Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2022 Salı

Oğuz Atay'a

İşte geldik yine o güne. Bugünü anlamak ve anlatmak için yastan daha güçlü bir kelime bulmak gerekli. Karalar bağlamış bir avuç insanın ardından sarf edeceği yığınla klişe sözün arkasına sığınarak gezevelik etmek zaten bana göre değil. Benim gözümde seni en son tanımlayacak kelime ölüm çünkü. İnadına yaşamak ve yaşamı hissetmek isteyen mağrur bir çocuktun ve hep öyle kalacaksın. Hiç büyümeyecek ve yaşamın acımasız bir tekerrürün mukayesesi imkansız yansımaları olduğunu bilemeyeceksin. Ya da en azından benim nezdimde bunların farkında olacak, ancak bir türlü nüansı yakalayamayarak güçlükler karşısında acze düşecek ve olanca zekânla alaya almayı seçeceksin. İnsanın zihnini koruma çabası böyle işler, değil mi Oğuzcuğum Atay? Korkularına karşı gösterdiğin tepkiden ibaretsin. Fazlası değil.

Haliyle seni en iyi tanımlayacak kelime oyun bence. Oynadın durdun ömrünce ve seni görmesini istediklerin perdenin açık olduğunun bile farkına varmadan oturdukları yerden yaşamın olağan akışına kapılarak öylece uzaklaştılar. Tüm haykırışların, bütün çabaların beyhude sandın; nafile bir çabanın belgesi olarak belledin yazdıklarını. Seslerin bir kuyunun dibindeymişsin de sonsuza doğru savruluyormuş gibi ortadan kayboluyordu ve sen çaresizce kendini ifade etmenin yollarını arıyordun.

Oysa düştüğün ne acziyetti ne de çaresizlik; seni sen yapan duygularının gücüydü ve öylesine derinden geliyordu ki, sığ anlayışların retoriğinde karşılık bulamıyordu. “Mış” gibi yapanlar bilmezler sahici sarsıntıları, onların kendi dünyalarında yıkıp inşa ettiği sahte oyunları vardır, en güzel düşleri gerçeğe yeğ tutarlar ve senin çürümeye yüz tutmuş yapılarını ifşa eden terennümünü işitmek elbet işlerine gelmez, kulaklarının üzerine yatarlar, sonra da çıkıp anlamadık derler. Oysa sorun anlamamak değil Oğuz Ağabey, sorun anlamaya fırsat dahi vermemek. Bunu söylemekse başka bir çıkmazın ilanı, neylersin!

Sen hep “anlam kadar insan hayatını mahveden şey yoktur, derdin. Anlamı irdeleyerek gerçeğin hakikat yanında sönük bir parıltı olduğunu görmek nasıl bir işkence iyi bilirim. Suskunluk ile sessizlik arasındaki farkı da tanırım. Konuşmaktan yorulanın içine düştüğü yılgınlığın tezahürüdür suskunluk; sessizlik bir fısıltıya bakar ama susmak kimileyin en tehlikeli tecrit biçimidir. Kendini hapsedersin boşluğa, öylece kalırsın. Belki de bundan ötürü tehlikeli oyunlar oynamak ve riskin doruklarına ulaşarak oradan gerçek yaşamın doyumunu almak istemen. Rüyalardan uyanmak istemen normal, çünkü ben de en az senin kadar yorgunum ve yoruldum Oğuz Ağabey. Anlarım halini.

Açmazları açan kudretin kelimelerinden gelir ve dilin yetmediği yerde bakışların devreye girer. Kelimelerinden ziyadesiyle faydalandığım da doğrudur. Beni ben yapan senden bana kalanlardır zira. Düştüğüm yerde elimi tutan düşlerindir ve düşüncelerimi daima bu acıklı son besler. “Bat dünya bat,” demen arabesk bir feverandan ibaret değildir. Turgut Uyar’ın Geyikli Gece’si, Edip Cansever’in kanayan mendili, Cemal Süreya’nın kompartımanlar arasında kanat çırpan Haydarpaşalı Üvercinka’sı ya da Attila İlhan’ın belirsiz bir yola düşmüş yaban gülü Pia’sı… Biz buyuz Oğuz Ağabey. Düşlere tutunur ve soğukkanlılıkla öldürürüz kendimizi. Oysa halen soluk alıp veririz. Ne tuhaf, değil mi? Öyle olmadığını ikimiz de biliriz. İşte dünyanın batacağı nokta budur. Şerefine aşk şarabı içer, gönlümüzce meşk ederiz.

Sen ölmedin Oğuz Ağabey, biz de yaşamıyoruz zaten. Zamanı ağır aksak hareketlerle tüketiyor ve adına ömür çürütmek diyoruz. Hepimiz için hayat bundan ibaret. Sanırım senin de tutamaç ile Yusuf Ağabey’e attığın taş bundandı. O da gitti bir köyde mektupların, tavla zarlarının arasında C.’nin akıbetini Zebercet’e bağlamadı mı zaten? Bilinmez bir şarkıydı ve öyle kaldı işte. Oysa sen iddiaya girmişçesine daha büyük bir bilinmeyen koydun masaya ve ne Turgut, Hikmet ne de Coşkun oyunlarla yaşanmayacağını anlayacak kadar benliğine yaklaşabildi. ÖzBenol, beni bul, benimle ol, haydi gel erişelim ummana, ermiş olalım diyemedin. O halde sormak gerek Oğuz Ağabey, neydi seni geceler boyu düşlemeye iten ve nihayetinde bir yeni yetmenin ikilemlerine yoldaş eden?

Yeniydim ama yetemedim Oğuz Ağabey, tıpkı senin gibi oyunların belirsizliğiyle sınırları çoktan belirlenmiş dünyada var olma mücadelesi verdim ve şimdi ellerimde bir demet çiçekle mezarına gelmenin huzuru içindeyim. Arsız gönlümün iştihası şu sonsuz gazap alanı sayılan ruhumu yalazlayıp durdu ve ateşinden nice yangın devşirdim. Oysa yürek ölüme de yaşama da razı değil bilirsin. Dur ve bekle der, dur ve tek söz etmeden huşuyla bekle. Soğuk bir mezar taşı, ot bürümüş birkaç metre kare toprak ve birkaç kelime. Arkası kocaman bir derya deniz, anlam sağanağı.

