20 Nisan 2016 Çarşamba

Üşümek - 1







Ölüm uykusundan uyanırcasına kaldırdı kafasını yastığından. Henüz yataktayken, perdeyi açtı ve dışarıya bakındı. Bulutlar güneşi sarmalamış, odası anlamsız bir buğunun odağında kalmıştı. Yerinden doğrulmak istedi lakin zifiri gecenin etkisi bedeninde halen sürüyordu, yorgundu ve kendini kesif bir sessizlikte, yalnızlığıyla baş başa hissediyordu.

Pijamasını yılgın bir tavırla çekiştirdi, üniversiteye başladığı sene aldığı halde aradan yıllar geçmesine rağmen hiç kilo almamış olması onu mutlu eden belki de son şeydi. Gözlüklerini yatağın yanı başında duran ahşap işlemeli komodinden alarak, tavanı izlemeye ve uykuyu beklemeye başladı. Fakat uyumak istemiyordu canı, aklının izbelerinde ezeli bir savaş sürdürürcesine fikirler birbirlerine hücum ediyordu, o ise bu ilim neferleri arasında bir akrobat edasıyla salınmasına rağmen, doğru noktaya ulaşmakta kör bir okçu kadar bile isabet tutturamıyordu. Aklının bu denli infial meyilli hava içerisinde bulunmasından sıkılarak, yerinden doğruldu ve terliklerini esrik bir edayla ayağına geçirerek mutfağa yöneldi. Koridora adımını attığı ilk andan itibaren bir fark olduğunu hissetmişti ama anlamlandıramamıştı. Attığı her adımda koridor uzuyor ve adımları adeta geri gidiyordu. Mobilyalar, resimler ve çiçekler sanki panorama gibiydi evin her köşesi. Anılar, acılar bombardımanı yoğundu ve kaçma itiyadı ile hissettiği çaresizlik onu acımasızca yeise sürüklüyordu. Mutfağa yüzünde acı bir ifadeyle girdi çünkü midesi bulanıyordu. Hemencecik dolaptan bulduğu ilk birkaç şeyi ekmek arasına koydu. Eskiciden aldığı ve ayakları hafiften paslanmış sandalyelerin birine oturarak yemeğe koyuldu. Gıcırdayan sesler arasında elindeki sandviçi yiyordu yani bedeni fiziksel olarak bu işlemi usulüyle gerçekleştiriyordu. Fakat onun aklı halen dünün tozlu sayfalarında gezini- yordu. Dimağına gömülen ne varsa ortaya çıkıyor ve onu esareti altına alıyordu. Bir günde nasıl bu kadar kolaylaşmıştı her şey. Bir günde nasıl bunca yol kat etmişti fark etmeden. Bu kadar kısa bir zamanda aslında ne kadar uzun bir yaşanmışlık sıkıştırmıştı bilmeden. Kalbinin çarpışından ve seğiren ruhunun kıvranışlarından, bunu anlaması zor olmuyordu. Beyninde anılar adeta bomba gibi infilak ediyordu. Artık aynı kişi olmadığını ve dünden sonra dimağının ve kelimelerin bedeninde onulmaz yaralar açtığını fark ediyordu. Yemeği biter bitmez doğruldu ve kara ciltli defterine gece aldığı notu içinden okumaya başladı.

“Neden her zaman en büyük mutluluklar, en büyük acılara gebe oluyor?

Mutluluğu tatmaya korkar hale geliyorum bunları düşündükçe. Gerçi acı duyan her insan acılarının sadece kendine mahsus ve özel düzenlenmiş olduğunu düşünür. Fakat acılarım öylesine derinlerde zuhur ediyor ki bambaşka bedenlerde böyle habis bir hissin varlığını sürdürdüğünü düşünmek bile istemiyorum; özellikle sevdiğim insanların bedenlerinde, bunu tahayyüle bile katlanamıyorum.”
Soğuk fırtınalı bir hava ve rüzgâr, yeşilin her rengini taşıyan ağaçların dallarının arasından ürpertici sesler çıkararak esiyordu. Derinden gelen bir uğultuyla doğruldum yerimden. Kabanımı iyice örtündüm ve uhrevi havaya bürünüp suskunlaştım. Daha az evvel toprağını attığım babamın mezarına öylece bakıyordum. Herkes gitmişti ve ben yalnızlığımla saygı duruşunda bulunuyordum.
Ölüm neden soğuktur? Babam gülerek, ellerimde can verene dek bu soru aklımın ucundan bile geçmezdi. Ölümü bir an bile düşünmezdim çünkü her insan yaşadığı zaman akışının mütemadiyen süreceğine ve değişimin imkânsız olduğu fikrine içten içe biat edip, kabullenir. Değişimin kasvetli havasından gerçek anlamda korkar.
Lakin tek bir an bile; kaçışın mümkün olmadığını anladığında ise, buz kesmeye başlar baştanbaşa. 

