Hangi yazarın biyografisi okumak istersiniz?

31 Aralık 2017 Pazar

Deliliğe Çağrı - 2



-I-


Ne demiş halk ozanı Del'oğlan;

"Ferman etmiş Selahaddin katlime
Sözüm, sözünden dönene ateştir
Deli fikirdir hükmeden dilime
Hiç kimselere, boyun eğmemiştir"

Ne çok gökyüzü geçti üzerimizden, ölümlüğünü giyip geçiverdi öylece. Kandırdık zamanı ve mekanı, kendi dünyamızda oyunlar oynadık, biz de inandık. Parlak fikirler ve hayallerle yol aldık ama yolun bir yerinde, bambaşka yerlere savrulduğumuzu fark ettik. Neyi düşünüyorsun güzel çocuk, düşündüklerinin hükmü olmadığını anlamadın mı halen? Gerçi anlayacak çok şeyin var, anlatacakların gibi. Lakin denemen bile yersiz, kendini boşuna tekrar etmektesin.

Bilirim ki kavramlar, insanların onlara atfettiği anlamlarla var olur. Aşk, emek ya da onur gibi. Bu kelimeler öylesine müstesna ve değerlidir ki, dokunmaya kıyamaz, kirletmekten korkarsın. Oysa bu kelimeler de, kullanıldıkça kirlenir ve yok olur. İyi niyeti suistimali, niteliksizliğine kılıf olarak kullananlar, içlerini mütedamiyen boşaltır. Dostlarım, bu kelimeleri kullanımdan kaldırmalı, sarmalı ve itinayla saklamalı. Ki alçakta kalanlar erişemesin. Yoksa, söylenecek sözümüz de, söyleyecek yüzümüz de kalmayacak.

Kelimelerin gücünü ve yükünü, hakkını verecekler sırtlansın. Söylediklerinin altında kalacak insanlar, söyleyecek sözleri bulamasınlar. Kanlı bir balgam gibi, tıkasın boğazlarını, nefes alamasınlar. Onların alelade dile getirdikleri, gecelerce kan kusarak bulunan sözlere galebe çalmasın. Geceleri, gündüzlerin muhakemesini yürüten zihinlerin intikamı da, böylece alınsın.

Belki bugün, onlar sahipler güzel hayatlara. Belki onlar sahip aşka ve arkadaşlığa ama yarınlar bizimdir. Değerli dostlarım ünlü Tekirdağ Filozofu Vareste der ki; Gelecek, ona bugünden hazırlananlarındır. Bugünden itibaren değişen zaman ve gelen günler, biz gececilerindir. Gündüzleri sıradan hayatlarının ve rahat uykularının gönül rahatlığıyla yaşayan gündüzcülere karşı, gececi hareket her daim bir arada olacaktır.

Onlar her daim mutlu ve huzurlu olacaklarını sanıyorlar, her daim rahat ve korunaklı evlerinde olacaklar. Küçük burjuva(petit bourgeois) hayatlarını işgal edeceğiz, onları uykularından edip, akıllarına vehmimizi zerk edeceğiz. Evvelce süsleri ve reveransları yitecek, sonra yavaş yavaş özlerine dönmeye başlayacaklar. O lümpen sözler yerini, argo jargona bırakacak. Tiyatrolardan ya da sergilerden değil, onlar da yalnızlıktan konuşmaya başlayacaklar hatta zamanla konuşma yetilerini de kaybedip, sadece düşünecekler. Sonra düşüncelerini de ilhak edeceğiz, hakkımızı alacağız. Düşlerine sızıp, kabuslara gark edeceğiz. Artık kaçacak yerleri yok, bizler buradayız.


-II-


Büyük sözler söylemem, büyük adam olduğumu göstermez ki. Oysa yıllarca, bu çocuk büyük adam olacak demişlerdi, ben de inanmıştım. Ama ben büyüklerin kıyafetlerini giyince, onlar gibi büyüyeceğini zanneden bir çocuğum sadece. Tüm arayışım, dalgınlığım ve şaşkınlığım bundandır. 

Mücadele ettiğim ve kaçındığım şeylerin, bir gün tek gerçeğim olacağını bilmek ne acı. Hayat, insana, 'asla' dediklerini yaptırmakla geçiyor. Sigara içmek istemez hatta nefret edersin ama sigaradan ölür gidersin. Paran yokken, cimri insanlara söversin; parayı bulunca, kendini bile tanıyamaz olursun. 

Değişim ile dönüşümün farkını, işte bu noktada irdelemek gerekir. Yıllar evvel Ataç Kitabevi, Kafka'nın 'der Verwandlung' adlı ünlü kitabını Değişim diye çevirmeyi uygun görmüştü ama sonrasında dönüşüm adını aldı. Peki neydi farkı? Değişim gözlenebilen bir farklılaşmadır. Süreci izler ve izleri takip edebilirsin. Değişim dıştan başlar ve içe dönük bir restorasyonu ortaya çıkarır. Ama dönüşüm, başkalaşmaktır. Başkalaşım teorisi vardır, canlıların adaptasyonuyla bağlantılıdır. Ortama uyum sağlamak isteyen canlı, ortamın koşullarına adapte eder kendini. Fakat Kafkaesk dönüşüm, adapte olamayan canlıların(disconnectus-erectus) yaşadığı başkalaşımdır. Adapte olamamaları sonucunda yabancılaşarak, bu süreci başlatırlar. Bu sürecin en can alıcı noktası da şudur. Ara geçiş formları yoktur ve derinden başlayıp, ağır aksak ilerleyip, bir anda son vuruşu yaptığı için de; ne izleri, ne de etkileri anlaşılabilir.