İyi ki vardın, Oğuz Ağabey. Denkleştiremediğim her kelime boynumun borcu ve hüzünle bakan gözlerinin yüreğimde bıraktığı hislerin harcı. Harcıâlem kılınan düşlerin onlara kalsın. Sen benimle ölene dek varsın. Selametle…

25 Kasım 2022 Cuma

Münacaat

Nâr-ı dûzahdan bu âteşle ne bâkim var benim
Aşk dirler bir söyünmez nârdır göñlümdeki
Fuzûlî

Ey yüce Tanrım! Yüreğimde bir yangın var ki sorma gitsin. Dokunduğum ne varsa tutuşuyor ve öylece kül olup havaya karışıyor. Nefesim desen harlanan öfkemin tesiriyle önüne geleni zehirliyor. Bundan da yine en çok ben etkileniyorum. Ah o gecenin yargısı yok mu, insana kendini unutturuyor...
Kaçamak bakışlar, yarım yamalak ve ıslak bir öpücüğün noksanlığında kahrolan gönlümün buhranları. Oysa tek bir adımda sona erecekken yangının fitilini ateşledim ve öylece içine daldım. Yapmadığım dert oldu, söylediklerimse yalan; içim sıra buğulanan duygular rüzgârlara kapılarak savruldu ve gitti.
Ölüyor muyum Tanrım? Yoksa yaşamak fazla mı geliyor bana? Doğan ve doğmuş olan herkesten alacağım, bir soracağım var. Bana yaşamak borçlular Tanrım, nerede görsem tanır ve hakkımı alırım. Tanrım, yanıtsız kaldım. Aşkın harıyla benzime kara çaldım. Dokunmak bir yaraya ve dağlamak öylesine zor ki. Ağır ağır süzülen umutların yerini yalanlarla doldurmak yaşamın çıkmazlarından biri mi anlamadım. Bıraktım oysa. Kabullendim gerçeği ve sarındım bildiğim bütün yalanlara. Ama gerçek tüm haşmeti ve çıplaklığıyla gelerek bir hamlede yaramı deşiverdi. Yeniden dağlaması bir dert, cerahat bağlarsa diye duyduğum kaygı öbür dert.
Endişeler içerisinde bir denizde yüzüyor ve doludizgin doğrulan doru atın hırçın bakışlarını görmezden gerek tutunmaya çalışıyorum. Bir bakış, bir seziş ve baştan çıkaran, gözünü karartan bir kokunun esaretiyle zihnimin uçsuz bucaksız bozkırlarında dolaşıyorum. Adımı deliye koyuyor yolu yoluma denk düşen, bir Mecnun var diyorlar ta en derinlerinde bilmenin çöllerinin. Dilinde ne kelam durur ne bir sözü narında yekpare düşlere ayna olur. Görmek ile bakmak bir değil, anlıyor musun?

Dur demem, durmam ve düşünmem gerek. Kapıları kapattım ardına dek. Sızlayan dizlerim mi yoksa tutuşan dizelerim mi şu yangına denk. Çürümek Tanrım, işlediğim cürümle bedenimi kaplayan ve sonsuz kederi çağıran ezeli cenk. Meydanında dökülen kanıma bak ve söyle hangi kul böylesine müstehak? Hakkıma girme de kıyılarına mahkum şu gemileri yak, göğsüne orkideyi tak ve boşluğa bir yaprak misali süzülürken beni kendime bırak.

Durmadan perdahladığın o duvar;
Nicedir katlime ferman yazar...





 

30 Eylül 2021 Perşembe

Oyunlarla Yaşamak

 

Her iktidar gücünü müdafaa etmek ister, bunda bir beis yok. Ancak yönetilenin yönetenle ilgili tutumu çok önemlidir. Yönetilen kendinin farkında olmazsa, kaderini belirleyen yöneticiler olur. Bu da nihayetinde çöküşü getirir. Zira Roma nasıl ki çürümeyi örtmek için kanlı oyunlar servis ettiyse, çağlar boyu aynı yöntem özenle kullanılageldi.

 Roma İmparatorluğu döneminde sıklıkla zikredilen Latince bir tabir vardır:  panem et circenses. Türkçesi “ekmek ve sirkler” ya da “yiyecek ve eğlence” olarak düşünülebilir. Juvenalis’e ait olan bu tabirin kullanımı ise oldukça basittir. Ülke çapında bir sorun mu cereyan etti, bir hadise mi vuku buldu; tepkiyi gidermek adına hemen şenlikler düzenlenir, ziyafetler verilir, eğlenceler yapılırdı. Bunun sebebi, karnını tok, aklını meşgul tuttuğu insanların sorunlar karşısında isyana yeltenme olasılıklarını gidermekti.

 Bilhassa M.S. 1 yüzyıldan sonra yaygınlaşan bu sözün tesiri muazzamdır. Çağlar boyu birçok devletin yönetim kademelerini etkilemiştir. Çünkü etkili bir yöntemdir, başarısı garantidir. Gladyatör filminin bir sahnesinde Kolezyum’a eğlenmeye gelen insanlara ekmek dağıtılması olayı da buna örnektir. Halk nasıl olsa bedava eğlenceye ve ekmeğe razıdır, gerisi onların pek de umurunda olmaz.

 Benzerini yine Avrupa’da görürüz. Kilise, barbar istilalarıyla boğuşan sefalet içindeki halka çorba dağıtarak aç ama zihni ölü bir güruh yaratır ve gücünü bu yolla muhafaza etmeye çalışır. Çünkü farkındalık kazanan kitleleri kontrol etmek zordur, refah ise illaki özgürlüğü getirir. Bu da yöneticilerin pek işine gelmediğinden “önce aç karnını doyur,” denilmeye yöneltilir. Tıpkı Nazi döneminde halka kömür dağıtılması gibi, rüşvetle halkın iradesi kontrol altına alınır.

