17 Mayıs 2019 Cuma

A Song by Benjamin the AI - Yapay Zeka Benjamin'den Bir Şarkı


I was a boy
I was a stranger and I
Promised to be so happy
I was a Beautiful day
I was a taller talk that I was born
And I was Ready to go
And the truth was so long ago
I was so happy and blue
I was thinking of you
I was a long long time
I was so close to you
I was a long time ago
A long long time ago
And I was Ready to go
I was  A home on the road


Bir çocuktum
Bir yabancıydım ve ben
Mutlu olmaya söz verdim
Güzel bir gündüm
Doğumumdan daha uzun bir konuşmaydım
Gitmeye gerçekten hazırdım
Ve gerçek uzun zaman önceydi
Çok mutluydum ve maviydim
Seni düşünüyordum
Çok çok uzun zaman önceydim
Sana çok yakındım
Uzun zaman önceydim
Çok uzun zaman önceydim
Ve gitmeye hazırdım
Yolun üzerinde bir evdim

5 Mart 2019 Salı

İnsanın Doğası Üzerine


-I-

Çaresizlik insanın içinde barınan ve beslendikçe daha da büyüyen bir kurt misali. İnsan onu karanlığıyla besliyor ve işin garibi, karanlığı tükeneceği yerde bilakis daha da yayılıyor. Kanserli hücre gibi nereye temas etse yapısını bozuma uğratıyor, ki karşısında hiçbir şey duramasın. İnsanın yaşamı, ölüme çağıran bir işaret fişeğidir bu sebepten. Yaşadığımız an geriye doğru saymaya başlar zaman ve kararlarımızla onun akışına yön veririz. Fakat yaşamın içerdiği bu karanlık da önemli bir etmendir. Onunla olan münakaşamız netice itibariyle hasıl olan karmaşanın tek suçlusu olarak bizi ortaya itiverir. Yazmak belki de bu yargılama sürecinde kendimize kalkan edindiğimiz Kafkaesk bir savunma biçimidir. Dava’sında K’nın meçhul yargısı neyse, yazgının insanın boynuna yüklediği yargı odur. Aynı çürümüşlüğü ve aynı kötülüğü alırız karşımıza; ardından ölene değin üstesinden gelmeye çalışırız. Yorgun düştüğümüzde ise dalgalara kapılıp gideriz. Woolf’un içine gömüldüğü de bu dalgalar mıdır?

-II-

Aydınlığı karanlığın orta yerinden izlemek yaşamın cilvesi midir; yoksa insan her ikisini de yaşayarak mı ölmelidir? Göğsümde sıkışan ve sıkıştırdıkça yazma ihtiyacı hissettiren; hatta muhtaç hale getirerek bunun keyfini çıkaran kesif dürtüden nasıl kurtulabilirim? İnsanı insan yapan, insana dair çıkarımlarını ifade ederken kullandığı tanımlamalar mıdır? Yargılamadan ve olduğu haliyle kabul ederek. Ama kendimle kavgalı iken ve kendime yabancılığımı fark etmekle geçiyorsa zamanım; başkasına yaklaşımım nasıl yargıdan münezzeh noktaya erişecek? Bu sorular zihnimin duvarlarını aşındırır ve kopardığını da kağıda damıtır durur. Öylece bakarım sadece, verdiğim tepkilerin veyahut kaçmak itiyadımın anlamsızlığı, içinde bulunduğum zorunluluğa anlam yükleme ihtiyacını doğurur. Milyonlarca insan aynı şeyi yapar ama işte tam olarak benim yaptığım özel olandır; çünkü benim aynamda görünen bana aittir. Öte yandan insanın kendiyle olan kavgasını ayıracak ne yazık ki kendisi değildir. Kendini görmek için başkalarının tuttuğu aynalara muhtaçtır. Bu sebepledir ki, yazarak düşünmek kadar, konuşarak düşünmek de düşüncenin köklenmesi için gereklidir.

-III-


Homo Homini Lupus, yani insan insan kurdudur. Bu sözü duyan herkes haklılığını onaylar. Ama bazıları da der ki, insan insanın aynasıdır. Peki, hangisi doğrudur? Thomas Hobbes'a göre, insanın kurdu kendisidir. Yani, insanın kaderini belirleyen - ki burada olumsuz bir yazgıdan bahsediliyor - yine insanın kendisidir. O halde insanın başkasını yiyerek ulaşmak istediği şey kendisi midir? Kendini gerçekleştirmek için mi başkalarının cehennemi olur? Sartre'a göre, cehennem diğerleridir; bu açıdan insanın varlığın diğer insanların varlığına doğrudan etki eder ve bu düşünürlere göre olumsuz etkisi çok daha belirgindir. 