Sen çok değiştin diyordu, aslında olansa, bu E. çok kullanışsız, değiştirindi. Olsundu, haksız sayılmazdı. Bir bakardın sen sandığın, artık sen değilsin. Zaman yok etmişti her şeyi ve geriye dönecek yollar da çoktan kapanmıştı.  Kişilik sahibi olamayanlarda böyledir. Sahip olma dürtüsünden yoksun olduklarından, bağımlı hatta muhtaç olurlar. Ve bu yolculukta ağır ağır yok olurlar. 

Ne demiş Dostoyevski, eğer kirli bir ırmağı içine alabiliyorsan, bozulmadan kalabilmen için deniz olmalısın. Nice ırmağa yer bulduk da, kendimiz öksüz kaldık bu çarpık düzende. Düşünmek, insanın kendine yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma da, yavaş yavaş yok oluşa sürükler seni. Descartes, nasıl düşündükçe varolduğunu anlat hele, biz şarkılardan beri yok oluyoruz dostum. Ayrıca senin sözlerinde de açık buldular. Düşünüyor olmamız, varolduğumuzu gösterir belki ama nasıl ve nerede olduğunu bilemeyiz. Bizler de varız ama varlığımızın nasıl bir yangın içre olduğunu, kim bilebilir? 

Düşünmeyi bırakırsam bir gün, ne olacak? Yok oluş sürecim mi duracak ya da bir anda yok mu olacağım? Ağır ağır yok olmak mı kötüdür yoksa birden varlıktan kopup gitmek mi? İnsan yok olmayı varlığın imkanlarıyla arzuluyor. Oysa yok olsa, varlığından şikayet edebilir mi? Belki de yokluk, varlığın devamıdır yani şunu demek istiyorum; Belki de varlık, yok oluştan yoksun olma halidir? Bu hipotez, teori olamasa da, aklımda bulunsun. Nasıl olsa anlayan da, anlatan da olmayacak. Belki bir  gün merak eden olur diye, buraya yazayım. Delilerin köküne kıran girmedi ya, elbet bu kalabalıkta rastlaşırız birileriyle. 










22 Aralık 2017 Cuma

Ölü Adamın Notları - I

 

ölü bir adam gördüm
gezinirken, dün gece
eski bir palto giyinmişti
delikleri göğsünde
gözlerinde hiç aşina olmadığım 
nedametli bir akis
solgun görünmeliydi, ölüydü halbuki 
oysa eceline icat 
dikiliyordu dipdiri

Bruggeli Madonna - Michalangelo

(1501 - 1504)

Duyuru : Finallerimden ötürü bir süre burada olamayacağım, sonrasında görüşmek üzere, sevgiler herkese :) 


17 Aralık 2017 Pazar

Aşk


celladını tanımaktır aşk
kan revan içinde bedeninin
sol yanında düşen kaledir
aşk

tanrıdan bir emanettir aşk
ruhunun kayıp parçası
arayıştır belki de umutsuzca
bulunması mümkün olmayandır
aşk

gelmeyeceğini bilerek beklemektir
‘gitme’ diyememektir aşk
soğuk terler içinde uyandığın
uykusuz gecelerdir
aşk

aşk özlemektir saçlarını
her teline ruhunu saklamaktır
kanlı devrimleri yüreğinde
yeniden yaşamaktır
aşk


15 Aralık 2017 Cuma

Deliliğe Çağrı - 1



“Bazı rivayetlere göre m.s 873 yılında, Gececiler bir isyan tertip etmişlerdir. Buna müteakip, Sultan 3. Selahaddin, resmi gazetede bir ferman yayınlamıştır. Günümüz türkçesi metin aşağıdadır;


1.      Gündüzler, gecelerden çalmayacaktır.
2.      Gececiler de insan oldukları için, biraz merhamet edilecektir.
3.      Her eli silah tutan cepheye, her eli kalem tutan defter başına,  gitmeyecektir.
4.      Bu üç yasa gececi hareketin temelini oluşturmaktadır. Değiştirilmesi, teklif bile edilemez hatta akıldan dahi geçirilemez.



-I-



- Abi ölüyorum, camı aç.

+ Yine neye ölüyorsun?

-Sevmiyorlar abi, bir türlü kabul etmiyorlar beni. Oysa sorsan herkes doğallıktan yana.

+Kabul edilmen ya da onaylanman seni belirlemez. Seni belirleyen, kim olduğundur.

-Aman be abi, Kimlik açmazına sokma şimdi beni. Ben burada felsefe kasarken, insanlar hayatını yaşıyor be.

+Bak, kendi ağzınla itiraf ettin. Hayatını yaşıyorlar. Peki, sen neden yaşamıyorsun?

-Benim hayatım, başka hayatların altına not düşmekten ibaret. Milattan beri itinayla işimi yaparım, Lazarus öldüğünden beri buradayım.

+Lazarus dirildi yalnız.

-Şimdiye ölmüştür be abi.

+Senin acilen zihnini boşaltman, rahatlaman lazım. Bu dolu kafayla, hayatın akışına karışamazsın.