Guy Debord bunu “Gösteri Toplumu” olarak tanımlar. “Entertainment” yani eğlence sektörü aracılığıyla kocaman bir balon yaratılır ve kitleler bunun içerisine hapsedilir. Öncelik daimai bir tatmin ve mutluluktur, bunu sağlamak için sürekli olarak bir şeyleri sergilemek, göstermek gerekliliği sağlanır. Böylelikle Gösteri Toplumu’ndan Tüketim Toplumu’na geçiş de sağlanır.

 Ancak aranılan tatmin asla sağlanmaz. Sistemin işleyişi açısından mantıklı da değildir zaten. Metanın tüketimi adına, tüketiciyi önce imal etmek ve ardından ikna etmek gerekir. İknanın ardından tatmin arayışı sürekli körüklenir ki zincir asla kırılmasın, altın yumurtlayan tavuk kaçmasın. Bu yolla hem kişi meşgul edilir hem de servetin güvenliği sağlanır. Çok tanıdık değil mi?

 İnsan insandır ve hep aynıdır, diye boşuna demiyoruz. Çarkıfelek ve türevi yüzlerce yarışma programına müptela olanların zihnine girebilsek görebileceğimiz şey Kolezyum’da gladyatör dövüşü izleyenlerden pek de farklı olmayacaktır. Nitekim hep aynı ellerce sunulan bu sözüm ona “eğlence” yayınlarının işlevi bellidir. Kimileri zevk-ü sefa içinde yaşarken, diğerlerinin sorgulamasının önüne geçmenin yoludur. Böylece başlarına iş açılmaz, düzenleri bozulmaz. Peki ya biz bu durumda ne yaparız?

Kafamıza çay atılan bugünlerde tüketerek var olmaya çalıştığımızı inkar edebilir miyiz sahi?  Gösteri toplumu öyle bir şeydir ki, gösterinin sahteliğini fark eden “aykırı” ilan edilir ve toplumca kötülenir. Tüketmeyen öcü sayılır, salaklıkla, zevksizlikle itham edilir. Oysa gösteriye bakındığımız her an bizlerden çalınan asıl servet olan zamandır. İsimler değişir, formatlar değişir ama gaye aynıdır. Mahalle yanarken saçını tarayanlar kınanır ve evin en değerlisi televizyonlarda eğleneceğimiz izlenceler ardı ardına yayınlanır. Sonuç ise hep aynıdır: Spartaküs’ün isyanı, Messi’nin golü, Survivor’ın final günü…


29 Eylül 2021 Çarşamba

Başkalaşım üzerine birkaç kelam


Başkalaşmak tabiri ilginç okumalar yapmaya müsait bir yapıya sahip. TDK’ya göre “oğulcuk evresinden ergin olana değin bir hayvanın geçirdiği biçim ve yapı değişimler”i kapsamaktadır. Biyolojik bir tanım elbette. Görece daha sınırlı bir alanı kapsıyor. Lakin biyolojik tanım bağlamında felsefeye göreyse devamlı süregelen bir değişimi, dönüşümü ifade etmektedir. Hadi biraz inceleyelim.

Yani, hem bedenin durmadan kendini yenilenmesine yorumlanabilir hem de kişinin yaşamdan edindikleri ve çıkarımları ölçüsünde uğradığı istihale kapısına işaret ederek değişimin yaşamla olan mutlak bağını vurgular. Kişi başkalaşarak haddizatında yeni bir şahsiyet inşa eder ve nihayetinde yıkımdan da geri durmaz. Çünkü mesele var olmaksa, kabuk değil öz kıymetlidir. Öze ulaşmaksa fedakârlık olmadan mümkün değildir.

Bahsi geçen yaklaşımı metamorfozla da açıklamak mümkün. Zira eş anlamlı bir sözcük olan metamorfoz, aynı zamanda kelimenin çağrışımlarını da ortaya çıkarmaktadır. En bilindik örnek olarak Kafka’nın dönüşümünü ele alabiliriz. Eserin Almanca özgün ismi “Die Verwandlung”tur. Bu isim İngilizceye The Metamorphosis olarak çevrilmiştir ve aslına bakılırsa temelde aynı tip bir “başkalaşım”ı anlatmaktadır.

Gregor Samsa’nın benliği ve yaşamı arasında yaşanan çatışmada uğradığı dönüşüm doğru incelenirse aslında bir “erginleşme” sürecidir. Zihni özgürleşen, prangalarından kurtulan Samsa tanık oldukları karşısında yitip gider. Bu başkalaşımın bir neticesidir ve her insan algıladığı kadar vardır. Samsa’nın yok oluşu da böyle yorumlanırsa basit bir hazin sondan öteye varır, bireyin kader motifiyle yüzleşmesine değin yol açar önümüzde.

Kader motifi, oya gibi yaşamımızı işleyen olayların geçmişimizle ilişkisine odaklanan bakıştır. Yine Samsa örneğinden yola çıkarsak, ailemizden gördüklerimiz yaşamımızda yüzleşeceklerimizin habercisidir. Şiddet, sevgisizlik ve istismar gibi olumsuz olayların vuku bulduğu evlerde yetişen çocuklar en başta kendi içlerinde bir savaşa girişirler. Yaralarını örtmeye çalışırlar, kanadıkça gizlerler ve yaşamaya devam ederler

Başkalaşım felsefesinin kilit noktası da bu kaçışın aksine, yok oluşa rağmen özgürlüğü kucaklamaktadır. Başkalarının değer yargılarına kapılmadan yaşamaktadır. İnsan değişimi lanetlerken kendisini yok saydığını görmezse nasıl hür bir zihne kavuşabilir ki zaten? Nasıl kendi kaderini inşa edebilir, kendine karşı dürüst değilse? Başkalaşmadan, kendini sigaya çekmeden yaşamak yalnız çürüme değil midir? Aldığı nefesi kıymetlendiren, yürüdüğü yolu diğerlerinden ayrı kılan onu seçmiş olması ve devam etmesi olamaz mı

