11 Aralık 2017 Pazartesi

Kıssadan Hisse - 1

Haleb Şehri ve Kalesinin resmi. (Matrakçı Nasuh'un eseri)

-I-



Padişahın biri veziriyle birlikte tebdil-i kıyafet gezintiye çıkmış. Tebaası nasıl yaşıyor, nasıl geçiniyor, sıkıntıları neler görmek istemiş. Gezi sırasında bir köye gelmişler. Küçük, şirin bir evin önünde oturmuş, örgü ören bir genç kız görmüşler. Padişah kızın yanına yaklaşıp sormuş:

- Merhaba kızım. Baban evde mi?
Kız: - Babam evde yok! Azı çok etmeye gitti.
Padişah: - Annen evde mi?
Kız: - Annem de evde yok! O da biri iki etmeye gitti.
Padişah: - Kızım eviniz çok güzel ama bacası eğri.
Kız: - Bacası eğridir ama dumanı doğru tüter.
Padişah: - Sana bir kaz yollasam yolar mısın?
Kız: - İzninizle, en ince tüylerine kadar yolarım!
Padişah kıza "Öyleyse selametle kal!" deyip, veziriyle tekrar yola koyulmuş. Saraya varınca padişah vezirine sormuş:
- Kız ile ne konuştuğumuzu anladın mı?
Vezir:
- Doğruyu söylemek gerekirse anlamadım padişahım, demiş.
Padişah:
- O hede tez vakitte git öğren! Yoksa seni vezirlikten azlederim! demiş.
Vezir telaşla fırlamış. "Nasıl öğrenirim?" diye düşünürken, en iyisi ilk ağızdan bilgi almak deyip, gitmiş padişahın konuştuğu kızı bulmuş. Vezir:
- Aman kız, hanım kız!... Biz bu gün yanımda biriyle senin yanına gelmiştik. Yanımdaki kişi senle sohbet etmişti. O sohbette konuştuklarınız ne anlama geliyordu? Onları bana bir deyiver. Dile benden ne dilersen.
Kız:
- Konuştuklarımızı açıklarım ama her cevap için on altın isterim, demiş.
Vezir kabul etmiş. Kız anlatmaya başlamış:
- O amca bana babamı sorduğunda "Azı çok etmeye gitti" demekle; babamın çiftçi olduğunu, tarlaya tohum ekmeye gittiğini anlatmak istedim.
Vezir on altını vermiş, kız devam etmiş:
- O amca annemi sorduğunda "Annem biri iki etmeye gitti" demekle; annemin ebe olduğunu, doğum yaptırmaya gittiğini anlatmak istedim.
Kız vezirden on altın daha alıp devam etmiş:
- Amca "Eviniz çok güzel ama bacası eğri" demekle; benim güzel olduğumu ama gözlerimin şaşı olduğunu söyledi. Ben de "Bacası eğridir ama dumanı doğru tüter" diyerek; şaşıyım ama gözlerim iyi görür demek istedim.
Vezir kıza on altınını verip hemen atılmış:
- Peki ya "Sana bir kaz yollasam yolar mısın?" ne demek?
Kız tebessüm edip açıklamış:
- O kaz da sizsiniz, demiş. Bunları öğrenmek için bana onlarca altın verdiniz..!