-Doğru, haklısın. Onların arasında, boş kafayla bulunmak daha makul.

+Toplumsal mesaj verme, kendine gel. Umutsuzluğa sarılmak yerine, umudu ara biraz.

-Aradığımız umuda şu an ulaşılamıyor, daha sonra tekrar denemeye de mecalim yok.

+Peki, umut yok diyelim. Bu durumda ne yapacaksın? Neyin mücadelesini veriyorsun?

-İşte bu soruyu, baştan beri kendime soruyorum. Sonunda amaçsızlık ve umutsuzluk içinde kaldıysam, beni yaptığım işlere yönelten güç nedir? Temelde libidinal bir enerji var, bu konuda mutabıkta mıyız?

Freud:"Evet, son derece doğru bir yaklaşım."

Adler:"Ben katılmıyorum, sevgisizlik ve sevgi arayışı da buna sebep olmuş olabilir."

Jung:"Katılmakla birlikte, şunu da eklemeliyim hocam. Bireyin toplumsal normlara uyma çabası, bu uyumsuz birey tipini de doğurmuştur."

-Peki, çıkışlar sağda.

+Bunların tamamı, kendine istinat ettiğin kalıplar ve yargılardır. Başka insanların üzerindeki etkisi azaldıkça, benlik bilincin gelişecek ve istediğine ulaşacaksın.

Sartre:" Bir akşam arkadaşlarıyla yemekteyiz. Yemeği yerken, o an aklıma masadaki yerim takıldı. Ve dedim ki içimden: Başkaları cehennemimizdir."

- Cehennemi bilemem ama cennetin Simone olmadığı kesin. İşin zor kardeşim.

+Kendinle yüzleşmekten kaçma, bırak tüm hayat aksın içinde. Hayatın akışını ve mutlak devinimi hisset damarlarında.

-Anlamıyorsun ve klişe sözlerin ardına sığınıyorsun. Ben, ben olduğum için sevilmem, bu kesin. Lakin kabul edilmemem de değil sorun.

+Sorun ne o zaman?

-Beni kabul ettiğini sandığım insanların, beni kandırmalarına göz yummam. İnsan yalan söylerken, öyle komik oluyor ki. O küçük beyniyle ve gündelik çıkarlarıyla kendini allame sanıyor. Oysa öyle acınası ve sıradanlar ki.

+Başka insanların kusurlarını görme ve düzeltmeye çalışma. Başkalarının yanlışlarını düzeltmen, kendi doğrularını bulmanı sağlamaz, sadece zaman kaybettirir.

-Başkalarının sorunlarını görmezden mi gelmeliyim sence?

+Cevap arayan, seni bulur. Sen cevap arayanı bulmazsın. Senin hatan işte bu. Onlara henüz farkında bile olmadıkları şeyleri söylüyorsun. Farkındalık kazanmak, onların kişisel menkıbelerinin bir parçasıdır. Ve bu yolculuğa kendileri çıkmak zorundalar. Yolda eğer sana gelip yardım isterlerse, yardım etmek konusunu yeniden düşünürüz.

Paulo Coelho:“Kişisel menkıbe, insanın terbiye yolu değil midir zaten. O yola çıktığımızda, yanımızda hayallerimiz ve masumiyetimizle çıkarız. Oysa yürüdüğümüz yol, içimizden bizim bile haberimizin olmadığı kişilikler ve fikirler çıkarır. En nihayetinde hayat biraz hayal kırıklığı, biraz aldatılmışlık ve bolca inançtır.”


-Hisseli Harikalar Kumpanyası’yla sizlerleyiz. Bizler bir garip Orhan Veli’yiz.

Orhan Veli:”İstanbul’da bir şarkı çalıyor, herkes beni öldüm sanıyor.

+Ölümü bekledim sokak başlarında, gözyaşlarımı biriktirirken avuçlarımda.

Cemal Süreya:”Sen geçerdin şehrin ayakuçlarından, renkler çalardı çocuklar gök kuşağından.



13 Aralık 2017 Çarşamba

Oğuz Ağabeye...


Sahi, tek bir tebessümde neler saklar insan?  O derin buğulu bakışlar, kaç ömre sığacak yükler taşır? Bir Aralık günü göçüp gittiğinde ve ben seni yine bir aralık günü okuduğumda, insanın nasıl çürüdüğünü anladım Oğuz Ağabey. Senin tanıklığında izledim, nasıl da tükenip gittiğini umudun. Bizler bu dünyanın sahipsiz çocuklarıyız. Bizler oyunun ve sahnenin dışından, kırık hayatlarıyla dalga geçen acımasız münekkidleriz. Sen de Kafka'yı seversin bilirim. Çünkü bilirsin benim gibi, biz edebiyattan ibaretiz.
Bat dünya bat!

Takvimler 12 Ekim 1934 tarihini gösterdiğinde, Mebus Cemil Bey ve Muallim Muazzez Hanım'ın ilk çocukları Oğuz dünyaya gelir. Oğuz, kara ekmek ve milletler savaşı içinde, Ankara'da geçen çocukluk yıllarında, geleceğin umutsuz bireylerinden birine dönüşecektir. Bir de üstüne üstlük, Lise ve Üniversitede Gogol, Gonçarov ve Dostoyevski gibi deli dahilerle de tanışınca hayatı kökten değişecektir.