Başkalaşımın mutlak oluşu, Samsa’nın bir sabah farkına vardığı hakikati herkes için farklı şekilde de olsa aşikâr eder, etmelidir. Kişi bilir ki yaşamı bir yalandan ibarettir ve yalanlara inandığı müddetçe gerçeğin korkutucu tesirinden korunabilecektir. Fakat gerçeği ötelemek, görmezden gelmek yalnızca krizi geciktirir. Giderek daha arkaya atarsın, karanlığında bilmeden beslersin ve büyüdükçe risk artar. Tıpkı bir bomba gibi infilak edeceği anı bekler. O kaçınılmaz an yaşandığında ise her şeyi peşi sıra yok oluşa sürükler. Kurtuluş olmaz.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, kader motifinin kişinin yaşayışına etkisi ve buna dair yapabilecekleridir. Kişinin geçmişinde acılar, korkular, kâbuslar olabilir; yaşam sana adil davranmamış da olabilir, zaten kime davranıyor ki? Paramparça bir zihinle baş başa kalmış da olabilirsin. Kimsesiz, yalnız, tek başına… Yine de, bunların hepsine karşın başkalaşımdan istesen de kaçamazsın, bahaneler ardına sığınamazsın, değişim rüzgârının önünde duramazsın, ne yaparsan yap o kozaya girmek zorundasın. Başka çaren yok. Kendine acıyamazsın, acınacak durumda kalarak bekleyemezsin.

Hayat zayıflıkları hoş görmez, zavallıya merhamet etmez, kimseye ikinci bir şans vermez. Düştün mü kaldıran olmaz, çünkü herkes kendi yolunda yürümektedir ve dönüp sana bakamaz. Ne olursa olsun, ne umarsan um, sadece tırtıldan kelebeğe dönüştüğün vakit kendini bulacağını bilmelisin. Yılarak durduğun yerde beklersen geride kalırsın, çaresizliğe gömülürsün. Bu yolun henüz başında kaybetmektir, yapamazsın.

Zira var oluşun kuralı basittir: Bedelini ödemeden mükâfat sağlayamazsın. Mükâfatın da anlayacağın üzere motifini şimdiyle dokumaktır. Yolunu geçmişin değil, sen çizersin. Gölgelerde yaşamaz, gölgeler için var olmaz, kendi amacına hizmet edersin. Tek ölçütün, rotan başkalaşım olur ve her adımında kaderini şekillendiren yine sen olursun, mazinin habis ruhlarını kovup özgürlüğe, hür düşünceye kavuşursun. Yaşamın özü de budur.

29 Ocak 2021 Cuma

Geceye Not - 9


 - 1 -

Sansürün en kötüsü otosansürdür. Suyun akışını çeşmeden değil de dağın bağrındayken keser.  


- 2 -

Şiddet, kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayanı ifade etme çabasıdır. Hangi sebebin, amacın ya da davanın ardına saklanırsa saklansın; şiddet çaresizliğin dışavurumudur.


- 3 - 

En büyük karanlık insanın zihninde taşıdığı kalıpların gölgesindedir. Orada planlı yargılar tohumlanır, cehalet filizlenir ve ölüm baş alır, verir. Dil insanın iletişim aracıdır, din insanın Tanrıyla ilişkisini şekillendiren yolun adıdır. Oysa insan dili ve dini bozarsa, ne Tanrıyla ne de diğer insanlarla arasında köprüler kalır, yıkılır ve harap olur.


- 4 - 

Kardeşlik, dostluk, sevgi, sadakat ve saygının isminin en çok anıldığı çağlar aslında eylem ile sözün çelişkisini örtmeye çalışan demagogların süslü nutuklarına ev sahipliği yapmaktadır. Çehov'un ünlü sözü çıkan tabancayı elbet patlatır ama tabancanın ne zaman patlayacağını kimse bilemez. Eğer tabancayı çıkarırsan, sonucunu da beklediğini fark edersin. Zihnin sürekli olarak buna odaklanır, geri kalan hiçbir detay odağına giremez. Oysa zaman durmadan akar. Bunu idrak ettiğindeyse anılar arasında geleceğe giden yolu kaçırdığını fark edersin. Zamanın imtihanı da budur.


- 5 -

Bir kurşun atıldığında tetiği çeken kadar çektiren de sorumludur. O mermiyi tabancanın ağzına süren toplumun her ferdinin göz ardı ettiği gerçeklerdir. Biri çözümü ölümde buluyorsa şayet; katili, yaşamı çekilmez kılanlardır. Bu açıdan bakıldığında intihar, bir korkaklık göstergesi ya da ilgi çekme çabasının sonucu değildir. Varoluşu başkalarının yargılarının altında Promete misali sinerken, kişinin özgürleşmek istediğinin en belirgin kanıtıdır. Nitekim, ölümlerinin mesulünü de barut testinden bulamayabilirsiniz. Zira, ortada bir ceset varsa, önünüze gelene kadar defalarca ölmüştür zaten.

28 Kasım 2020 Cumartesi

Sayıklamalar - 1

Sessizliğe kavuştuğum kimi nadir anda kendi kendime düşünürüm. Yozlaşan, çoraklaşan, tükenen ve gitgide tüketen her şeyin karşısında büründüğüm aciz kimlikten sıyrılarak düşlerime doğru yol almaya başlarım. Sınırsız bir düzleme serilmiş hayaller içinde salınır, gerçeğin tahakküm edici sınırlarını pek de umursamadan rahatça hareket ederim. Rahatlığım ölçüsünde ferahlarım, savrulan ne varsa toplarım çevremde, ağır aksak biriktiririm kelimeleri. Zira, sesler ve kelimelerle birleşen bir arayıştır yaşama atfettiğim anlam ve yürümeye devam ettikçe söyleyecek sözüm olacak elbet.

Sokağın başında zihni işgal eden bütün korkular ve kaygılar sonuna vardığında yerini başkalarına bırakır. Oysa biteceğini sanarak arşınlarsın yolları, adımlarsın kaldırımı. Biteceğini sanarak yaşarsın acıları, dineceğini sanarak kabusların geride bıraktığı o nahoş tadı. Halbuki tutunacak dalın olmadığı halde boşa sallanan ellerinin örselediği hava kadardır hayat; ne kadar çabalarsan çabala gücün ancak kendini avutmaya yeter. Yeni gerçeklikler yaratan ve buralarda dolanan bütün muazzep ruhların temel hikayesi de budur zaten. Kafanı kuma gömüp dünyayı ardında bırakmakla yetinmeyerek bütün dünyayı kumla oynamaya ikna etmektir.