-II-


Bir zamanlar padişahın biri bir yalan yarışması düzenlenmesini emretti. Ülkenin her yerinden yalan yarışmasına katılanlar; padişahın huzuruna çıkıp inanılması güç, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir yalan söyleyeceklerdi. Padişah kimin yalanının gerçekleşmesinin mümkün olmadığına kanaat getirirse onu bir kese altınla ödüllendirecekti.
Ülkenin en usta yalancıları, en usta dolandırıcıları birer birer padişahın huzuruna çıkıp yalan söylemeye başladılar. İçlerinden biri çıkıp:
- Padişahım ben ta gökyüzüne uzanan bir merdiven kurdum! dedi.
Padişah; "Olabilir. Mümkündür" yanıtını verdi. Bir diğeri gelip:
- Padişahım ben okyanusu geçebilecek bir köprü kurdum! dedi.
Padişah buna da; "Olabilir. Mümkündür" diye karşılık verdi. Daha birçok yalancı gelip sırayla yalanlar söylediler. Ancak padişah hepsine biraz düşünüp olabilir mümkündür yanıtını veriyordu. Ama yarışmaya katılan bir kişi vardı ki; bir tek o fark etmişti bu yarışın yalan yarışından ziyade bir akıl yarışı olduğunu... Ve sıra ona geldiğinde öyle bir yalan söyledi ki; padişah, bunun olup olamayacağını düşünme ihtiyacı bile hissetmedi. Bu akıllı adam, yalan yarışmasını şu yalanla kazandı:
- Padişahım sizin merhum muhterem pederinizin, benim merhum muhterem pederime bir kese altın borcu vardı..!

-III-


Hükümdarlardan biri vezirine, oğlunun hocasıyla ilgili yakınıyordu:
- Ben oğlum ilim öğrensin istiyorum... Benim yerime iyi bir hükümdar olsun... Ama o devamlı müzikle, sazla, sözle uğraşıyor... Zannımca hocası onu, vasfına yakışır şekilde yetişmesi yönünde destekleyemiyor.
Vezir:
- Hükümdarım, hocanın elinde mucize yok! Çocuğun neye yeteneği varsa hocası ancak onda ilerlemesine yardım edebilir. İnsanın doğası değiştirilemez. Terbiye yaratılışa bağlıdır.
Hükümdar düşüncesinin arkasındaydı... Doğuştan sahip olduğumuz yetilerin, terbiye ile değiştirilebileceğini savunuyordu... Bunu kanıtlamak için de; bir akşam sarayda eğlence tertip ettirdi. Eğlence arasında eğitimli kedilerin bir gösterisi vardı. Kediler, sırtlarına konan tabağı ve tabağın içindeki yanan mumları düşürmeden itinayla taşıyorlardı. Hükümdar vezire, kedileri göstererek:
- Görüyor musun? dedi. Terbiye ile neler başarılabiliyor...
Vezir karşılık vermedi, olumlu ya da olumsuz... Başka bir eğlence gecesini bekledi ve bu geceye gelirken de yanında birkaç tane fare getirdi gizlice. Kedilerin gösterisi başladığında, fareleri kedilere doğru salıverdi. Fareleri gören kediler, sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine düştüler. Mumlar bir yana, tabaklar bir yana yuvarlandı... Yanan mumlardan, halılar tutuştu... Ortalık bir anda tarumar oldu... Bu sırada vezir ise padişaha sokulup; iddiasını destekler kanıtı gururla seyrederek şöyle dedi:
- Gördünüz mü padişahım, terbiye yaratılışa bağlıdır!

(Hikayeler alıntıdır ama tek kaynaktan olmadığı ve taslaklarda kaldığı için, kaynak veremiyorum.)




 III. Ahmed’in şehzadelerinin sünnet töreni (Surname - 1720)

9 Aralık 2017 Cumartesi

Yazar Olmak Üzerine


'Bembeyaz bir kağıttır hayat
Güzelliklerle doldurmaya bak'

Bir gün hayata dair fikirlerimi merak eden olur da, ben olmazsam buralarda, okuyacağı sadece şu iki mısradır. Masumiyeti beyaz renge karışan kırmızı da arayanların arasında, rengarenk düşler kuran biriyim sadece. Bunu da bir kenara yazıverin.

Anlatılmaz şeyler vardır, sıradan bir insanı yazar yapan da budur. Kağıda ve kaleme, 'bir teselli ver, dedirtir adeta. Aralarında gezindiği ama asla içkin olamadığı kalabalıklardan, kendi krallığına geçer. Yazmak akıllı adamın işi değildir yani. Yazmak, tükenmekten bir adım geridedir çünkü.