Oyunlarla yaşayan bir insan için, gerçeklik bir işkence alanıdır. Sınırlarını bilmediği ve her daim aştığı için, mutlak bir ızdıraba mahkumdur. Başkalarının hayatları ve yaşayışları, her daim muammadır onun için. Bunu çözme çabası ve yaşama yabancılaşmışlığı, onu sonsuz bir kaosun içine sürükler.

Tehlikeli Oyunların başladığı yer de burasıdır. Kalabalıklarda kimliğini yitirmiş kişi, yeniden kazanmanın ince hesaplarını yapar. Sinsice planlar ve entrikalar. Fakat insan anlamasa da, sırf aidiyet ihtiyacından kendini bir role ve şekle büründürür. Oyunların içeriği ise, rolünün kalıbına, keyfine göre hükmetmektir. Ulvi amaçları ve idealleri vardır en nihayetinde.

Oysa, yürüyeceği yolu bilmez aslında. Öylece havaya bakarak, ilerler sadece. Ve neticede önüne engeller çıkıverir. Engellerin onu bu denli zorlamasının sebebi de, engellere rağmen hala ideallerinden ödün vermemesidir.  Bu süreç öylesine yıpratıcıdır ki, tutunamaz hiç bir insana ve zamana. Savrulur gider tarihin tozlu raflarında bir başına. 
Ve döner der ki onlara;

Canım insanlar! sonunda bana, bunu da yaptınız.


11 Aralık 2017 Pazartesi

Kıssadan Hisse - 1

Haleb Şehri ve Kalesinin resmi. (Matrakçı Nasuh'un eseri)

-I-



Padişahın biri veziriyle birlikte tebdil-i kıyafet gezintiye çıkmış. Tebaası nasıl yaşıyor, nasıl geçiniyor, sıkıntıları neler görmek istemiş. Gezi sırasında bir köye gelmişler. Küçük, şirin bir evin önünde oturmuş, örgü ören bir genç kız görmüşler. Padişah kızın yanına yaklaşıp sormuş:

- Merhaba kızım. Baban evde mi?
Kız: - Babam evde yok! Azı çok etmeye gitti.
Padişah: - Annen evde mi?
Kız: - Annem de evde yok! O da biri iki etmeye gitti.
Padişah: - Kızım eviniz çok güzel ama bacası eğri.
Kız: - Bacası eğridir ama dumanı doğru tüter.
Padişah: - Sana bir kaz yollasam yolar mısın?
Kız: - İzninizle, en ince tüylerine kadar yolarım!
Padişah kıza "Öyleyse selametle kal!" deyip, veziriyle tekrar yola koyulmuş. Saraya varınca padişah vezirine sormuş:
- Kız ile ne konuştuğumuzu anladın mı?
Vezir:
- Doğruyu söylemek gerekirse anlamadım padişahım, demiş.
Padişah:
- O hede tez vakitte git öğren! Yoksa seni vezirlikten azlederim! demiş.
Vezir telaşla fırlamış. "Nasıl öğrenirim?" diye düşünürken, en iyisi ilk ağızdan bilgi almak deyip, gitmiş padişahın konuştuğu kızı bulmuş. Vezir:
- Aman kız, hanım kız!... Biz bu gün yanımda biriyle senin yanına gelmiştik. Yanımdaki kişi senle sohbet etmişti. O sohbette konuştuklarınız ne anlama geliyordu? Onları bana bir deyiver. Dile benden ne dilersen.
Kız:
- Konuştuklarımızı açıklarım ama her cevap için on altın isterim, demiş.
Vezir kabul etmiş. Kız anlatmaya başlamış:
- O amca bana babamı sorduğunda "Azı çok etmeye gitti" demekle; babamın çiftçi olduğunu, tarlaya tohum ekmeye gittiğini anlatmak istedim.
Vezir on altını vermiş, kız devam etmiş:
- O amca annemi sorduğunda "Annem biri iki etmeye gitti" demekle; annemin ebe olduğunu, doğum yaptırmaya gittiğini anlatmak istedim.
Kız vezirden on altın daha alıp devam etmiş:
- Amca "Eviniz çok güzel ama bacası eğri" demekle; benim güzel olduğumu ama gözlerimin şaşı olduğunu söyledi. Ben de "Bacası eğridir ama dumanı doğru tüter" diyerek; şaşıyım ama gözlerim iyi görür demek istedim.
Vezir kıza on altınını verip hemen atılmış:
- Peki ya "Sana bir kaz yollasam yolar mısın?" ne demek?
Kız tebessüm edip açıklamış:
- O kaz da sizsiniz, demiş. Bunları öğrenmek için bana onlarca altın verdiniz..!