Oyunlar, içbükey aynalar gibi varlığın tezahürünü farklı şekillere sokarak katlanılabilir hale getirir. Zira, pür gerçek asla insanı tatmin etmeyecektir. Bahsi geçen somut gerçeğe erişilmesi mümkün müdür orası da tartışılır. Buraya biraz Kant biraz da Descartes katmak gerekebilir. Ayrıca burada ele alınan kavramın insanın suratına attığı o silleyi unutmamak da gerekir. Çapraz okumalarla ilerleyen beyin kendisine döndüğünde ne kadar düz düşündüğünü fark eder ve yıkılır adeta. Kurgusal düzlemde ilerleyen gerçeklik ise bu hayal kırıklığının karşılığında oluşan bir ayna boyuttur belki de.

Açılan ve kapanan kapılar ardında neyi saklarsa saklasın, bir nebze merak uyandırdığı an varlığına dair bütün detayları ortaya çıkarır. Baktığımız yerde ne kadar özenli olursak olalım, parçanın bütüne olan hezimetinde biz de kaybederiz. Bize gösterilen detaya göz gezdirirken aslında görmemiz gerekeni gözden kaçırırız. Yazarken işte bu kaybettiklerimizin notunu düşeriz kağıda, peşine düşeriz olanca hırsla. Yaşanması mümkünken yaşanamayanların hesabını sorarız pasifize edilmiş bir halde. İsyanımız surlar yıkmaz ama gider dayanırız gerçeğin kapısına. Her zafer bir ödülü hak eder, her zaferde gider duvarına hakkederiz bildiğimiz ne varsa.

Yalan söyleyenin yalanını meşru kılan nokta içinde bulunduğu bağlam ile olan uyumudur. Bağlamından kopuk hiçbir cümle doğru adrese ulaşamaz; ulaşsa bile istenilen etkiyi uyandıramaz. Yalanın inananı ve söyleyeni arasındaki bir anlaşma ise bu duvarı aşmayı sağlar. İlmek ilmek işlenen, örülen kurgusal sarmal haddizatında okur ile yazarın kabul ettiği müşterek yalanlar silsilesidir. Ben söyledim sen de inan, denir ve çıkılır yola. Kalite de bu bağlamda ele alınır. Ne kadar iyi yalan söylersen o denli başarılı sayılırsın. Kendinden kaçan birçok insanın başka insanların kaçışlarına yalanlarla aracı olması, zamanın dokunuşlarıyla kutsal bir edim halini alır. Oysa temelde yalnızca kaçmak ve saklanmak vardır. Kutsal olan ise inanmak isteyenin atfettiği anlamdır.

25 Kasım 2020 Çarşamba

Bir Günlüğün Delisi - 1

Sadece içimi dökeceğim, gündelik konuşma havasında bir yazı kaleme almak istedim. Ağdalı cümleler, büyük iddaalar yerine daha sıradan olabilmek ve samimiyeti paylaşmak.

Hayata dair ne düşünürsünüz bilemem ama Covid-19, ekonomik sorunlar, politik oyunlar, doğa ve hayvanlara gösterilen vahşi tavır, sosyal ilişkilerin gitgide riyakarlaşması ve konuşmanın her geçen gün anlamını yitirmesi -gerçi bu konuda kararsızım- ve yaklaşan küresel ısınmanın öncü felaketlerinin yarattığı endişe. 

İstanbul'da yaşayan bir insan olarak su sorununu bekliyorum daima. İstanbul, bu kadar kontrolsüz bir yerleşimin oluşturduğu talebi karşılamak için yeterli suya sahip değil. Zaten Türkiye genel itibariyle su fakiri ülke adayı iken,   uygulanan yanlış tarım-iskan politikaları ve suyu koruma adına alınmayan önlemler olanı da tüketti. İstanbul'un yarası ise daha büyük. Şu anda yaşanmaya başlanan su sorunu sadece başlangıç. Daha kötüleri gelecek maalesef... 

Bir de beklenen büyük İstanbul depremi var ki, milyonlarca insanın hayatı söz konusu. Buna rağmen kimsenin gerçekten konuyu umursadığını düşünüyor musunuz? İzmir'de yaşanan elim deprem sonrasında da şahit olduk; deprem yaşanır, birkaç gün insanlar konuşur, jeoloji konusunda uzman isimler tarih verir ve konu kapanır. Bir dahaki depreme kadar kimsenin umurunda olmaz.

Halbuki, deprem dediğimiz hayatın bir gerçeği. Yaşayan bir gezegende deprem zorunludur, aksi taktirde gezegen ölü demektir. Ayrıca Türkiye'nin deprem kuşağında olduğu da biliniyorken, bu konuda daha yapıcı, daha samimi adımlar atmak gerekmez mi? Karşımızdaki tablo gerekmediği kanaatinin hakim olduğunu gösteriyor. Ateş ocağa düşmedikçe de kimsenin umurunda olacak mı? Ocağı kül etse bile acılarımızı bile yitirdik, onlar bile bize ait değil, onlara bile yabancılaştık...

Ekonomik sorunlar, insanları yaşamdan soğutuyor. Bir ekmek bile gramajı devamlı düşürüldüğü halde satın alınması zorlaşır noktaya geldi. İşsizlik, iltimasla yok edilen liyakat, adaletsizlik, kadına şiddetin durmadan artması, güvenin ortadan kalkması, politik zeminde sokağın sesinin duyulmayacak hale gelmesi ve çevremizde yükselen savaş naraları. Bilimsel gelişmeleri, toplumsal kalkınmayı ya da kültürel ilerlemeyi beklemek abes değil mi?

Edebiyat acıdan doğmaz; acıdan melodrama doğar. Bize acıyı ballandırarak anlatanların bu samimiyetsizliğin üzerinden mutluluk, haz elde etmesi yeterince açıklayıcı değil mi? 