Yazanın ufku geniştir derler ya, yalan. Yazar ufka dalmaz, ufukta gezinen bir kuş olur, rüzgara karşı kanat çırpar. Dağın yamacında, çam kokuları eşliğinde, gezinir durur. Hafiften bir meltem eser, hışırtılarında dalların, inceden bir ıslık çalınır. İşte sesi, soluğu buradan duyulur. Rüzgara karşıdır, rüzgarda çark edene karşı olduğu gibi. Ondandır elbet içinde kıvrandırıp, dışına belli etmediği yangınları.

Zordur yazar olmak, etrafında kılıçlarını çekmiş bekliyorken akbabalar. Eskinin ihtişamından eser yok şimdi, kimse oyunu kuralına göre oynamıyor artık. Eski zaman adetleri ve insanları gitti. Şövalye adabı ve zarif ayak oyunları. Oysa şimdi, eline kılıcı alan, yuvarlak masadan sandalye çekiyor altına. Hatta bununla da yetinmeyip, kahramanlık türküleri devşiriyor, ordan burdan. Masadan kalkın dostlar diyorum, tadı kalmadı artık buraların. Kaldırın kılıcınızı son kez, akıyorken kanı düşmanların.


8 Aralık 2017 Cuma

Barışın Naif Sesi - John Lennon


Takvimler 9 Ekim 1940'yi tarihini gösterirken, Liverpool'da yaşayan Lennon ailesi savaşın ortasında, çok güzel bir çocuk sahibi olurlar. Öyle bir çocuktur ki bu, ülkesi bombalar altındayken, barışın evrensel sesi olarak yoğrulacaktır hamuru. Çünkü onun şefkatli yüreği, müazzep ruhu ve keskin zekası, dünyanın acılarına karşı sessiz olmaya katlanamaz. Korkmak ve susmak değil, özgürce şarkılarını söylemektir ve mutlu olmaktı onun hayali. Milyonlarca insanın alkışını değil, milyonlarca insanın özgürlüğünü ister. Kuyrukta sıralanan savaş sevicilerin değil, barışın sesini duyurmak ister.


Hamburg’ın o pis arka sokaklarında çalarken de, Kraliçe’nin huzurunda çalarken de, aslında aynı isyanın ve tepkinin sözcüsüdür. Kimileri mücevherler içindeyken, o işçi sınıfı kahramanı olmayı seçer. Bu lümpen oyunların ve kokmuş reveransların karşısında, alay ve iğnelemelerle dalgasını geçer. Onun zekası ve yaratıcılığı karşısında, tükenir tüm entelektüel ahmaklar.


Bir adam hayal edin. Onun hayalleri, tüm dünyanın hayallerinin hem tercümanı, hem de rehberi olsun. Bir hayal edin, dünyayı sallarken şarkılarıyla, sırf barış için devleti bile karşısına alsın. Bir adam hayal edin… Hayır etmeyin, o zaten vardı ve hep var olacak. Sözleriyle, sesiyle ve nefesiyle. Dünden, bugüne ve sonsuza değin. İnsanoğlu var oldukça,  Yoko’yu tüm kalbiyle sevecek ve tüm kardeşlerini o mutlak barışa yöneltecek.












7 Aralık 2017 Perşembe

Memleketimden 'Aydın' Manzaraları - 3



Aydının ödevi nedir? Bu soru asırlardır sorulur ama cevaplar, çözüme katkı sağlayamaz. Ne için yazıyorum, şahsen bilmiyorum. Ayrıca yazdığım şeylerin de, beni tanımladığını düşünmüyorum. Değişikleri benim kadar yoğun yaşayan insanlar için, yazdıklarıyla tanımlanmaktansa, yazmakla tanımlanmaktır isabetli olan. Kimse bizden sabit kalmamızı beklememeli. Çünkü değişime kapalı olan çürür ve aydın kişi, değişime açık olmalıdır. Fakat burada ki kasıt, rüzgâr horozu olmak değil, dogma fikir ve yargılara saplanmamaktır. Dünya değişiyor ve eğer dünün gözleriyle bugüne bakarsak, yarını da yitiririz. Bundan mütevellit, yukarıda değindiğim noktaların, altı çizilmelidir. Lakin aydının vazifesi olan bu konular, ne denli ifa ediliyor ya da ifa edilmesine, müsaade ediliyor? Bunlar önemli sorulardır, bunlara cevap vereceğim ama öncesinde birazcık aydınların serencamına iştirak etmeliyim.