Cemal Süreya’nın mısraları inliyor kulaklarımda nafile.
“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim ki öldü, kör oldum.”
Yaşam, göçmen bir kuş mu? Bir anda kanatlarını açıp, uzaklara göçüyordu. İnsan bu kadar kısa bir sürede nasıl böylesine üşüyordu;  nasıl sanki hiç nefes almamışçasına, mutlu olmamışçasına ve hayaller kurmamışçasına varlığın satır aralarına karışıyordu?  
Babam asırlık çınar, şimdilerde yüzünde silinmişti yaşamın izleri. Yüzünde ki anlamsız değişimi tarif edemem, anlatamam. Bir anda onca yıl takındığı asil bakış yerini anlaşılmaz bir kasvete bırakmıştı. Gözlerinde ki o ışığın sönüşünü, dudaklarının kıvrımını yitirişini ve yanağını öptüğümde derinlerime dek işleyen üşüme hissini. Bir şey yitmişti, eski bir saatin geriye kalan boşluğu hissetmek kavgası gibi ve yeri dolmaz olanı bulmuştum ardında.  Onca söylenen söz ve dokunulan yaşamlar nasıl bir anda hiç olmuştu anlayamıyordum. Belli ki o da üşüyordu sarmak istiyordum bedenini var gücümle, ama saramıyordum. O değişen ve ifadesizleşen bedenin ardında nasıl bir esrarın gizlenmiş olduğunu, yaşam çıt bile çıkarmadan parmak uçlarında sahneyi terk ettiğinde ancak fark ediyordum. 
Bırakın beni kıvrılayım yanı başına. İçimde kor alevler yanıyor, gömün beni de şuracığa, dayanamıyorum. Çocukluğum geliyor aklıma ve yeniden yaşamaktan çekindiğim basit korkularımı yaşamak için yalvarır hale geliyorum. Ah o apansız çocukluğumun sokakları, kanatlarımda gökkuşağı renkleri saklı. Kıvranıyor beynimin kılcallarında, adı konmamış sancılar; ansızın durduruyorum zamanı, geçişiyor dört yanımdan sanrılar. 
Anılar arasında abidevi geçişler yaşıyor ve kendimi hiçliğin reveransına kaptırıyorum. Babamın kucağında gezindiğim ya da benimle top oynadığı o günleri hatırlıyorum.  Ah o kanayan dizlerim, ıslatıp ıslatıp güneşte kuruladığım, çamurlara bulanıp gölgemi kovaladığım, siyah beyaz karelerde solan anılarım. Onun bana verdiği güveni, kollarında sonsuza kadar gidebileceğim inancını; daha şimdiden çocuk hayallerimi kıyılarından uzaklaştığım solgun bir kent gibi yitiriyorum. Dalgaları incitmek istemezcesine atılan naif adımlar ve boşluğa sallanan eller; ecel perdelerini çektiğinde herkes kendi ölümünü hazırlar.
 En derin korkularım zuhur ediyor ve öylece baldıran içercesine bekliyorum. Çığlıklar atıyorum, duyuramıyorum kimseye sesimi. Korkularımla baş başayım, çevremde ise ürpertici bir sessizlik hüküm sürüyor. Ölümün sessizliği mi bu yoksa yaşarken ölümün nefesini soludukça sesler gömülüyor mu karanlığa?
Gayya kuyularına atıyorlar bedenimi.  Karanlık ve temaşa ile bihaber gözlerimi yoklayan siluetlerin nefesini soluyorum.  Sesler duymak istiyorum ama bu derin sessizlik aklımda karmaşaya sebep oluyor ve yalnızlığın o habis gölgesini etrafımda hissederek, çaresizce bu sessizliğe razı olur hale geliyorum. Hırsla toprağı sıkıyorum ve kanayan avuçlarımdaki taşlar şehvetle sergiliyor kızılın her tonunu.
 Sessizlik, dehşetengiz bir iklimi sırtlanıp yükseliyordu ve acımasız bir tiran gibi gırtlağıma çöküp nefesimi sömürüyordu. Çaresizlik içindeydim, düşündükçe çıldırasım geliyordu. Zihnimde kelimelerle savaşa hazırlanan bir Don Kişot, mezar taşlarına yağmur bulutlarından atını sürüyordu. Delirmek istiyorum, insanlar acılar çekerken nasıl yaşamlarına devam edebiliyorlardı? 
Öylece nasıl nefes almaya ve gülmeye devam ediyorlardı? 
Bu sıradanlığın ve bu vazgeçmişliğin ortasında, bir nehirde savrulurcasına yol almaya çalışan bir tek ben miydim?

