Hangi yazarın biyografisi okumak istersiniz?

15 Aralık 2017 Cuma

Deliliğe Çağrı - 1



“Bazı rivayetlere göre m.s 873 yılında, Gececiler bir isyan tertip etmişlerdir. Buna müteakip, Sultan 3. Selahaddin, resmi gazetede bir ferman yayınlamıştır. Günümüz türkçesi metin aşağıdadır;


1.      Gündüzler, gecelerden çalmayacaktır.
2.      Gececiler de insan oldukları için, biraz merhamet edilecektir.
3.      Her eli silah tutan cepheye, her eli kalem tutan defter başına,  gitmeyecektir.
4.      Bu üç yasa gececi hareketin temelini oluşturmaktadır. Değiştirilmesi, teklif bile edilemez hatta akıldan dahi geçirilemez.



-I-



- Abi ölüyorum, camı aç.

+ Yine neye ölüyorsun?

-Sevmiyorlar abi, bir türlü kabul etmiyorlar beni. Oysa sorsan herkes doğallıktan yana.

+Kabul edilmen ya da onaylanman seni belirlemez. Seni belirleyen, kim olduğundur.

-Aman be abi, Kimlik açmazına sokma şimdi beni. Ben burada felsefe kasarken, insanlar hayatını yaşıyor be.

+Bak, kendi ağzınla itiraf ettin. Hayatını yaşıyorlar. Peki, sen neden yaşamıyorsun?

-Benim hayatım, başka hayatların altına not düşmekten ibaret. Milattan beri itinayla işimi yaparım, Lazarus öldüğünden beri buradayım.

+Lazarus dirildi yalnız.

-Şimdiye ölmüştür be abi.

+Senin acilen zihnini boşaltman, rahatlaman lazım. Bu dolu kafayla, hayatın akışına karışamazsın.

-Doğru, haklısın. Onların arasında, boş kafayla bulunmak daha makul.

+Toplumsal mesaj verme, kendine gel. Umutsuzluğa sarılmak yerine, umudu ara biraz.

-Aradığımız umuda şu an ulaşılamıyor, daha sonra tekrar denemeye de mecalim yok.

+Peki, umut yok diyelim. Bu durumda ne yapacaksın? Neyin mücadelesini veriyorsun?

-İşte bu soruyu, baştan beri kendime soruyorum. Sonunda amaçsızlık ve umutsuzluk içinde kaldıysam, beni yaptığım işlere yönelten güç nedir? Temelde libidinal bir enerji var, bu konuda mutabıkta mıyız?

Freud:"Evet, son derece doğru bir yaklaşım."

Adler:"Ben katılmıyorum, sevgisizlik ve sevgi arayışı da buna sebep olmuş olabilir."

Jung:"Katılmakla birlikte, şunu da eklemeliyim hocam. Bireyin toplumsal normlara uyma çabası, bu uyumsuz birey tipini de doğurmuştur."

-Peki, çıkışlar sağda.

+Bunların tamamı, kendine istinat ettiğin kalıplar ve yargılardır. Başka insanların üzerindeki etkisi azaldıkça, benlik bilincin gelişecek ve istediğine ulaşacaksın.

Sartre:" Bir akşam arkadaşlarıyla yemekteyiz. Yemeği yerken, o an aklıma masadaki yerim takıldı. Ve dedim ki içimden: Başkaları cehennemimizdir."

- Cehennemi bilemem ama cennetin Simone olmadığı kesin. İşin zor kardeşim.

+Kendinle yüzleşmekten kaçma, bırak tüm hayat aksın içinde. Hayatın akışını ve mutlak devinimi hisset damarlarında.

-Anlamıyorsun ve klişe sözlerin ardına sığınıyorsun. Ben, ben olduğum için sevilmem, bu kesin. Lakin kabul edilmemem de değil sorun.

+Sorun ne o zaman?