-II-


Bir zamanlar padişahın biri bir yalan yarışması düzenlenmesini emretti. Ülkenin her yerinden yalan yarışmasına katılanlar; padişahın huzuruna çıkıp inanılması güç, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir yalan söyleyeceklerdi. Padişah kimin yalanının gerçekleşmesinin mümkün olmadığına kanaat getirirse onu bir kese altınla ödüllendirecekti.
Ülkenin en usta yalancıları, en usta dolandırıcıları birer birer padişahın huzuruna çıkıp yalan söylemeye başladılar. İçlerinden biri çıkıp:
- Padişahım ben ta gökyüzüne uzanan bir merdiven kurdum! dedi.
Padişah; "Olabilir. Mümkündür" yanıtını verdi. Bir diğeri gelip:
- Padişahım ben okyanusu geçebilecek bir köprü kurdum! dedi.
Padişah buna da; "Olabilir. Mümkündür" diye karşılık verdi. Daha birçok yalancı gelip sırayla yalanlar söylediler. Ancak padişah hepsine biraz düşünüp olabilir mümkündür yanıtını veriyordu. Ama yarışmaya katılan bir kişi vardı ki; bir tek o fark etmişti bu yarışın yalan yarışından ziyade bir akıl yarışı olduğunu... Ve sıra ona geldiğinde öyle bir yalan söyledi ki; padişah, bunun olup olamayacağını düşünme ihtiyacı bile hissetmedi. Bu akıllı adam, yalan yarışmasını şu yalanla kazandı:
- Padişahım sizin merhum muhterem pederinizin, benim merhum muhterem pederime bir kese altın borcu vardı..!

-III-


Hükümdarlardan biri vezirine, oğlunun hocasıyla ilgili yakınıyordu:
- Ben oğlum ilim öğrensin istiyorum... Benim yerime iyi bir hükümdar olsun... Ama o devamlı müzikle, sazla, sözle uğraşıyor... Zannımca hocası onu, vasfına yakışır şekilde yetişmesi yönünde destekleyemiyor.
Vezir:
- Hükümdarım, hocanın elinde mucize yok! Çocuğun neye yeteneği varsa hocası ancak onda ilerlemesine yardım edebilir. İnsanın doğası değiştirilemez. Terbiye yaratılışa bağlıdır.
Hükümdar düşüncesinin arkasındaydı... Doğuştan sahip olduğumuz yetilerin, terbiye ile değiştirilebileceğini savunuyordu... Bunu kanıtlamak için de; bir akşam sarayda eğlence tertip ettirdi. Eğlence arasında eğitimli kedilerin bir gösterisi vardı. Kediler, sırtlarına konan tabağı ve tabağın içindeki yanan mumları düşürmeden itinayla taşıyorlardı. Hükümdar vezire, kedileri göstererek:
- Görüyor musun? dedi. Terbiye ile neler başarılabiliyor...
Vezir karşılık vermedi, olumlu ya da olumsuz... Başka bir eğlence gecesini bekledi ve bu geceye gelirken de yanında birkaç tane fare getirdi gizlice. Kedilerin gösterisi başladığında, fareleri kedilere doğru salıverdi. Fareleri gören kediler, sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine düştüler. Mumlar bir yana, tabaklar bir yana yuvarlandı... Yanan mumlardan, halılar tutuştu... Ortalık bir anda tarumar oldu... Bu sırada vezir ise padişaha sokulup; iddiasını destekler kanıtı gururla seyrederek şöyle dedi:
- Gördünüz mü padişahım, terbiye yaratılışa bağlıdır!

(Hikayeler alıntıdır ama tek kaynaktan olmadığı ve taslaklarda kaldığı için, kaynak veremiyorum.)




 III. Ahmed’in şehzadelerinin sünnet töreni (Surname - 1720)

9 Aralık 2017 Cumartesi

Yazar Olmak Üzerine


'Bembeyaz bir kağıttır hayat
Güzelliklerle doldurmaya bak'

Bir gün hayata dair fikirlerimi merak eden olur da, ben olmazsam buralarda, okuyacağı sadece şu iki mısradır. Masumiyeti beyaz renge karışan kırmızı da arayanların arasında, rengarenk düşler kuran biriyim sadece. Bunu da bir kenara yazıverin.

Anlatılmaz şeyler vardır, sıradan bir insanı yazar yapan da budur. Kağıda ve kaleme, 'bir teselli ver, dedirtir adeta. Aralarında gezindiği ama asla içkin olamadığı kalabalıklardan, kendi krallığına geçer. Yazmak akıllı adamın işi değildir yani. Yazmak, tükenmekten bir adım geridedir çünkü.

Yazanın ufku geniştir derler ya, yalan. Yazar ufka dalmaz, ufukta gezinen bir kuş olur, rüzgara karşı kanat çırpar. Dağın yamacında, çam kokuları eşliğinde, gezinir durur. Hafiften bir meltem eser, hışırtılarında dalların, inceden bir ıslık çalınır. İşte sesi, soluğu buradan duyulur. Rüzgara karşıdır, rüzgarda çark edene karşı olduğu gibi. Ondandır elbet içinde kıvrandırıp, dışına belli etmediği yangınları.

Zordur yazar olmak, etrafında kılıçlarını çekmiş bekliyorken akbabalar. Eskinin ihtişamından eser yok şimdi, kimse oyunu kuralına göre oynamıyor artık. Eski zaman adetleri ve insanları gitti. Şövalye adabı ve zarif ayak oyunları. Oysa şimdi, eline kılıcı alan, yuvarlak masadan sandalye çekiyor altına. Hatta bununla da yetinmeyip, kahramanlık türküleri devşiriyor, ordan burdan. Masadan kalkın dostlar diyorum, tadı kalmadı artık buraların. Kaldırın kılıcınızı son kez, akıyorken kanı düşmanların.