Ünlüler diye bir seçkin kesim oluştu. Bu saçmalığı modern çağ mı ortaya çıkardı? Ünlü olmak elbette bir değerdir ama birkaç televizyon programında gördüklerim iç karartıcıydı. Sözgelimi, ulusal bir kanalda yayınlanan talk show programında ünlülerin handiyse Olimpos tanrıları misali yansıtılması aklıma eskileri getirdi. Kemal Sunal, Barış Manço, Müşfik Kenter, Zeki Müren, Neşet Ertaş ya da Yaşar Kemal'i bu tutum içinde hayal bile edemeyiz. Onları biz yarattık canlar; suç bizlerin...

Geleceğimiz yok, umudumuz yok, yaşama sadece başka bir şansımız olmadığı için bağlanmak hayatı güzel kılmaz. Güzel dediğin çaresizliğin vücut bulduğu bir kaçış noktası olmamalı; eyvallah, kaçışımız olmasa bile en azından güzelliği bundan ibaret görmeyelim. Ufkumuzu geniş tutmazsak para pulla da güzele ulaşamayız(mı acaba?) Tek gerçek değer paradır dostlarım, para dediğimiz yegane ölçüttür insana dair. Bunu duymak hoş olmayabilir, lakin hakikat, biz gözlerimizi kapattığımızda da halen orada bekliyordur, değil mi?  

Çağımız entelin öldüğü, tozlu raflardaki cilt cilt kitabın arasına gömüldüğü; cehaletin omuzlarda yüceltildiği bir yıkım çağı. Yıkılanların yerine yenileri gelene kadar her şey yıkılacak. Tüm bildiklerimiz, bütün kabullerimiz, dünyaya dair gördüklerimiz solacak ve yerinde yenileri açacak. Bunların güzel olacağını, iyilikle donatılacağın iddaa edemem. Belki de insan dediğimiz türün kendisi bile yalan olacak. Kadim bir anlatının öznesi olarak tarihe karışacak, yani olan olacak; bu kaçınılmaz...


Çok uzatmayayım, bu da bir serinin başlangıcı olur umarım. Eğer sizler de iştirak etmek isterseniz yorumlara beklerim. Sevgilerimle...



18 Kasım 2020 Çarşamba

Bir Post-Truth Çağı Dilemması: İnsanın Gerçeği Yalan Mıdır?

Hayat ağacında doğup filizlendim. Bedenim, zihnimin bir uzantısıydı; zihnim ise geçmişin silik anılarıyla bezeli bir odaydı. Dışarıda asırlar deveran ediyordu durmadan ve ben aklımın dallarına çaput bağlayıp coşkun dalgaların arasında yol alıyordum.

Her dalında bambaşka dünya, her yaprağında bin bir farklı nazar vardı. Bambaşka sesler birleşiyor ve kâh gürültü oluyor kâh insanı sarıp sarmalıyordu. Tükenmek sadece bir hâldi, hâlden hâle geçenler yerini devamlı başkalarına bırakıyordu. Başka tabiri ne tuhaf, değil mi? Kimlik diye giyindiğimiz esvabın yalnızca bizi ilgilendirdiğini gösteriyor. Kendimizi değerli sanıyoruz; oysa rolümüz biter bitmez figüranlığa ve ardından sahne dışına itiliyoruz. 

Hayat katman katmandı, içine daldıkça derinliğinin değil karanlığının arttığını görüyordu. Hâlbuki karanlık dediğin de insana dair, değil mi? Karanlık olmadan ışığın önemi, anlamı kalır mı?

Bir de boşluk vardı elbet. Eşeledikçe umudu körelten antik bir doku. Her eylem kendinden bağımsız bir yolda ilerler ve insan varlığı gereği beklenmediktir; eylemleri asla tahmin edilemez. Boşluğa saplandığında bütün geçici tanımlar yerini sahici sarsıntılara bırakır; erdem diyerek baş tacı ettiği ne varsa berhava oluverir.

Yapraklar düşer, çiy damlaları son bir şans deyip yaprağın yüzeyinden sıyrılarak kendilerini kurtarır. Yaprak ölür, toprağa  kavuşur ve bir daha doğmak üzere yitip gider. Yiten yaşam değildir aslında, yaşam kendini yeniler, hatta yineler; yaprağın düşüşü bir adımdır yalnızca; dünya yanar, dünya söner ama ağacın gölgesindeki yaşam durmadan tekerrür eder...


Hayat ağacında doğup filizlendim. Bedenim, zihnimin bir uzantısıydı; zihnim ise geçmişin silik anılarıyla bezeli bir odaydı. Dışarıda asırlar deveran ediyordu durmadan ve ben aklımın dallarına çaput bağlayıp coşkun dalgaların arasında yol alıyordum.

Her dalında bambaşka dünya, her yaprağında bin bir farklı nazar vardı. Bambaşka sesler birleşiyor ve kah gürültü oluyor kah insanı sarıp sarmalıyordu. Tükenmek sadece bir haldi, halden hale geçenler yerini devamlı başkalarına bırakıyordu. Başka tabiri ne tuhaf, değil mi? Kimlik diye giyindiğimiz esvabın yalnızca bizleri ilgilendirdiğini gösteriyor. Kendimizi değerli sanıyoruz; ancak rolümüz biter bitmez figüranlığa ve ardından sahne dışına itiliyoruz. 

Hayat katman katmandı, içine daldıkça derinliğinin değil karanlığının arttığını görüyordu. Halbuki karanlık dediğin de insana dair, değil mi? Karanlık olmadan ışığın önemi, anlamı kalır mı?

Bir de boşluk vardı elbet. Eşeledikçe umudu körelten antik bir doku. Her eylem kendinden bağımsız bir yolda ilerler ve insan varlığı gereği beklenmediktir; eylemleri asla tahmin edilemez. Boşluğa saplandığında bütün geçici tanımlar yerini sahici sarsıntılara bırakır; erdem diyerek baş tacı ettiği ne varsa berhava oluverir.

Yapraklar düşer, çiy damlaları son bir şans deyip yaprağın yüzeyinden sıyrılarak kendilerini kurtarır. Yaprak ölür, toprağa  kavuşur ve bir daha doğmak üzere yitip gider. Yiten yaşam değildir aslında, yaşam kendini yeniler, hatta yineler; yaprağın düşüşü bir adımdır yalnızca; dünya yanar, dünya söner ama ağacın gölgesindeki yaşam durmadan tekerrür eder...