-Beni kabul ettiğini sandığım insanların, beni kandırmalarına göz yummam. İnsan yalan söylerken, öyle komik oluyor ki. O küçük beyniyle ve gündelik çıkarlarıyla kendini allame sanıyor. Oysa öyle acınası ve sıradanlar ki.

+Başka insanların kusurlarını görme ve düzeltmeye çalışma. Başkalarının yanlışlarını düzeltmen, kendi doğrularını bulmanı sağlamaz, sadece zaman kaybettirir.

-Başkalarının sorunlarını görmezden mi gelmeliyim sence?

+Cevap arayan, seni bulur. Sen cevap arayanı bulmazsın. Senin hatan işte bu. Onlara henüz farkında bile olmadıkları şeyleri söylüyorsun. Farkındalık kazanmak, onların kişisel menkıbelerinin bir parçasıdır. Ve bu yolculuğa kendileri çıkmak zorundalar. Yolda eğer sana gelip yardım isterlerse, yardım etmek konusunu yeniden düşünürüz.

Paulo Coelho:“Kişisel menkıbe, insanın terbiye yolu değil midir zaten. O yola çıktığımızda, yanımızda hayallerimiz ve masumiyetimizle çıkarız. Oysa yürüdüğümüz yol, içimizden bizim bile haberimizin olmadığı kişilikler ve fikirler çıkarır. En nihayetinde hayat biraz hayal kırıklığı, biraz aldatılmışlık ve bolca inançtır.”


-Hisseli Harikalar Kumpanyası’yla sizlerleyiz. Bizler bir garip Orhan Veli’yiz.

Orhan Veli:”İstanbul’da bir şarkı çalıyor, herkes beni öldüm sanıyor.

+Ölümü bekledim sokak başlarında, gözyaşlarımı biriktirirken avuçlarımda.

Cemal Süreya:”Sen geçerdin şehrin ayakuçlarından, renkler çalardı çocuklar gök kuşağından.



13 Aralık 2017 Çarşamba

Oğuz Ağabeye...


Sahi, tek bir tebessümde neler saklar insan?  O derin buğulu bakışlar, kaç ömre sığacak yükler taşır? Bir Aralık günü göçüp gittiğinde ve ben seni yine bir aralık günü okuduğumda, insanın nasıl çürüdüğünü anladım Oğuz Ağabey. Senin tanıklığında izledim, nasıl da tükenip gittiğini umudun. Bizler bu dünyanın sahipsiz çocuklarıyız. Bizler oyunun ve sahnenin dışından, kırık hayatlarıyla dalga geçen acımasız münekkidleriz. Sen de Kafka'yı seversin bilirim. Çünkü bilirsin benim gibi, biz edebiyattan ibaretiz.
Bat dünya bat!

Takvimler 12 Ekim 1934 tarihini gösterdiğinde, Mebus Cemil Bey ve Muallim Muazzez Hanım'ın ilk çocukları Oğuz dünyaya gelir. Oğuz, kara ekmek ve milletler savaşı içinde, Ankara'da geçen çocukluk yıllarında, geleceğin umutsuz bireylerinden birine dönüşecektir. Bir de üstüne üstlük, Lise ve Üniversitede Gogol, Gonçarov ve Dostoyevski gibi deli dahilerle de tanışınca hayatı kökten değişecektir.

Oyunlarla yaşayan bir insan için, gerçeklik bir işkence alanıdır. Sınırlarını bilmediği ve her daim aştığı için, mutlak bir ızdıraba mahkumdur. Başkalarının hayatları ve yaşayışları, her daim muammadır onun için. Bunu çözme çabası ve yaşama yabancılaşmışlığı, onu sonsuz bir kaosun içine sürükler.

Tehlikeli Oyunların başladığı yer de burasıdır. Kalabalıklarda kimliğini yitirmiş kişi, yeniden kazanmanın ince hesaplarını yapar. Sinsice planlar ve entrikalar. Fakat insan anlamasa da, sırf aidiyet ihtiyacından kendini bir role ve şekle büründürür. Oyunların içeriği ise, rolünün kalıbına, keyfine göre hükmetmektir. Ulvi amaçları ve idealleri vardır en nihayetinde.