Fakat pek bilinmeyen bir şey vardır. Bu sözün asıl sahibi Thomas Hobbes değildir, Antik Romalı komedya yazarı Plautus'tur. Eserlerinde insanın gerçeğini tarafsız biçimde gözler önüne seren Plautus, trajik olayların ardında saklı mizahı silah haline getirerek tenkit oklarını fırlatır. İnsan insana kurtsa, kendi kuyruğuku kemiren aynı kişi değil midir?  Horatius bu hicvi şu sözlerle açıklar: quid rides? mutato nomine, de te fabula narratur, der; yani, neden gülüyorsun? adı değiştir; anlatılan senin hikayendir. Belki de insan aynayı kendine tutmadığından, başkalarında cehennemi yaşar, onları kurtlara benzetir. Kim bilir... 

17 Şubat 2019 Pazar

Özlemek

Missing - Elizabeth Stevens(1973)

En çok böyle zamanlarda
Hissediyorum yaşadığımı
Böyle zamanlarda çöküyor göğsüme
Vicdan denilen yükün ağırlığı
Senden önce bilmezdim hiçbir şeyi
Seninle de öğrenemedim ya
İşte o içimde ukde kaldı 

12 Şubat 2019 Salı

Gel Vatandaş gel, mime gel!



Sevgili Berfçe'ye mim etkinliğinde beni de eklediği için teşekkür ederim. 😊

Acı mı tatlı mı ekşi mi?

Tatlı

Çift sayılar mı tek sayılar mı?

Çift.

Bitter mi sütlü mü beyaz çikolata mı?

Beyaz.

En çok gitmek istediğiniz ülke neresi?

İtalya 

Çocukken hayalinizdeki meslek neydi? 

Astronot ya da Astrofizikçi; zira uzayı çok seviyordum :) 

En güzel yaşım diyebileceğiniz yaş hangisi?

Her yaşın kendine has bir güzelliği ve ayrıcalığı olduğunu düşünüyorum. 

En sevdiğiniz özlü söz nedir?

İnsan ne ise onu reddeden yegane varlıktır. 

-Albert Camus

Herkes ikinci şansı hak eder mi?

Genelde ikinci şans, sadece hatayı tekrarlama fırsatı vermektir. 

Size en yakın kitabın 17. sayfasının ilk cümlesini yazın. 

Budur benim çabam, bu: 
adanmak özlem çekerek
dolaşmaya günler boyu (Rilke /Seçilmiş Şiirler /syf.19) 

11 Şubat 2019 Pazartesi

Geceye Not - 8


Resim: Springtime - Pierre Auguste Cot(1873)

-I-

Bir şeyleri değiştirmeye gücün yetmiyorsa, bırak aksın yatağında. Ama boş da durma; şartların seni değiştirmesine, yozlaştırmasına izin verme. Ne gerekiyorsa yap, acı çek, sev ve terk et. Yine de dile kolay olsa da, unutma; anlaman için değişimi kucaklaman gerekir ve insan gaflete kapılıp, bunu engellemeye çalışır. Mamafih değişimin önüne geçmeye çalışmak, çakıl taşıyla sel durdurmaya yeltenmektir, yeltenmeyeceksin: çünkü ne sel durur, ne de taş yerini bulur  yalnızca kolun yorulduğuyla kalır.

-II-

Değiştirmek saplantısı, değişime direnç noktasıdır. Çünkü insan kendi doğruları doğrultusunda ilerlediği için, değişimi hep başkalarından beklemektedir. Değişim mutlak doğru olan kişinin, mesih olarak yanlışları düzeltme macerasıdır. Oysa ne demiş Dostoyevski: Gençler yüksek idealler için canlarını vermeye dahi hazırlar; ama kendilerinde yanlış olan bir şeyi düzeltmek için parmaklarını dahi kıpırdatmazlar. Kendinde ara, kendinde bul ve kendinde çöz. Her insan bir dünya ise, dünyayı değiştirmeye kendi topraklarından başla. 