Rönesans’ta aydınlar, sırf kilisenin zulmünden kaçmak için Vatikan içinde gizli yapılar inşa edip, oralarda teşkilatlanmışlardır. Bilim yapmak, büyü yapmaktan beter sayılmış, bu insanlar acımasızca öldürülmüştür. Oysaki onlara bir dönüp bakıldığında, tüm çalışmalarının bugün onurla yâd edildiği görünmektedir. Ateşi bulan ilk insanın, o ateşte yakılması gibi, insanoğlu kendisine çağ atlatan beyinleri önce öldürüp, sonra sevgisini sunmasıyla ünlüdür.


Konuya biraz da edebi eserler açısından bakalım. Yakup Kadri’nin ‘Yaban’ adlı eseri çok ünlüdür. Bu eserinde Ahmet Celal karakterinin gözünden, Anadolu’da ki batıl inançlara saplanmışlığı ve yobazlığı görürüz. Ahmet Celal insanlara, hakikati ve ilmi yol gösterirken, insanlar ona karşı akıl almaz ithamlarda bulunmuşlardır. Yine aynı dönemde eser vermiş Halide Edip de, benzeri bir konuya değinmiştir. Vurun Kahpeye adlı eserinde, Aliye öğretmen üzerinden, İstanbul’dan Anadolu’ya açılan aydın tipini ve anlayışını(Ahmet Celal gibi) işlemiştir.  Aliye öğretmen Anadolu’ya ilim ve aydınlık götürmek için uğraşırken, köhne orta çağ zihniyeti tarafından canına kıyılmıştır.


Yıllar geçtikten sonra, bir yazar daha bu konuda eser vermiştir ama onun eserleri farklı bir pencere açmıştır okura. Bir gün okuduğu üniversitesinden hocasının hayatını yazması teklif edildiğinde, çoktan çıkmış olduğu yolda yeni bir sapağa girmişti. Romanlar yazmış ve bu romanlarda, bireyin sorunlarını ve arayışlarını, nüktedan bir üslupla dile getirmiştir. Yeni kitabında ise, farklı dokular ve renkler olacaktı.


Oğuz Atay, Mustafa İnan’ın hayatını anlatırken, aslında can alıcı soruyu da dile getirmiştir. Aydının görevi nedir? Eserinde, adeta Mustafa İnan olmuş ve onun hayatı aracılığıyla, aydının ödevi konusunu derinlemesine irdelemiştir.  Mustafa İnan, batıyı da doğuyu da bilen, zeki ve kültürlü bir insandır. Fuzuli’den şiirler okuyordur öğrencilerine örneğin.


“Bilim elde ederek yükseklere çıkmak
Saçma bir istekmiş ancak
Dünyada ne varsa hep aşkmış
Bilim boş bir konuşmaymış ancak.”
(Fuzuli)


Lakin Mustafa İnan da, aslında bir Tutunamayan’dır. Yüksek idealler ve amaçların ardından hırsla koşan ama yanlış yollara sapıp, ya yanlış yerlere çıkan ya da asla orada sıkışıp kalandır.


"Onları tedirgin etmeden, onlara yeni olan karşısındaki ilkel korkuyu hissettirmeden düşünmeye alıştırmak gerekiyordu. Doğuyu, tedirgin etmeden, Batı'ya yaklaştırmak gerekiyordu ”


“Çünkü iyi yaşamak da ‘bilgi’ ye dayanır. Bunu da göstermeliyim sizlere. Çünkü ülkemizin insanları daha yaşamanın acemisidir. Onlara insan gibi yaşaması öğretilmemiştir henüz. Nasıl yaşamak gerektiği de sezdirmeden öğretilebilir onlara. Hayatın yaşamaya değer olduğu öğretilebilir. Güzel sanatların da, edebiyatın da 'büyük ve güzel şeylerin’ de var olduğunu öğrenmeli insanlarımız.”