Oysa, yürüyeceği yolu bilmez aslında. Öylece havaya bakarak, ilerler sadece. Ve neticede önüne engeller çıkıverir. Engellerin onu bu denli zorlamasının sebebi de, engellere rağmen hala ideallerinden ödün vermemesidir.  Bu süreç öylesine yıpratıcıdır ki, tutunamaz hiç bir insana ve zamana. Savrulur gider tarihin tozlu raflarında bir başına. 
Ve döner der ki onlara;

Canım insanlar! sonunda bana, bunu da yaptınız.


11 Aralık 2017 Pazartesi

Kıssadan Hisse - 1

Haleb Şehri ve Kalesinin resmi. (Matrakçı Nasuh'un eseri)

-I-



Padişahın biri veziriyle birlikte tebdil-i kıyafet gezintiye çıkmış. Tebaası nasıl yaşıyor, nasıl geçiniyor, sıkıntıları neler görmek istemiş. Gezi sırasında bir köye gelmişler. Küçük, şirin bir evin önünde oturmuş, örgü ören bir genç kız görmüşler. Padişah kızın yanına yaklaşıp sormuş:

- Merhaba kızım. Baban evde mi?
Kız: - Babam evde yok! Azı çok etmeye gitti.
Padişah: - Annen evde mi?
Kız: - Annem de evde yok! O da biri iki etmeye gitti.
Padişah: - Kızım eviniz çok güzel ama bacası eğri.
Kız: - Bacası eğridir ama dumanı doğru tüter.
Padişah: - Sana bir kaz yollasam yolar mısın?
Kız: - İzninizle, en ince tüylerine kadar yolarım!
Padişah kıza "Öyleyse selametle kal!" deyip, veziriyle tekrar yola koyulmuş. Saraya varınca padişah vezirine sormuş:
- Kız ile ne konuştuğumuzu anladın mı?
Vezir:
- Doğruyu söylemek gerekirse anlamadım padişahım, demiş.
Padişah:
- O hede tez vakitte git öğren! Yoksa seni vezirlikten azlederim! demiş.
Vezir telaşla fırlamış. "Nasıl öğrenirim?" diye düşünürken, en iyisi ilk ağızdan bilgi almak deyip, gitmiş padişahın konuştuğu kızı bulmuş. Vezir:
- Aman kız, hanım kız!... Biz bu gün yanımda biriyle senin yanına gelmiştik. Yanımdaki kişi senle sohbet etmişti. O sohbette konuştuklarınız ne anlama geliyordu? Onları bana bir deyiver. Dile benden ne dilersen.
Kız:
- Konuştuklarımızı açıklarım ama her cevap için on altın isterim, demiş.
Vezir kabul etmiş. Kız anlatmaya başlamış:
- O amca bana babamı sorduğunda "Azı çok etmeye gitti" demekle; babamın çiftçi olduğunu, tarlaya tohum ekmeye gittiğini anlatmak istedim.
Vezir on altını vermiş, kız devam etmiş:
- O amca annemi sorduğunda "Annem biri iki etmeye gitti" demekle; annemin ebe olduğunu, doğum yaptırmaya gittiğini anlatmak istedim.
Kız vezirden on altın daha alıp devam etmiş:
- Amca "Eviniz çok güzel ama bacası eğri" demekle; benim güzel olduğumu ama gözlerimin şaşı olduğunu söyledi. Ben de "Bacası eğridir ama dumanı doğru tüter" diyerek; şaşıyım ama gözlerim iyi görür demek istedim.
Vezir kıza on altınını verip hemen atılmış:
- Peki ya "Sana bir kaz yollasam yolar mısın?" ne demek?
Kız tebessüm edip açıklamış:
- O kaz da sizsiniz, demiş. Bunları öğrenmek için bana onlarca altın verdiniz..!

