler ve sütlü, şerbetli tatlılar kurban edilirdi. Herkes yer, içer ve şenlik havasında güler eğlenilirdi. Yemekten sonra da, nostalji olsun diye pikaplardan vals, tango çalınır ve yarı esrik yarı işveli figürler sergilenirdi. 



Betül gecenin her anında güler, espriler yapan Barış’a katılır ve canlı görünürdü. Barış ise, taktığı maskenin kendine has olduğunu sanır ve içinde katlanan acıyı daha fazla gülerek perdelerdi. Onca kalabalığın ve gösterişin arasında hala ilkel olduğunu hissederdi. İçine çöreklenip kalmış bu hissi atmak için daha çok içer, daha çok öperdi Betül’ü. Betül ise çoktan çakırkeyif olmuş, şuh bakışlarla etrafı süzerdi. Gözlerinde kadınsı bir yansı vardı. Kemal kimi zamanlar bundan etkilenir, bazen de tiksinti duyardı. Özellikle Vals’ın kimi anlarında sıra ona geldiğinde, bunları herkese ilan edercesine sergilerdi. Herkesle dans eder, herkesin eli vücudunda gezinirdi. Barış ise kalabalıktan uzaklaşır, kendi içine çekilirdi. Aslında ilk zamanlar bu münasebetleri yadırgamıştı ama tüm ilişkilerin ve hâlihazırda yaşamın içine sinen tüm tatların yavanlığının farkına vardıkça, verdiği tepkinin abes olduğunu anlardı. 



Çünkü ilişkiler sahip olmaya ve kontrol altında yönlendirmeye dayanıyordu, oysa o biliyordu sahip olmanın bir yanılsamadan ibaret olduğunu. Çünkü sahip olduğunu sandığın şeylere bağlanırsan, onlara ait olursun. Eşya kullanmak, insan sevilmek ve hayat yaşanmak için vardı, gerisi sadece detaydı. Böyle anlarda odasına çekilir, kitaplarına dalıp giderdi. Hayatın akışından ve acılarının yakıcı tesirinden, kurmaca dünyanın iplikleriyle kozalar inşa ederek saklanırdı. Yazdıkları ve yaşadıklarının koşutluğu, hayatta kalması için tutunduğu tek daldı. 



“Onlara dürüst olmak yetmiyor, güzel yalanlar söylemek  gerekiyordu. Oysa ben bir yalanı değil, tüm çıplaklığıyla gerçeği yaşamak istiyordum. Yalın ve sade, tüm kalıplara inat. Fakat bugün, ben de kendi kalıplarımla onlara ahkâm kesiyorum. Ne umutsuz, ne zavallı bir durum. Dionysos ile Apollo arasında kalıp, Quasimodo olan ben. Ne tanrılar kadar yüce, ne de insanlar kadar sıradanım.“



Doyumsuz ve hedefsiz kalan insanın, doyumun mümkün olmadığı anladığı an yaşamaya başladığı andır. Hayatın doyuma ulaşmak için var olmadığı, aslında anlamı sadece insanın atfettiğini bilmek, edimin ve öznenin ilişkisine dair felsefi yaklaşımlara kapı aralardı. Zaten onca okuduğu kitapta da gördüğü gibi, özne-öz ilişkisini işlemekti felsefe. Buna dair çıkarımları okudukça, kendisine dair soruları keşfetmiş, fakat cevapların soruları doğurduğu aklında, cevapların yoksunluğu çürümeyi de doğurmuştu.





The Kiss(Öpücük) Gustav Klimt - 1907 / 1908