8 Aralık 2017 Cuma

Barışın Naif Sesi - John Lennon


Takvimler 9 Ekim 1940'yi tarihini gösterirken, Liverpool'da yaşayan Lennon ailesi savaşın ortasında, çok güzel bir çocuk sahibi olurlar. Öyle bir çocuktur ki bu, ülkesi bombalar altındayken, barışın evrensel sesi olarak yoğrulacaktır hamuru. Çünkü onun şefkatli yüreği, müazzep ruhu ve keskin zekası, dünyanın acılarına karşı sessiz olmaya katlanamaz. Korkmak ve susmak değil, özgürce şarkılarını söylemektir ve mutlu olmaktı onun hayali. Milyonlarca insanın alkışını değil, milyonlarca insanın özgürlüğünü ister. Kuyrukta sıralanan savaş sevicilerin değil, barışın sesini duyurmak ister.


Hamburg’ın o pis arka sokaklarında çalarken de, Kraliçe’nin huzurunda çalarken de, aslında aynı isyanın ve tepkinin sözcüsüdür. Kimileri mücevherler içindeyken, o işçi sınıfı kahramanı olmayı seçer. Bu lümpen oyunların ve kokmuş reveransların karşısında, alay ve iğnelemelerle dalgasını geçer. Onun zekası ve yaratıcılığı karşısında, tükenir tüm entelektüel ahmaklar.


Bir adam hayal edin. Onun hayalleri, tüm dünyanın hayallerinin hem tercümanı, hem de rehberi olsun. Bir hayal edin, dünyayı sallarken şarkılarıyla, sırf barış için devleti bile karşısına alsın. Bir adam hayal edin… Hayır etmeyin, o zaten vardı ve hep var olacak. Sözleriyle, sesiyle ve nefesiyle. Dünden, bugüne ve sonsuza değin. İnsanoğlu var oldukça,  Yoko’yu tüm kalbiyle sevecek ve tüm kardeşlerini o mutlak barışa yöneltecek.












3 Aralık 2017 Pazar

Memleketimden 'Aydın' Manzaraları



 Neden uzun bu geceler, neden mum alevinde titriyor umut dediğin. Merdiven boşluğuna tükürülen günlerden, kan kusulan günlere doğru ilerliyor hayat. Düşünmek, üretmek, bunlar mekkâreye dönen aklın çırpınışları. Fikirlerin geçişinde onları yakalama çabası insanı tüketiyor. Zamanın ve mekânın somutluğundan, soyutluğa geçişi ortaya çıkarıyor. Mücerret bir âleme ve muhayyileye itiveriyor.
Ne zaman düşünsem,  aidiyetten bir parça daha yitiriyor, maskelere ekliyorum. Ağır ağır nakşedercesine, ince detaylarına değin işliyorum. Usta olmak öğreteceğin şeyleri, yeniden, en başından, öğrenmektir. Ustasıyım tefekkürün, acemisiyim yaşamanın. Ondandır bunca içimde devinen mihnet ve eziyet. Başa sararcasına eski bir şarkıyı, mütemadiyen aynı suçluluk duygusuyla yargılamam, kendimi. Başkalarının yargısı, kendi kuru kalabalığıdır çünkü.  Oysa kendime söylediğim sözler, derin yaralar açarlar. Öyle yaralar ki, kabuk bağlamak yerine, iltihap akıtır dururlar içime içime. İşte bu merhalede, zehirlenmek ile yazmak arasında bir seçim yapmam gerekirdi. Ya ben zehirlenecektim, ya da zehri kâğıda zerk edecektim. Seçimim aşikâr ama sonucu muğlâk. Tanımlanması zor bir bahis bu, anlatmayı denemek beyhude ama yine de, denemek gerekir.
Ne var söylenen o sözlerde, ne gördün gülen yüzlerin ardında? Yazmayı öğretenler, konu ve ilham depolamak için mi sapladılar hançeri? Okumak ne peki, bilmediğin dünyaların acılarına ortak olmak sana ne öğretti? İçinde sinsi sinsi büyüyen, seni ağır ağır tüketen o ifrit tohumu, sen atmadın mı toprağa? Kendi ellerinle, kendi ecelini yaratmadın mı? Frankenstein’ine can veren, kanlı elleriyle dünyayı izleyen sen değil miydin? O göklerine yücelttiğin insanlar değil miydi, seni senden koparan; onlar değil miydi, seni sen olmaktan çıkaran? Aheste aheste yontarlar seni önce,  normali budur. Normlara uymak, farklılığı rehabilite etmektir kutsal vazife. En sonunda ise kimliğini verip, suretini alırlar elinden. Artık onlardansın ama kendinde misin?


Nimetten sayardım onları, öper başıma koyardım hatta bazen bununla da yetinmez, başımdan yukarıda muhafaza ederdim. Oysa ben onları yüceltmez, sadece kendimi alçaltırdım. Çünkü o kocaman akılları ve engin görüşlerinin yanında ben, Amerika’yı yeniden keşfe çalışan, küçücük dünyasında hayalperest saçmalıklar devşiren bir garibandım. Hepsi o kadar mukaddestir ki, kişiliklerinin çevresinde aşılmaz duvarlar vardır. Nadide çizgilerle düzenlenmiş mimari tasarım unsurlarıyla bezeli, zarafetin son demlerinde gezinen aşkın yapılar. Oysaki aslında, tablolarını soylu ve asil çizdiren, eski zaman şövalyeleri gibidirler. Köhne ve çürümeye yüz tutmuş. Bir gün benim gibiler çıkıp gitseler bir anda, Bunuel filmindeki gibi sıkışıp kalacaklar orada.   