Doğunun, batının karşısında kaybetme sebebi de budur. Çünkü o Doğuyla, batıyı bir araya getirmek istemiştir. Lakin yüksek ideal sahibi diğer insanlar gibi, o da hayal kırıklığı ve başarısızlıkla yüzleşmiştir sonunda. Çünkü Doğuyu geliştirme çabası her zaman, batıyı taklit ve uyarlamadan ibaret olmuştur. ( Bu konu çok önemli olduğundan, bu konuyu diğer bir yazıda yeniden ele alacağım.)



Sözün özü; Aliye, Ahmet Cemal ve Mustafa İnan gibi karakterler aracılığıyla, aydının görevi sorgulanmış ve neticede, aydının idealist tavrına, cehalet galebe çalmıştır.
           



5 Aralık 2017 Salı

Memleketimden 'Aydın' Manzaraları - 2


Üretim toplumundan tüketim toplumuna geçiş, başlı başına insanın yani bireyin de, alışkanlıklarını değiştirmiştir. Kapitalizm’in fikir babaları, markalar yaratmıştır. Bu markalar, kişilerden ve hatta olaylardan öte, zaman ötesi kurumlar olarak varlığını sürdürmüşlerdir. Hayali olarak var edilen bu markalar ise, sosyal planlama ya da diğer ismiyle tasarım ile kendi kitlelerini inşa etmiştir. Özelikle; Sinema, televizyon ve ardından internetin keşfi, bu planlama hareketini de rayına oturtmuştur. Bu görsel iletişim kanalları, kitlelerin efsunlanıp, kontrol altına alınmasında başat unsurlar olarak kullanılmışlardır.


Şimdi burada bir duraksayıp, kitlelerin nasıl kontrol altına alındığını işlemek gerekir. Bunun için iki çeşit kanal ve bunların varyantları sıralanabilir;
1.      Görsel İletişim Kanalları(Sinema, televizyon ve internet)
2.      Basılı ve matbu yayın(Kitap, dergi, gazete v.s)


Öncelikle sinemayla başlamalıyım. Sinema ilk olarak 1890’lı yıllarda ABD’nin Kaliforniya eyaletinde faaliyetine başlayan bir görsel iletişim kanalıdır. İlk zamanlarda yayına sessiz ve siyah-beyaz olarak başlayan sinemaya, 1930’larda seslendirme ve daha sonraki yıllarda renklendirme gibi yenilikler ilave edilmiştir. 1915 krizinden sonra güçlenen derin ekonomik ayrımlar ve güçler, sinema kanalıyla kendini yaymaya başlamıştır. Özellikle Los Angeles ve diğer ismiyle Hollywood eşrafı, sistemin tüketim objeleri olarak epey iş görmüştür ve halen görmektedir. 1929 kriziyle daralan ekonomiler, çöken ülkeler işleri zorlaştırır gibi görünse de, nihayetinde planlar işlemiş ve İkinci Dünya Savaşının sonunda bir fırsat ortamı ortaya çıkmıştır. Avrupa’yı ve Sovyetleri kana bulayan Hitler’in ardından, yükselen Amerika’yla birlikte, Kapitalizm de yükselmiştir. Amerikan Rüyası aslında, sıradan insanlara sunulan afyondan başkası değildir. Bunu anlamak için yaklaşık 50 senen beklemek gerekecek elbette.
Siyasi Tarih kısmından, reklamcılık politikalarına değinelim. John Berger Görme Biçimleri adlı kitabında, reklamcılığın resim tekniklerini ve eserleri nasıl kullandığını anlatır tüm detaylarıyla. Televizyon’un icadı ve her eve girmesiyle de, çok büyük bir hızla manipülasyon başlar. Estetik algının oluşturulması ve her dönem değiştirilmesi, tüketim kültürü aracılığıyla, koca bir endüstrinin üretmeden kazanmasını sağlamıştır. Yani tüketerek, tüketilen bir toplum. 