Yaşam hatadır kimine göre, kimine göreyse mucizevi bir dokunuş; insanın kumaşını dokuyan ellerin mahareti yaşamın da onun cevheri çevresinde gelişmesine olanak sağlamış, denir. Cevher, ne güzel kelime! Parıltısıyla etrafındaki sayısız mahlukatın ilgisini çeker.

İnsan, cevher mi yoksa onun parıltısında kendini kaybeden canlılardan herhangi birisi mi? 

Aranan şeyin değeri bulunmasında değildir; asıl olan arayıştır. Mefkureyi halis, muteber kılan insana bir değer katması, amaç sunmasıdır. Kutup Yıldızı misali ışığında yürümek ışığına yürümekten evladır, yeğdir. 

Sahi insan nedir? İnsan kendi olmayandır,  zira kendini tanımladığı kavramlar kendinden öncesinin ve kendisiyle birlik süregelen arayışların sunduğu kadim yalanlardır.

Masaldır, mittir, efsanedir, hikayedir. Asırlardır üstüne katarak nesilden nesile iletir. Oysa insan olmak istediğini anlatır, olduğunu yaşar. O halde olmak istediği bile değilken, nasıl olduğu kişiyle bağdaştırdığı koca bir tarih yaratır?

Voltaire, "yaşayanlara saygı borçluyuz az çok, ölenlere tek borcumuz kalmıştır: Gerçek," der. 

O da bilmektedir ki, insan, gerçeği ararken yalana tutunandır; gerçeği unutan ve yalanı hakikate yamayan becerikli bir usta.

İnsan anlaşılması güç olandır, şüphelidir ama zekası inanılmazdır. Kendine söylediği yalanlarla binlerce yıllık bir sürecin akışını değiştirebilen başka kaç tür vardır? 

İnsan varlığın enstrümanını eline aldığında nota bilmiyordu, öğrendi; her adımda farklı bir ses kattı ve nihayetinde senfonisini neticelendirdi. Her şey güzeldi ama değişti, değil mi? Başladığı yerden çok uzaklardaydı artık. Herakleitos seslendi ardından; "değişmeyen tek değişimin kendisidir," ve ekledi: "Bir nehirde asla iki kez yıkanamazsın."

Nehir değişir, insan değişir, zaman değişir ve zaman gelir değişim dahi akışa kapılıp savrulur gider.

O vakit sorayım sana: Şarkımız çalarken söylenecek sözümüz olabilir ama ya bittiğinde ne yapacağız dersin? Bizi bir arada tutan antik yalanlarken hangi gerçeğe inanıp tutunacağız? 

Orası sana kalmış... Ancak Rousseau'nun bir sözü de vardır ki, değinmeden geçemem.

"Ey yüce gönüllü yalan! Gerçek hiç sana tercih edilebilecek kadar güzel olmuş mudur?"

Ecce Homo!



14 Kasım 2020 Cumartesi

Dil/emma Türkçe Değil!



Sosyal medya ahalisi olarak bütün sırları, gizleri ve yalanları çözmüş olduğumuzu görüyor; hür bir birey olarak kıvanç duyuyorum. Muvakkatiyetimizin şanına ve şerefine yaraşır, görkemli sözlerimin sebebi de tam olarak budur.

Her konuda söyleyecek sözü olan bizlerin, paradigmaya olan mutlak hakimiyetinin para getirmemesi ise tamamen paradigma değişiminin kur eksenli yapılmasından kaynaklanıyor. Gerçi biz kura bakmıyoruz ama hınzır aşık bizim baktığımız yerde bitiveriyor.

Bizler ununu elemiş, eleğini kelek niyetine vitrine asmış yorgun bir neslin evlatlarıyız. Her şeyi bilmek yordu bizi, bilgi zehirlenmesinden mutevellit inkişafın doruklarında süzülüyoruz. İlerleme bilmeyen nesle zaten aşina değiliz!

Bizler, yaşamın engin deneyimlerini özümsemiş, söylenecek sözleri tüketip okeye dönecek kadar olanı biteni aşmış vaziyetteyiz. İstesek dünyayı titretiriz ama titreşim ruh sağlığımıza dokunuyor, tektonik sancıların ve ikircikli bunalımların müptelası hatta gardaşıyız. Bu bitmez tükenmez paradoks yolunda, septik sapmaların sadık birer yoldaşıyız. 


Şiraze Kayık'tan Gelen Düzeltme

Uzun uzun yazardım ancak... Amannn neyse ya! Zaten çok Cringe ve Overrated bir yazıydı. Kitsch kavramına dair bilgim de çok ama Türkçe'den haberim bile yok. Bye. 👋


As a social media community, I see that we have solved all the secrets, mystries and lies; as a free person, I am proud. It is worthy of the glory and honor of our success, and this is exactly the reason for my glorious words.


The fact that the absolute dominance of us, who have a say in everything, does not bring money, is entirely due to the exchange rate axis of the paradigm change. Although we do not look at the lot, but the evil lover ends up where we are looking.


We are the children of a tired generation who have sifted their flour and hung their sieve in the window for the purpose of kelek. We are tired of knowing everything, we glide from information poisoning to the peaks of mutevellite development. We're not familiar with the generation that doesn't know progress!


We have assimilated the vast experiences of life, exhausted the words to be said and exceeded what was done enough to turn to Okey. We can shake the world if we want, but the vibration touches our mental health, we are addicts or even gardeners of tectonic pains and hypocritical depressions. On this inexhaustible path of paradox, we are faithful companions of septic deviations. 


Correction From Wannabe Teen

I used to write for a long time... Whatever... It was already very Cringe and Overrated post. I also know a lot about the concept of Kitsch, but I don't even know English. Bye. 👋

12 Kasım 2020 Perşembe

Kısa Kısa



-I-

Kapanmamış bir yara varsa, illaki kanar.

-II-

Çürümeye başlamadığın sürece, olgunlaştım diyemezsin. 

-III-

Zaman; seni anlayacağını vaat eden insanların nihayetinde asla anlamadıklarını öğreten müphem kavram.