30 Kasım 2017 Perşembe

Aşk ve Ölüm


Oscar Wilde, aşkın ölümden daha büyük bir sır olduğunu söylüyordu eski basım bir kitabında. Oysaki ölümü beklerken yitip gidecek esrik bir tutkuya bağlandığını, kuşkusuz o da biliyordu.

Fakat hep böyle işlemez mi zaten aşkın kanunu; kim ona bağlanmak ve yüreğinin derinlerinde yeşertip, yaşatmak için mantıklı bir sebebe ihtiyaç duyar ki?

Yıllar geçer inanmaz olursun artık seni bulacağına, bir an olur çat kapı giriverir hayatına zincirlerini koparırcasına. An olur, bir bakışa binlerce asrı sığdırırsın sanırsın; kalıverirsin öylece ve zamanın ansızın hükümsüzlüğünü ilan edişine şahit olursun. Çünkü hazırlıksız yakalamıştır seni tanrı misafirin ve artık geri dönüşü yoktur bu işin. 

Gözlerin ta içine odaklanan bakışlar, ağır ağır tıkanan nefes, hızlanan kalbin ritmini kaybetmiş çığlıkları; bir kuş havalanır kafesinden, işte o vakit yankılanır göğsünün duvarlarında aşkın şarkısı.


22 Kasım 2017 Çarşamba

Pirenin Günlüğü



Sesi zihnimde yankılanıyordu, gözlerinde ise yoğun ve coşkun bir ifadeyle bana bakıyordu. Anlatıyordu ve ben de dinliyordum. Bitiyordu, yeniden dinliyordum. Zamanın bir anında sıkışmış, tekrardan yaşamaya ve bu yolla anlamaya çalışıyordum. Çünkü çok güzeldi ve her kelimesi sanki zihnimde tahribi yüksek bir bomba tesiri yapıyordu. Sevgi bir parça fedakarlık, bir parça da özlemdi. İnsan mutlu olduğu anları, durup düşündüğünde daha iyi kavrıyordu. İnsanı hayatta tutan da, buydu.
Sandalyeden kalktı ve kendisine dünya olan odayı turladı. Ontolojik kaygılar, epistemolojik arayışlar ya da kanonik metinler. Hepsini tek kalemde silmişti, o derin bakış. Aşk mıydı bu, insan yüreğinin sıcaklığında hissedebilir miydi bunu? Önce bir koku sarardı bedeni, ki odanın bir ucunda ki orkide, işte zarafet. Hızlı ve hızlı ritim tutar, kuşlar uzak ülkelerden gelirler ve bulurlar huzurlu kafesi. Yankılanır içten içe sesleri, ki dinlesen sonsuz huzura erersin.
Odanın kapısı açıldı, annesi onu bildiğinden hemen konuya girdi. 
-Oğlum  yemeğini yemedin, gel de birkaç lokma bir şey ye. Hadi annesinin kuzusu. 
Annesinin kuzusu demek, içten içe bir aidiyet vurgulamaktadır. Anneler yavrularını, neden severler? Her anne aslında, sevgisini karşılıksız beklemez. Alttan alta egoist bir sanatçı misali, yaratıcılığının karşılığında övgü bekler. Ama bazı anneler vardır, işte böyle sahip değil, ait hissederler. Aidiyet, kutsiyettir. Kutsal olan ise, gerçek bağlılık demektir.
-Teşekkür ederim anneciğim, iştahım yok. Ama söz sana çay içerken eşlik edeceğim. Dedi ve annesinin yanağından öptü. Annesinin gençliğinin halen ışığını yitirmediğini, aydınlanan yüzünden anlamak mümkündü. Tebessümü yüzünde, kapıyı hafifçe kapattı. 
İnsanın kendini tanıma zamanları vardır. Ve insanın kirlenmesin diye, sakındığı düşleri hırpalanır. Anlatırken düşlerini, gözlerinin efsunkar büyüsünde görmüştüm bunu. İçinde çırpınanlar o ömrünü uğruna vakfettiği planlardı. Gözlerinde damla damla süzülen, yüreğine batırılan ihanet oklarının acısıydı. Her ihanet zordur ama kendine ve hayatına karşı olanı, en beteridir. Kör ateşi avucunda tutuyorsun demektir, yanar durursun. Söz vermekti çünkü hayat ve yolun elbet bir noktasında, bunlar parça parça savrulurdu. 
Sokağın başında bir ses duyar ve koşardım, ama ses diğer ucunda duyulurdu. Yeniden koşardım ve yeniden ses diğer taraftan duyulurdu. Çaresizce bu tekerrüre biat ederdim. Bir kabullenişti bu, dört duvar arasında kendini bulan, dışarı çıktığında kaybolan, gerçekliğini kabullenişti. Oysa isyan etmeliydim. Son gücümle direnmeli ve yıkmalıydı surlarını. Lakin yapabilir miydim bilmiyorum, yapamam sanırım. Neden yapamayayım canım, ama yapabilmek için de gerekli olan istidada sahip miyim? Gerekli olan tek şey, bir parça kararlılık fakat kararlı atılan adımlar, atılan adımların hakikate götürdüğü göstermez. Tutuşan her ateş, yangına dönecek diye bir kaide yoktur. Yine de büyük sözler söyleme temayülünde olan tüm insanlar, büyük bir yangının faili olmadı mı hep? 
Bir abim vardı , şimdilerde Paris’te hafifmeşrep Fransız kadınlarıyla sevişip, kruvasan yiyor. Oysa anneme sorsan, romantizmin hatta sanatın başkentinde bizleri onurlandırıyormuş. Annem ne güzelsin, sen satır aralarında  ara, oğlun bacak aralarında ya da sokak aralarında arasın anlamı. Bense zihnimin çıkmaz sokaklarından sizi seyredeyim. 
Abimin muhabbeti her açıldığında, aklımdan bunlar geçiyor ama dilimde farklı bir lakırdı. Öyle bir anlatır ki Paris’i, ağzından adeta özentilik saçar. Hatta utanmasa sıçacak olur. Bildiğin krema gibi, ıkına ıkına. Görmemişliğin ve cehaletin o engin şahlanışının ilk gösterimi, buyrun efendiler. Fransız usulü Lümpen boku. Dil dile değerek öğrendiği Fransızca aksan ve dille, annemi iyiden iyiye etkilemişti. Louvre müzesini gezmiş, Eiffel tarihini öğrenmiş. Hitler’in fethedemediği kuleyi, o fethetmiş. İçimden, sanırsın bana Robespierre pezevenk desem de, dışarıya karşın Monsieur Rousseau, yeni eseriniz hangi vakit neşrolunacak acaba?