Bu başlıkta ki en önemli madde ise, internettir kuşkusuz. World Wide Web yani WWW ismiyle bildiğimiz internet, 1990’lı yıllarda Cern’de çalışan bilim insanlarının aralarında, iletişimi sağlaması amacıyla tasarlanmıştır. Sonrasında ise tüm dünyaya yayılmış ve adeta insanlığın yeni bir parçası, uzvu olmuştur. Dünyayı saran bu ağ, işte yukarıda bahsi geçen, fast food yani hızlı tüketim kültürünü adeta perçinlemiştir. Sürekli olarak pompalanan ideal insanlar ve ölçüler, kimliksiz güruhlar devşirmiştir. Öyle ki, hayatları sosyal medyada aldıkları beğeni sayısı ölçütünde, değer kazanır hale gelmiştir. Bu tüketim kültürünün nesli, kendi ürünlerini de böyle hızlı ve değersiz hale getirmiştir. Çünkü insanoğlu varlığını, sanal yozluğa ve tüketim çılgınlığına istinat etmiştir. Müziği her geçen gün, daha basit ve kalitesizleşmiş, gerçekten sanat icra eden insanlar tecrit edilmiştir. Bu yozlaşma gerçek sanatı, ilmin ve fikrin iletilmesi amacıyla işlenen matbu eserlerle bile sarmıştır. Basılan kitaplar ve tekelleşen yayımcılık, ortaya kitaptan çok zihinsel mastürbasyon nesneleri çıkarmaya başlamıştır. Her yönüyle gerçek edebi değerlerden ve ilkelerden yoksun bu kâğıt israfı metinler, yine görsel kanallarla pazarlanmıştır. Gazete, dergi gibi haber ve kültür yayımı amaçlı yayım araçları da, bu minvalde değişimler yaşamıştır. Tek bir odak noktası ve oynanan mütemadi oyun. Ünlü Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, bu konuda her zaman örnek verdiğim ilk isimdir. 'Basını, hükümetin kullanabildiği dev bir klavye olarak düşünün' demiştir. 10 Aralık 2014'de bunu yazmış ve değinmiştim. Bu söz ile kastedilene ise, şimdi değineceğim. Takvimler 1988 yılını gösterirken, Dil Bilimci Noam Chomsky ve Ekonomist Edward S. Herman, Rızanın İmalatı:Kitle Medyasının Ekonomi Politiği adlı bir kitap yayımlarlar. Bu kitapta medyanın tüm gerçekleri ortaya dökülmüştür. Medya sahipleri, hükümetlerin baskısıyla medyayı satın alırlar önce, ardından oluşturulan ihalelerle zararları karşılanır. Bu yolla hem hükümet, kontrollü(havuz) medyayı sağlar, hem de iş adamları para kazanır. Ardından haber paylaşımına gelir sıra, burada tabi ki ortak çıkarlar gözetilmek durumundadır.  Bu konuyu derinlemesine öğrenmek isteyenler için, kitabı okumalarını öneririm.



Yine Chomsky, Medya Denetimi aslında kitabında, basının kitleleri nasıl manipüle ettiğini anlatır. 