-III-

Mutsuzluk için bahaneler arama, mutluluk için çözümler bul. Çünkü mutsuzluk kolaycılıktır, mutsuz olmak için çaba harcamaya gerek olmaz. Taklit ederek ve kendini şartlandırarak başarabilirsin. Ama mutluluk, ki özellikle paylaşılacaksa; en zorudur. Dinlemeye hazır birini bulmak ve yargılanmadan kendini anlatmak, herkesin arzusudur. Uzun uzadıya içini dökmek, ardından huzurlu bir şekilde boynuna sarılmak. İki tarafın da manevi tatmini vardır; bulmalısın payını. Benliğini kuşatan yargılara ve içini dolduran cümlelere paydos deyip, her an yeniden doğmaya hazır bulunmalısın. Bu yol, kendi mutluluğuna ulaşmaktan da zordur; çabalamalısın. Tüm bunları aşıp, birlikte mutlu olduğun birinin tebessümüne tanık olduğunda da; hazzın doyumuna varmalısın. 

8 Şubat 2019 Cuma

Adını Sen Koy(Feriha hariç)


- Yaşarken - 


-Al evladım, kutsa kendini.
-Nasıl yani? 
-Self Servis bir işletme burası, kendin işle kendin çıkar.
-Dalga mı geçiyorsunuz efendim, ben nasıl yapayım, ne anlarım? 
-Günahı işleyen sensin, çıkaran da kendin ol. Belki böylece sorumluluk almayı ve günahtan kaçınmayı öğrenirsin.
-Peki, siz ne iş yapıyorsunuz?
-Ben kapıyı tutuyorum, cennet de cehennem de benden sorulur, yani biletin benim elimde!
-Ne yani, değnekçilik mi yapıyorsunuz?
-Cevabını bildiğin soruları sormamalısın delikanlı. Yoksa, alırlar façanı aşağı!



- Ölürken -


-Gel vatandaş gel, cennetten tapu alana, cehennemde kışlık hediye. 
-Abi, kayıtlar nereden yapılıyor acaba?
-Allah rahmet eylesin kardeşim, vah vah pek de gençsin. Kayıt buradan ama önce bir form doldurmak gerekiyor. 
-Tabi, ne yapmam gerekiyor? 
-Sorularıma cevap vereceksin. Öncelikle, nasıl çektin cartı, pardon, yani nasıl geberdin, ah yeniden özür dilerim... Demem o ki, nasıl vefat ettin? 
-En son kazığa... 
-Hop hemşerim, brıpsss, anladık tamam.
-Pardon, kusura bakmayın lütfen; gördüğünüz üzere neticede buradayım. 
-İnsanlık bitmiş yahu!  Neyse, devam ediyorum. Son sözlerin soruldu mu; eğer sorulduysa, ne söyledin? 
-Ölmek için fazla çirkinim, dedim.
-Yakışıklıyım demen gerekmiyor muydu?
-Giderayak günaha mı gireydim?
-İyi bari, ama yine de yanacaksın. Fakat dürüstlüğünden ötürü, sana özel, bak sana özel diyorum; %50 indirimle güneş kremi ve yanmayan kefen vereceğim.
-İllaki yanacaksam, güneş kreminin ve kefenin anlamı ne?
-Buyur, girişler sağdan.

-Herkes de eleştirmen olmuş kardeşim!-

6 Şubat 2019 Çarşamba

Vicdan Muhakemesi - Bölüm 2

Resim: John Trumbull - 
The Declaration of Independence(Ağustos 1817–Eylül 1818) 

Bilincimin yeniden şalterini kaldırmasının ardından 5 saniye kadar geçmişti ki, midemde keskin bir bulantı hissettiğimde, o zifiri karanlığın yerini loş ışıkta kasvetli bir mahkeme salonu almıştı. Boğucu ışık zihnimde saykodelik helezonlara sebep olmuş, tuhaf bir geçiş anı yaşamıştım. İlk önce panikle kaçmak istedim haliyle, ama karşımda dikilen zebella gibi jandarmayı görünce, vazgeçtim. Kaçışın olmadığını böyle çetin bir yoldan anlayınca da, mahkeme salonunu izlemeye başladım; ne de olsa izlemek milli vazifemiz! Işığın tonları, ahşap ile birleşip gözlerimi yoracak derecede renk cümbüşüne sebep oluyordu. Çünkü mahkeme salonundaki tüm eşyalar koyu kızıl ahşap ile imal edilmişti. Alışılagelmiş, kısıtlı ahşap mimarisini andıran lakin kasvetiyle de isyankâr bir damak tadı veren bir tasarım. Damak tadı ile ahşap yan yana gelince de zihnimin ne denli gerçeklikten uzaklaştığını fark ettim.