Bir yerlerde okumuştum ya da izlemiştim sanırım, delirmemek için insan beyni kendisini sıfırlar ve unutmayı seçermiş.  Bilim insanların her gün birbirlerini tefe koyduğu bu dünyada ne denli akıl karı bir yaklaşım bilinmez ama içten içe unutmak istemediğimi haykırıyordum adeta çünkü delirmek istiyorum ben, öylece delirmek ve bütün keşmekeşten kaçıp kurtulmak. Biliyorum çünkü unutmak yaşamamak değildir aslında sadece geride kalan izleri sorgulamayı bırakmaktır.Lakin öte yandan unutmak istediğimi de biliyorum, hissediyorum. İnsanı insan yapan, çektiği açılar da olsa, yine de zavallı bir insan olarak acılardan kaçmak istiyorum. Neden insan beyni bu oyunda kazanan olamayacağını bile bile ısrarla zarını atmaya devam ediyordu?

Derken hava yavaş yavaş sakinleşmiş, sis tabakası usulca aramızdan çekilmişti; berraklaşan havada beliren yemyeşil ağaç dallarının arasında geçişen insanları ve diz kapaklarımı ağır aksak esir alan çamur topağını izliyordum. O an etrafıma bakınırken, birkaç metre ötemde oturan yaşlı bir kadının başka bir mezarın önünde oturup; o buz kesmiş mermere sanki sevdiğini okşarcasına, sarıldığına şahit oldum.  Şimşekler çaktı o an ve parıldadı kuyunun dibindeki yalnızlığım suda. Kuyudan çıkacağım zannediyordum ama çıkışı olmayan ve sonuna varılamayan bir yola girmiştim. Ayağa kalktım. İnsanların bakışlarında ölümün suretine tanıklık ettikleri onaylarcasına oluşan bulanıklığı gördüm, irkildim. Belki de korkulmasının tek sebebi de gerçeğin o katı ve boyun eğmez tavrıydı aslında, bilemem. Yaprak hışırtıları ve ay ışığının buğulandırdığı tek nefeste, hakiki bir şeyi görüyordum buğuda yansıyan yüzümde.   Kuşkusuz ölenle de elbet ölünüyordu ve hayat bizleri böylece öldürmeden mezara gömüyordu.

Kelimelerimin tozunu kaldıran yağmuru hep birlikte uğurluyorduk ve ellerimde çiçeklerle üzerlerine serpilen ölü toprağıyla Arafta sıkışmış bu bedevi ruhların yürüyüşüne sükûnetle iştirak ediyordum. 

Notlar yarım kalmıştı, anılar gibi. Yazdıkları sadece hissettiklerinin ve düşündüklerinin çarpık birer yansımasıydı. Bunu biliyordu ama buna karşın halen içindeki zehri dökecek gücü bulamıyordu.

Defteri kapattı ve yavaştan mutfağı dolduran güneş ışığına baktı. Güneş yükseliyordu, güneşi izledi. Güneş yeniden doğuyor ve sanki zaman umarsız bir tekerrürü beraberinde sürüklüyordu. Anlatmak ve anlamak bir yaşamı, ölümün kıyısındayken ansızın.