-Merci beaucoup monsieur, très bientôt.
Konuşmaların ve hatta zamanın yegane samimi anları ise, boş sandalyeye bakıp, sessizlik çöktüğünde gelirdi. Abim olduğunda, annem onu babamın yerine koyardı. Ona sarılır özlemini, başka bir özlemle gidermeye çalışırdı. Küçücük bir bedeni, kocaman bir yüreği vardı. Üflesen uçar sanırdın ama o üflese karanfil kokardı dört yan. Çünkü dağlarda gezinen bir ceylandı o. Kırlarda koşan  ve asla yorulmayan çocuksu bir yürek. Karanfil kokusudur belki de babamı da ona aşık eden. Köyün en yiğit yağız delikanlısıymış, anlatılır. Güreşte kimse sırtını getiremezmiş. Oysa o sevmezdi böyle lakırtıları. Yüce gönüllü, kalender bir adamdı rahmetli. Az konuşur ama konuşunca, çevresinde ki herkesi sarsardı. Çünkü samimi bir okurdu ve kitaplarla tanışmam da onun sayesinde olmuştu. Kütaplar, insanın insanı anlamak için kılavuzu olur derdi. Herkes okusa ve neticede dinlese, neyin kavgasını güdecektik? Haklıydı ve okumanın sınırlarını zorlamalıydım. Çünkü okumak, yaşamak demekti. Hayatı anlamlı kılan bir eğlenceydi, espriyi anlamanı sağlıyordu.  Lakin espri kötüydü, anlatırım elbet.
Pencereye yağmur damlaları değiyor, rahmet tüm kirleri temizliyor. Oysa yağmura bile gerek kalmazdı, insanlık bu kadar kirlenmeseydi. Bir adam izlerdi zamanında abimin avcılık yaptığı sokakları. Alırdı kahvesini otururdu akşama kadar. Yazar, yazar ve yazardı. Dışarıda olanı, dışarıda olana anlatırdı içeriden. Hem de derinlerden. Dışarıda gürül gürül bir hayat akardı, onun kaleminde ise bambaşka bir yatağa serilirdi, derinlerden boylu boyunca. Öyle kadınlar vardı ki orada, abime sorsan o avam Fransızcasıyla hepsini kendine aşık ederdi. Oysa o yazar aşık olunmak değil olmak için yazıyordu. Ne güzel kadınlar, şuh bakışlar ve hayvani arzuların kuşatılmışlığında, soylu yakarışlar. Mürekkebini yüreğinden damıtıyor ve kağıda serpiyordu. Ben de yazıyordum elbet bilgece cümleler ama idrak edemediğim şeylerdi halen. Büyük konuşmak, büyük adam olduğumu göstermiyordu, ki hamaset desen başımın belasıdır. 
Döndük başa, yine gülüyor gün yüzlü. Böyle bir çarpılma hissi, Cern deneylerine nazire yapıyor sanki. Yeni evrenler ve yeni bir ben ortaya çıkıyor. Keşke tutabilsem ellerini ve her şey iyi olacak diyebilsem, ama elimden gelmiyor yalan söylemek. Gülme isimli binlerce yazı yazarız ama emir telakki ederiz, okumak yerine. Ya da maskemizi takar, perdeyi ecel kapatır diye bekleriz. İçimizde korkular yaratır, sonra onları şeytanlaştırırız. Şu gördüğün ağaçların arkası karanlık, şu akan nehir, elleri ve sözleri olmasa duyulmayabilir. Dokunduğun hayatın, çıkıntılarını tanımlamakla geçiyor ömür. Çıkıntılık yapmak ve at sineği gibi ona buna dadanmak. Gel durdur damarlarında akan coşkun kanı. Gel ket vur, sustur o aşkın fikri. Nükleer bir felaket gibi çevresinde ne varsa yok eden, tarumar eden cümle alemi. Öldürmeli  ağır ağır yaşatarak, duygularıyla nefes alan bu pireyi.