- Mahkeme salonu değil de sanki pavyon ama çevreci bir pavyon –

Ben bu sahneyi bir yerden hatırlıyorum dedirten bir salondu kısacası. Mahkeme heyetinin bulunması gereken kürsü boştu ve tokmak öylece bana bakıyordu. Küçükken mahkemeleri severdim; özellikle de tokmak vurulan sahnelere bayılırdım. Ve şimdi o tokmak karşımda mahzun bir edayla duruyordu. Adalet, mülkün temelidir sözü ve Atatürk portresi. Asalet budur işte; aksine ben de yanındayım. Heyhat, Kemal de sonunda mülkün temelini atmaya geldi.

Arkama dönemiyordum ama suretini seçemediğim insanlardan gelen garip uğultusu tüm salonu kaplıyordu. Koro şeklinde konuşuyorlar, böylece bu uyum seslerinin yankılan dinliyor ve bekliyordum. Beklediğim süre zarfında, yanımda dikilen adamı fark etmemem ise takdire şayan. Benim yaşlarımda, kirli sakallı, uzun saçlı hippivari biriydi. Hippi, evet ona hippi demeliyim. Güzel bir isim oldu. Ama bu samimiyet nedir, neyse boşver. Saçına ve yüzünde ki dağınıklığa nazaran, koyu şık bir takım elbise giyiyordu. Güzelce ütülenmiş ve yakaları kolalanmış takımın koyu rengi ağır bir hava katarken, gömleğinin beyazı ise yüzünün kıllar arasında seçilebilir olmasını sağlıyordu. Bu görüntüsüyle tezat kavramına adını altın harflerle yazdırıyordu. Bu sırada yanımda ki hippi kulağıma eğilip,

-Ben senin avukatınım. Buradan sağ salim kurtulmak istiyorsan eğer benim direktiflerimi özenle takip et ve harfiyen uy’ diyerek bana telkinde bulundu. Avukat mı? Dalga geçtiğini düşünsem de, sesi garip bir şekilde tanıdık gelince merakla, 
Tanışıyor muyuz? diyerek aklımdaki soruyu ilettim.

-Ben vicdanının ya da senin deyiminle bilinçaltının sesiyim. Seni bugün ben savunacağım ama az önce söylediğim gibi talimatlarıma harfiyen uymalısın.

Bilinçaltımın vücut bulmuş hali ile konuşuyor olma durumu ve sesinde ki ciddiyet, keman teli misali gerilmeme sebep olmuştu. Bilinçaltı ile konuşmak nedir yahu? İçimden Vicdan Muhakemesi bu olsa gerek diye geçirdim. Al sana akort edilmemiş bir laf! İşin diğer absürt yanı ise bu gerginlikten kurtulmak için acaba bu orta oyununa kimdir müsebbip diyerek mahkeme salonunu gözlemlemeye devam ettiğimde, üzerinde adımın yazılı olduğu bir kalp görmemdi. Bildiğin kanlı, canlı bir kalp bana dava açmış, hatta tazminat bile talep etmiş. Atarlı damarlarla dikiliyordu karşımda.

-Bu damarların tıkanıklığını naftalin bile açamaz.-

-Cıvıma, mahkeme senin bu garibe-i hilkat humoruna müsamaha gösterir sanma. 
-Garibe-i Hilkat hangi isim tamlamasına uyuyordu yahu, ayrıca sen hiç aynaya baktın mı da bana laf ediyorsun?

-Ben senin bilinçaltınım, bu durumdan benden çok sen sorumlusun.

-Tamam da benim bilinçaltımdan çıkacak 90-60-90 bir kadın olur sanıyordum ama çıka çıka çakma Robin Williams çıktı. Harbiden basiretim bağlanmış.