Artık yaşama dönme ve sıradanlığa kapılıp, ortak olma vaktiydi.



18 Nisan 2016 Pazartesi

Kayıp Bir Gün - Son


Ertesi sabah uyandığımda başımda keskin bir ağrı ile aynı köhneleşmiş zihnin kapılarını araladım. Nasıl bir çaresizlik ki insan kendinden bile kaçacak mecali bulamıyor içinde. Odamı pare pare dolduran güneş ışıkları, gözlerimi yakarcasına ışıldatıyordu; dışarıda kuşlar cıvıl cıvıl şakıyor, ben ise üzerime atılmış ölü toprağıyla yatakta devrilmiş yatıyordum. Uyanmaya ya da ayağa kalkıp, yaşamın olağan seyrine kapılıp, maskemi yeniden yüzüme geçirmeye niyetim yoktu. Fakat yataktan doğruldum ve banyoya gidip, yüzümü yıkamaya yöneldim. Ağır adımlarla koridoru aşarken, gözüm dün gece kitapçıdan aldığım kitaplara yani torbaya takıldı. Dün savruk kafayla onları öylece köşede unutmuştum ve bugün mahzun bir duruşla beni kesiyorlardı. Dün neler olmuştu öyle anlamakta halen güçlük çekiyordum. İçimde anlamını açıklayamadığım bir bulantıdan mustarip Onları hemen aldım ve kütüphaneye dizmek için torbadan çıkararak odaya döndüm. Odaya varır varmaz, masaya yığdım kitapları ve tek tek dizmeye başladım. Kütüphanem ahşap bir dolaptı bundan dolayı kitapların kokusuyla karışan ağaç kokusunu içime çekerek, aheste hareketler ama nizami bir disiplinle kitapları diziyordum. Yeni aldığım kitaplarla yetinmiyor, diğer kitaplarla da tek tek ilgileniyordum. Duruşları ya da kokuları hoşuma gidiyordu. 
Kitaplarla bir süre ilgilendikten sonra, içimde yeniden yükselmeye başlayan bedbin havayla yüzümü yıkamaya banyoya geçtim. Yüzümü hızlıca yıkadım ve yeniden aynaya baktım, 
"Yahu, sen kimsin de âşık oluyorsun. Haddimi bil be kardeşim. 
"Hadsizlik mi yapıyorum, öyle mi diyorsun? " 
"Seni gören hamile kadın, çocuğunu düşürür diyorum. Utanmadan âşık olmaya yelteniyorsun bir de. Hadi hepsini es geçtim, üstüne üstlük karşılık da bekliyorsun utanmadan." 
"Haklısın, peki ne yapayım?" 
"Dün sabah, ne yapıyorduysan onu yap, rutini bozma." 
"Tamam."
Yüzümü, havluyla sildim ve kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdim. Dolabı açtığımda yine zeytin, peynir ve arda kalan ıssız boşlukla karşılaşmıştım. Masayı gösterişsiz bir şekilde hazırlayıp, (gerçi gösterişli nasıl hazırlayabilirdim) masaya oturdum. Fakat yiyemiyordum, lokmalar ağzımda büyüyor ve işkence çektiriyorlardı. İçimde tükenen bir şeyler olduğunu seziyordum ama tükenmişliğe müptela olmuşçasına direnemiyor, teslim oluyordum. 
Kahvaltıdan sonra şiir yazmak için pencere kenarına oturduğumda dilimin ucunda umut denen zehrin tadını halen alabiliyordum. Sanki tüm vücuduma bu zehir zerk edilmişti ve düşüncemi pervasızca felce uğratmıştı. Düşünemiyordum, sadece duygularım arasında geçişler yaşıyor ve onlara teslim oluyordum. Uzaklarda bir yerlerde düşürülüp, sonrada öylece unutulup geride bırakılmış eski bir kartpostal gibi renklerim soluklaşıyor ve kayboluyordum. İçimden bir sesin telkinleri neticesi yerimde oturamıyor, sabırsızca güçlü bir çekimin etkisine giriyordum. Yerimden hızlıca doğruldum. Kara ciltli