“Modern devletin ilk propaganda operasyonuyla başlayalım. Woodrow Wilson  hükümeti zamanıydı. Woodrow Wilson, birinci dünya savaşı'nın tam ortasında, 1916 yılında "Peace Without Wictory" (zafersiz barış) sloganıyla başkan seçilmişti. Son derece pasifist olan halk, bir avrupa savaşına dahil olmak için hiçbir neden göremiyordu. Aslında savaşa çoktan imza atan Wilson yönetimi, bu konuda bir şeyler yapmak zorundaydı. hükümetin "Creel Komisyonu" adıyla kurduğu bir propaganda komisyonu, altı ay içinde etkisini göstererek o barışçıl halkı, histerik bir savaş çığırtkanı haline dönüştürdü ve Alman olan her şeyi yakıp yıkmak, tüm Almanları lime lime etmek, savaşa gidip dünyayı kurtarmak isteyen insanlar yaratmayı başardı. Bu esaslı bir başarıydı ve ardı sıra gelen başarılara da önayak oldu. Tam bu sıralarda ve savaşın hemen ardından, aynı yöntemler histerik kızıl korkusu'nu kışkırtmak için kullanıldığında ise sendikal birliklerin tahribi ve siyasi düşünce ile basın özgürlüğü gibi tehlikeli sorunların saf dışı bırakılmasında oldukça büyük başarı sağlanmıştı. Bu işi organize eden ve işin başını çeken o çok büyük güç, aslında medyadan ve iş dünyasındaki büyük şirketlerden gelen yoğun destekti ve tam anlamıyla bir başarıydı. Wilson'ın savaşına etkin bir şekilde ve hevesle katılanların arasında, John Dewey’in çevresinden olan ve şovenist fanatizmin ortaya çıkmasını sağlama yoluyla "gönülsüz" halkı dehşete düşürerek nasıl savaşa sürüklediklerini, o döneme ait kişisel yazılarında gururla anlatıp bundan "toplumun daha zeki insanları" oldukları sonucunu çıkartan ilerici aydınlar da vardı. Saldırı yöntemlerinin kullanım alanı oldukça genişti. Örneğin, Alman askerlerinin zulmü, kolları koparılmış Belçikalı bebekler ve hâlâ tarih kitaplarında okuduğumuz türlü türlü vahşet üretimi... Bunların çoğu, o dönemin gizli müzakerelerinde "dünyanın düşüncesini yönetme"yi vaat eden ingiliz propaganda bakanlığı tarafından icat edildi. Ancak bundan da önemlisi, o zamanlar barış yanlısı ülkeyi bir savaş zamanı histeriğine dönüştürüp yoldan çıkartan propagandayı yaygınlaştırabilecek daha zeki amerikan toplumu bireylerinin düşüncesini kontrol etmek istemeleriydi. İşe yaradı; hem de çok. ve bir ders verdi: devlet propagandası, eğitimli sınıflar tarafından desteklendiği ve herhangi bir dönekliğe izin verilmediği takdirde, büyük bir etki yaratabilir. Hitler ve daha birçoğundan alınan bu ders, günümüze dek izlenmiştir.”


Sözün özü, temelde aslında, tek bir nokta ve üretmeden, tüketme anlayışı vardır. Sanal âlemde yenileni, içileni ve gezileni paylaşan insanların tüm yoksunluğu, içlerinde taşıdıkları yoksulluğu gidermekten ötesi değildir. Bu nazariyeden bakıldığında, insanın önüne ciddi bir yol ayrımı çıkar; ya bu insanları yazacaksın, ya bu insanlara yazacaksın ya da bu insanlara rağmen yazacaksın. Bu karar belki de, günümüz aydınının en çetin sınavıdır.