Cümlemi tamamlamamın hemen ardından hazırda bekliyormuşçasına senkronize, mübaşirin sesiyle dikkatler kapıya yöneldi. Davudi bir sesle ‘Attention, please. Mahkeme başkanı geliyor, lütfen herkes ayağa kalksın’ dedi. O ana kadar süren uğultu kesildi, mahkeme salonuna tüm haşmetiyle tonton amca Hulusi Kentmen ve ardından en iyi kötü Erol Taş ağabey girince şaşkınlığım iyice arttı. Mahkeme salonu, artık Yeşilçam filmlerinden bir enstantane gibi duruyordu. Bu tablo karşısında aklımdan geçen "Hulusi Baba emretsin, darağacında sehpamı kendim tekmelerim oldu. Bu efsane kadro da belki de tek eksik, Sadri Alışık idi o an. Gerçi hayatı ofsayttan ibaret olan bizler, sınırlarla aramızdaki ezeli kavgamızı aşım olmadan nasıl yapacaktık? Sınırları da aşsak bile, sınırlandırılmışlığımızla baş başa kalmaz mıydık? Vurduğumuz bir top ezkaza kaleyi bulsa da direkler daimi veto komitesi olarak görevlerini mütemadiyen icra etmezler miydi? Sonuçta bizler hayatın gelişine şutladığı birer rakamdan ibarettik. Evet, sevgili seyirciler ve kıymetli jüri üyeleri, bu da gol değil."

Bu merhaleler arasında, Hulusi Kentmen’in işaretiyle yeniden yerimize oturduk. Tabii suretle söze başladı. Hâkim bey ilk soruyu önce müştekiye yani yüreğime sordu.

Hulusi Kentmen: Mahkemeyi açıyorum. Evet, müşteki makamına soruyorum. Evladım sen niye bu adama şiddetli geçimsizlik şikâyetiyle dava açtın?
Yürek: Hâkim Bey öncelikle yüce mahkemeye saygılarımı sunuyorum. Bu adam bana çok yükleniyor efendim. İlk olarak normal bir insan her gün 50 fincan kahveyi nasıl içer? Balzac mısın arkadaşım sen! Çarpıntılarla şapşala döndüm. Hadi onu geçtim. Her gördüğü karşı cinse âşık olur mu bir insan?
-Çarpıtma var sayın hâkim bey amca her gördüğüm kadına değil, sadece güzel olanlara olmalıydı arz ederim.
-Sen sus bakalım. Bir daha söz hakkı almadan konuşma. Devam et evladım.

- Hâkimin sesinde ki babacan tavır bile bu saçma durumu açıklanabilir kılamadı -

-İşte görüyorsunuz şu pişkinliği hâkim bey. Bunun yüzünden beyin dâhil bütün organlar şikâyetçi, ben onları da temsilen buradayım. Bu şıpsevdiliği yüzünden hormon salgılamak için fazla mesai yapmaktan işçi emeklisine döndü zavallıcıklar. Örneğin Beyin bunun saçma sapan fikirlerine hizmet etmekten devlet dairesine döndü. Nöronlar deseniz en son geçtiğimiz 19 Mayıs’ta gün yüzü gördüler. Zavallıcıklar güneşe tapacak hale geldiler. Karaciğer deseniz, yağlanmaya çare olsun diye margarin yağ işine girdi. Böbrekler, taş ocağına döndü. Akciğerler deseniz sağ-sol çatışması sebebiyle infial halinde, neredeyse antikorlar duruma el koyacak. Ben onların yasal temsilcisi olarak, bu Disconnectus Erectus’un içerisinde yoğun egzersiz, sağlıklı beslenme ve düzenli kitap okuma gibi hususlar bulunan bir yaptırımla cezalandırılmasını talep ediyorum. Saygılar efendim.