defterimi pencerenin köşesine bıraktım ve ceketimi aldım. Kabanımı giyinirken de evi derinden bir süzdüm ve öylece evden çıktım. Hedefime doğru adeta yaydan fırlamış ok gibi, emin ve seri adımlarla ilerliyordum. Fakat bir yanımda da yaptığım hareketin oraya gidiyor oluşumun ne denli çocukça ve saçma oluşunu değerlendiriyordum. Kendimi 2tükenmiş hissediyordum, sanki tüm dünya durmuş ve beni izliyormuş diye düşünerek de bir hayli utanıyordum. Geri dönmeyi umuyor ve inatla yürümeye devam ediyordum. Etrafıma bakamıyordum. Mesela köşe başındaki çiçekçi teyzeye selam vermemiştim ya da korsan DVD satan Rızaya hal hatır sormamıştım. Bir süre sonra kitapçıya vardığımda aklıma halen kasiyer kızdaydı ama heyecanım aklıma mani oluyordu. İçeri girdim ve usulca kitapları karıştırır gibi yaparak, göz ucuyla kıza bakmaya başladım. Kız aşırı derecede meşguldü ve alnında birikmiş terlerle sağa sola koşuşturuyordu. Bir süre oyalanmanın ardından o yerine geçince ben de yanına yürüdüm elimde ki rastgele seçilmiş kitapları kasaya dizdim. İnanılmaz derecede gergindim ve onun torbayı alıp, kitapları özenle yerleştirişini dikkatle izliyordum. İçimde o an bütün duygularımı açma ve kuşlar bir özgür olma isteği uyanıyordu. Fakat cesaret edemiyordum. 6 tane kitap almıştım, torbayı aldım, parayı verdim ve tam söze girecekken yanımdan usulca gelen bir adamın ona sarılmasıyla geri çekildim. Mideme kramp girmişti ve sanki beynimde bombalar patlıyordu. Birazdan aralarında ki konuşmalardan durumu anlayınca gözlerim bir anda dolmuştu ama ağlamıyordum, aciz görünmekten korkuyordum. Kitapları aldığım gibi dışarı çıktım ve aynı kararlılıkla eve doğru koşmaya başladım. Sanki bacaklarıma güç gelmişti ve aynı zamanda kalbim bir çocuk gibi eyvallah sız çarpıyordu. Rüzgâr yüzümü jilet gibi kesiyor, hafifçe çitileyen yağmur gözlerimden akan yaşları yüzüme yayıyordu. 
Koşuyordum ve böylece devam etmek istiyordum. Zaten aklımda sona ermişti bu yarış şimdi koşu arşa idi. Nasıl dayanırdım sınırına onu bulmam lazımdı. Eve varır varmaz, yine aynanın karşısına geçtim. 
"Sana söylemiştim değil mi?" 
"Evet, söylemiştin. Ne yapacağım şimdi?" 
"Ölümün hangi yönünü severim biliyor musun?" 
"Söylersen bilirim." 
"Ölüm, insana yaşama gücü verir ve onu ayakta tutar. Fakat ölüm seni yaşamdan itiyor. Neden yaşıyorsun hiç düşündün mü? Ölümden korktuğu için yaşayan aciz bir insansın, ağlamaktan utanman komik değil mi?" 
"Öyle fakat ben buyum, olmadığım biri gibi davranamam." 
"Sen ne olduğunu halen çözemedin değil mi? Sen acı çekmek için bu dünyaya atılmış bir çöp parçasısın ve görevin bu. Şimdi akıllı ol ve sadece yap. 
"Acı çekmekten korkuyorum. Fakat yaşarken de acı çekiyorum. Demek ki acı ile imtihanım benim kaderim. Acı ile imtihanım… 
"Hikaye bitiyor, her şey senin elinde. Nedir kararın?" 
"Yapacağım." 
Odama dönüp, baba yadigarı tabancayı alıp, yeniden aynaya döndüm ve sustum. Kurşunları hazırdı, sadece cesaret lazımdı. Cesaret yalandır acı ise gerçek. Nokta atışı ve patlayan beyinler.
"3, 2,1 …