3 Aralık 2017 Pazar

Memleketimden 'Aydın' Manzaraları



 Neden uzun bu geceler, neden mum alevinde titriyor umut dediğin. Merdiven boşluğuna tükürülen günlerden, kan kusulan günlere doğru ilerliyor hayat. Düşünmek, üretmek, bunlar mekkâreye dönen aklın çırpınışları. Fikirlerin geçişinde onları yakalama çabası insanı tüketiyor. Zamanın ve mekânın somutluğundan, soyutluğa geçişi ortaya çıkarıyor. Mücerret bir âleme ve muhayyileye itiveriyor.
Ne zaman düşünsem,  aidiyetten bir parça daha yitiriyor, maskelere ekliyorum. Ağır ağır nakşedercesine, ince detaylarına değin işliyorum. Usta olmak öğreteceğin şeyleri, yeniden, en başından, öğrenmektir. Ustasıyım tefekkürün, acemisiyim yaşamanın. Ondandır bunca içimde devinin mihnet ve eziyet. Başa sararcasına eski bir şarkıyı, mütemadiyen aynı suçluluk duygusuyla yargılamam, kendimi. Başkalarının yargısı, kendi kuru kalabalığıdır çünkü oysa kendime söylediğim sözler, derin yaralar açarlar. Öyle yaralar ki, kabuk bağlamak yerine, iltihap akıtır dururlar içime içime. İşte bu merhalede, zehirlenmek ile yazmak arasında bir seçim yapmam gerekir. Ya ben zehirlenecektim, ya da zehri kâğıda zerk edecektim. Seçimim aşikâr ama sonucu muğlâk. Tanımlanması zor bir bahis bu, anlatmayı denemek beyhude ama yine de, denemek gerekir.
Ne var söylenen o sözlerde, ne gördün gülen yüzlerin ardında? Yazmayı öğretenler, konu ve ilham depolamak için mi sapladılar hançeri? Okumak ne peki, bilmediğin dünyaların acılarına ortak olmak sana ne öğretti? İçinde sinsi sinsi büyüyen, seni ağır ağır tüketen o ifrit tohumu, sen atmadın mı toprağa? Kendi ellerinle, kendi ecelini yaratmadın mı? Frankenstein’ine can veren, kanlı elleriyle dünyayı izleyen sen değil misin? O göklerine yücelttiğin insanlar değil miydi, seni senden koparan; onlar değil miydi, seni sen olmaktan çıkaran? Aheste aheste yontarlar önce seni, normali budur. Normlara uymak, farklılığı rehabilite etmektir kutsal vazife. En sonunda ise kimliğini verip, suretini alırlar elinden. Artık onlardansın ama kendinde misin?

Nimetten sayardım onları, öper başıma koyardım hatta bazen bununla da yetinmez, başımdan yukarıda muhafaza ederdim. Oysa ben onları yüceltmez, sadece kendimi alçaltırdım. Çünkü o kocaman akılları ve engin görüşlerinin yanında ben, Amerika’yı yeniden keşfe çalışan, küçücük dünyasında hayalperest saçmalıklar devşiren bir garibandım. Hepsi o kadar mukaddestir ki, kişiliklerinin çevresinde aşılmaz duvarlar vardır. Nadide çizgilerle düzenlenmiş mimari tasarım unsurlarıyla bezeli, zarafetin son demlerinde gezinen aşkın yapılar. Oysaki aslında, tablolarını soylu ve asil çizdiren, eski zaman şövalyeleri gibidirler. Köhne ve çürümeye yüz tutmuş. Bir gün benim gibiler çıkıp gitseler bir anda, Bunuel filmindeki gibi sıkışıp kalacaklar orada.   



30 Kasım 2017 Perşembe

Aşk ve Ölüm


Oscar Wilde, aşkın ölümden daha büyük bir sır olduğunu söylüyordu eski basım bir kitabında. Oysaki ölümü beklerken yitip gidecek esrik bir tutkuya bağlandığını, kuşkusuz o da biliyordu.
Fakat hep böyle işlemez mi zaten aşkın kanunu; kim ona bağlanmak ve yüreğinin derinlerinde yeşertip, yaşatmak için mantıklı bir sebebe ihtiyaç duyar ki?
Yıllar geçer inanmaz olursun artık seni bulacağına, bir an olur çat kapı giriverir hayatına zincirlerini koparırcasına. An olur, bir bakışa binlerce asrı sığdırırsın sanırsın; kalıverirsin
öylece ve zamanın ansızın hükümsüzlüğünü ilan edişine şahit olursun. Çünkü hazırlıksız yakalamıştır seni tanrı misafirin ve artık geri dönüşü yoktur bu işin. Gözlerin ta içine odaklanan bakışlar, ağır ağır tıkanan nefes, hızlanan kalbin ritmini kaybetmiş çığlıkları; bir kuş havalanır kafesinden, işte o vakit yankılanır göğsünün duvarlarında aşkın şarkısı.