Bunca sözün ardından kesin olarak bilinçaltımın vanasını açık unuttuğumu teyit ediyorum. Sihirli gizem turunda ki 5. Beatle gibiyim. Yoksa Walrus ben miyim?
Hulusi Kentmen: Peki, evladım oturabilirsin. Sabırsız çocuk söz sende, ne diyorsun hakkında ki bu iddialar için?
Hâkim Amca, itirazım var.
Hulusi Kentmen: Söyle bakalım, neymiş itirazın.
-İtirazım kadere. Benim içim çürüyor Hâkim Bey. Durun, size nedenini de anlatayım. O zamanlar ortaokula gidiyordum. Zor zamanlar, aklım karışık. Mahalleden bir kızdan hoşlanıyordum, Kızın ismi ise Hatice’ydi hâkimim, ama görsen var ya mesleği bırakırsın; yani öyle güzel. Karadenizliydi kız, ama anlamanız o kadar kolay olurdu ki, saçlarının hırçın dalgalarından, gözlerinde ki o yırtıcı bakışlardan, bilirdiniz. İnsan aşık olmak için olur mu, oluyor Hakim Bey. Onu gördüğümde çölde vaha bulmuş gibi oluyordum. Öyle güzeldi ki, sırf onu görebilmek için kırk takla atıyordum. Taklacı güvercinler arasında yarış düzenlense, açık ara birinci olurdum, iddialıyım bu konuda. O günlerde yolum epey uzamasına rağmen, onun evinin önünde geçerek gidip geliyordum okula. Sırf onu görmek için.  
Hulusi Kentmen: Evladım, zamanım kısıtlı sadede gel. Daha ‘Bilinç akışında oto kontrol’ üzerine, Hipotalamus’ta düzenlenecek seminere katılacağım. 
-Emredersiniz Hâkim Bey. Anlayacağınız onu seviyordum. Fakat bunları ona söyleyemiyordum bile. Bir süre çare aradım durdum. Bir gün evde müzik dinlerken, aklıma dahiyane bir fikir geldi. Gidip en yakın arkadaşına yani Bühtan’a bu durumu anlatıp, onun aracılığıyla açılacaktım. Gittim kıza anlattım ve aradan birkaç gün geçti. Tabi plan istediğim gibi işlemedi. Okuldan eve gelip giderken kullandığım dar bir sokak vardır. O gün sokağa girdiğimde benden yaşça ve kalıp olarak büyük çocukların sinirli bir şekilde beklediğini gördüm. Beni görünce birden üzerime çullandılar ve dayağa başladılar. Ama nasıl bir dayak; tekmeler, yumruklar havada uçuşuyordu. Bir ara Picasso tabloları gibi uzuvlarımın hürriyetlerini kazandığına eminim. Sonradan öğrendim ki bunlar gönlümün sahibi Hatice sultanın şehzade abileriymiş. Yine de, abime dövdürtmüştüm ama konumuz bu değil tabi. Kısacası Hâkim Bey, anlayacağınız bu olay bana deyimlerin önemini öğretti
(Bkz.Hatice’ye  değil, neticeye bak).

Hippi: Ne saçmalıyorsun?
Ne dediğimi biliyor muyum ben?
Hippi: Hâkim Bey, müvekkilimin yerine söz alabilir miyim acaba?
Hulusi Kentmen: Buyur evladım, konuş.
Hippi: Hâkim Bey, görüldüğü üzere müvekkilim akli melekelerini yitirmiş vaziyette ve bazı paranoyak sanrılarla mustarip durumda. Örneğin, şu an içinde bulunduğunuz salon gibi. Hem onun hem de bizim iyiliğimiz için, yüce mahkemenin müvekkilime bir vasi atamasını talep ediyorum.
Hulusi Kentmen: Müşteki taraf bu konuda ne düşünüyor?
Yürek: Hâkim Bey, bizim taleplerimiz gayet açık, sizin huzurunuzda vasi kişi aracılığıyla hayatına dair değişimleri gerçekleştireceğine dair söz verirse, uzlaşabiliriz.
Hulusi Kentmen: İki tarafın uzlaşı noktasını bulduğumuza göre, nihai kararın alınabilmesi için duruşmaya yarım saat ara veriyorum.

Rüya zaman birimiyle yarım saat, 5 dakikaya tekabül ettiğinden fazla beklememize gerek kalmadı. Hulusi Kentmen ve Erol Taş’ın salona girmesiyle yine eski havaya büründük. Kararı açıklıyorum. Onun bu sözüyle bütün salon ayağa kalktı ve pürdikkat dinlemeye başladı.
-Yaz kızım. 21. Yüzyılın meçhul bir diliminde, müphem bir mekânda topladığımız mahkemenin resmi kararıdır. Mahkememiz, müşteki tarafın tüm taleplerini haklı bulmuştur. İdrak Yasası’nın bana verdiği yetkiye dayanarak, ilgili madde ve maddenin fıkralarını ihlalden, sanık Kemal W’nun müşteki tarafın taleplerini gerçekleştireceğine dair bir taahhüt imzalamasına, karara ek olarak, sanık tarafın isteği de kabul edilerek, sanığın avukatının kendisine vasi olarak atanmasına, karar verilmiştir.

İnsanın en büyük kavgası kendi ile olandır derdi. Artık kavga sırası Kemal’deydi.