-II-


Bir zamanlar padişahın biri bir yalan yarışması düzenlenmesini emretti. Ülkenin her yerinden yalan yarışmasına katılanlar; padişahın huzuruna çıkıp inanılması güç, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir yalan söyleyeceklerdi. Padişah kimin yalanının gerçekleşmesinin mümkün olmadığına kanaat getirirse onu bir kese altınla ödüllendirecekti.
Ülkenin en usta yalancıları, en usta dolandırıcıları birer birer padişahın huzuruna çıkıp yalan söylemeye başladılar. İçlerinden biri çıkıp:
- Padişahım ben ta gökyüzüne uzanan bir merdiven kurdum! dedi.
Padişah; "Olabilir. Mümkündür" yanıtını verdi. Bir diğeri gelip:
- Padişahım ben okyanusu geçebilecek bir köprü kurdum! dedi.
Padişah buna da; "Olabilir. Mümkündür" diye karşılık verdi. Daha birçok yalancı gelip sırayla yalanlar söylediler. Ancak padişah hepsine biraz düşünüp olabilir mümkündür yanıtını veriyordu. Ama yarışmaya katılan bir kişi vardı ki; bir tek o fark etmişti bu yarışın yalan yarışından ziyade bir akıl yarışı olduğunu... Ve sıra ona geldiğinde öyle bir yalan söyledi ki; padişah, bunun olup olamayacağını düşünme ihtiyacı bile hissetmedi. Bu akıllı adam, yalan yarışmasını şu yalanla kazandı:
- Padişahım sizin merhum muhterem pederinizin, benim merhum muhterem pederime bir kese altın borcu vardı..!

-III-


Hükümdarlardan biri vezirine, oğlunun hocasıyla ilgili yakınıyordu:
- Ben oğlum ilim öğrensin istiyorum... Benim yerime iyi bir hükümdar olsun... Ama o devamlı müzikle, sazla, sözle uğraşıyor... Zannımca hocası onu, vasfına yakışır şekilde yetişmesi yönünde destekleyemiyor.
Vezir:
- Hükümdarım, hocanın elinde mucize yok! Çocuğun neye yeteneği varsa hocası ancak onda ilerlemesine yardım edebilir. İnsanın doğası değiştirilemez. Terbiye yaratılışa bağlıdır.
Hükümdar düşüncesinin arkasındaydı... Doğuştan sahip olduğumuz yetilerin, terbiye ile değiştirilebileceğini savunuyordu... Bunu kanıtlamak için de; bir akşam sarayda eğlence tertip ettirdi. Eğlence arasında eğitimli kedilerin bir gösterisi vardı. Kediler, sırtlarına konan tabağı ve tabağın içindeki yanan mumları düşürmeden itinayla taşıyorlardı. Hükümdar vezire, kedileri göstererek:
- Görüyor musun? dedi. Terbiye ile neler başarılabiliyor...
Vezir karşılık vermedi, olumlu ya da olumsuz... Başka bir eğlence gecesini bekledi ve bu geceye gelirken de yanında birkaç tane fare getirdi gizlice. Kedilerin gösterisi başladığında, fareleri kedilere doğru salıverdi. Fareleri gören kediler, sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine düştüler. Mumlar bir yana, tabaklar bir yana yuvarlandı... Yanan mumlardan, halılar tutuştu... Ortalık bir anda tarumar oldu... Bu sırada vezir ise padişaha sokulup; iddiasını destekler kanıtı gururla seyrederek şöyle dedi:
- Gördünüz mü padişahım, terbiye yaratılışa bağlıdır!

(Hikayeler alıntıdır ama tek kaynaktan olmadığı ve taslaklarda kaldığı için, kaynak veremiyorum.)




 III. Ahmed’in şehzadelerinin sünnet töreni (Surname - 1720)