-IV-

Yaşamın anlamı olmadığını bilecek kadar zeki; yine de buna rağmen yaşamaya değeceğini anlayacak kadar akıllı olun.

-V-

Dünyayı değiştiren insanlar, kalıplara sığamayanlardır.

-VI-

Kadınlar yıldızlar gibidirler; uzaktan bakıldığında göz alıcı ve ışıltılı, yakından bakıldığında ise soğuk ve sıradan görünürler.

-VII-

Müziğe söz eklemek, ete baharat eklemek gibidir. Etin kalitesinin ölçütü, hiç bir baharat eklemeden yalın halde alınan tattır; eğer tat hoşsa kalitelidir, değilse zaten baharatlarla ve çeşnilerle makyajlanır. 

-VIII-

Kuşlar kadar özgür olmak arzusu insan için anlamlıdır, herhangi bir kuşun 9-5 beyaz yaka çalışandan daha özgür olduğu algısı ise anlamsız. Zira, evrim kanatları vermek için kuşların kollarını alıyor; hayallerini kaybedenlerden daha hür olduğunu düşünmek makul mü? 

-IX-

İnsanın nasıl öleceğini, nasıl yaşadığına bakarak anlayabilirsiniz. Sardanapalus'un Ölümü'nde gördüğüm de tam olarak budur. Arzuların tatmini ile arzuların esaretinin farkını ortaya koyar. Ölümünde bütün cariyelerini kendisiyle ölüme götüren bu insana, nasıl tepki vermeliyiz? Hazzın, aklın efendisi olduğunu söyler August Comte; hangimiz bu gerçeği inkar edebiliriz?

-X-

Eğer nereye varacağını biliyorsan, suyun akışının önemi kalmaz. 

--------------------------------------------------------------------------------------------------

-I-

If there's a wound that's not closed, it's bound to bleed.

-II-

You can't say you've matured unless you start rotting.

- III-

Time is a vague concept that teaches that people who promise to understand you ultimately never understand.

- IV-

Be smart enough to know that life has no meaning; however, be smart enough to realize that it is worth living despite.

V-

People who change the world are those who can't fit into patterns.

-VI-

Women are like stars; they look glamorous and radiant when viewed from afar, and cold and ordinary when viewed closely.

- VII-

Adding lyrics to music is like adding spice to meat. The measure of the quality of meat is the taste taken in a lean state without adding any spices; if the taste is pleasant, it is quality, if not, it is already made up with spices and condiments.

- VIII-

The desire to be as free as birds is meaningful to man, while the perception that any bird is freer than a 9-5 white-collar worker is meaningless. Because evolution takes the arms of birds to give them wings; is it reasonable to think that they are more free than those who have lost their dreams?

- IX-

You can tell how a person dies by looking at how he lives. That's exactly what I saw in the death of Sardanapalus. It reveals the difference between the satisfaction of desires and the bondage of desires. How should we react to this man, who in his death took all his concubines to their deaths with him? August Comte says that pleasure is the master of reason; which one of us can deny this fact?

X-

If you know where it's going, the flow of water doesn't matter.

5 Mart 2019 Salı

İnsanın Doğası Üzerine


-I-

Çaresizlik insanın içinde barınan ve beslendikçe daha da büyüyen bir kurt misali. İnsan onu karanlığıyla besliyor ve işin garibi, karanlığı tükeneceği yerde bilakis daha da yayılıyor. Kanserli hücre gibi nereye temas etse yapısını bozuma uğratıyor, ki karşısında hiçbir şey duramasın. İnsanın yaşamı, ölüme çağıran bir işaret fişeğidir bu sebepten. Yaşadığımız an geriye doğru saymaya başlar zaman ve kararlarımızla onun akışına yön veririz. Fakat yaşamın içerdiği bu karanlık da önemli bir etmendir. Onunla olan münakaşamız netice itibariyle hasıl olan karmaşanın tek suçlusu olarak bizi ortaya itiverir. Yazmak belki de bu yargılama sürecinde kendimize kalkan edindiğimiz Kafkaesk bir savunma biçimidir. Dava’sında K’nın meçhul yargısı neyse, yazgının insanın boynuna yüklediği yargı odur. Aynı çürümüşlüğü ve aynı kötülüğü alırız karşımıza; ardından ölene değin üstesinden gelmeye çalışırız. Yorgun düştüğümüzde ise dalgalara kapılıp gideriz. Woolf’un içine gömüldüğü de bu dalgalar mıdır?

-II-

Aydınlığı karanlığın orta yerinden izlemek yaşamın cilvesi midir; yoksa insan her ikisini de yaşayarak mı ölmelidir? Göğsümde sıkışan ve sıkıştırdıkça yazma ihtiyacı hissettiren; hatta muhtaç hale getirerek bunun keyfini çıkaran kesif dürtüden nasıl kurtulabilirim? İnsanı insan yapan, insana dair çıkarımlarını ifade ederken kullandığı tanımlamalar mıdır? Yargılamadan ve olduğu haliyle kabul ederek. Ama kendimle kavgalı iken ve kendime yabancılığımı fark etmekle geçiyorsa zamanım; başkasına yaklaşımım nasıl yargıdan münezzeh noktaya erişecek? Bu sorular zihnimin duvarlarını aşındırır ve kopardığını da kağıda damıtır durur. Öylece bakarım sadece, verdiğim tepkilerin veyahut kaçmak itiyadımın anlamsızlığı, içinde bulunduğum zorunluluğa anlam yükleme ihtiyacını doğurur. Milyonlarca insan aynı şeyi yapar ama işte tam olarak benim yaptığım özel olandır; çünkü benim aynamda görünen bana aittir. Öte yandan insanın kendiyle olan kavgasını ayıracak ne yazık ki kendisi değildir. Kendini görmek için başkalarının tuttuğu aynalara muhtaçtır. Bu sebepledir ki, yazarak düşünmek kadar, konuşarak düşünmek de düşüncenin köklenmesi için gereklidir.

-III-


Homo Homini Lupus, yani insan insan kurdudur. Bu sözü duyan herkes haklılığını onaylar. Ama bazıları da der ki, insan insanın aynasıdır. Peki, hangisi doğrudur? Thomas Hobbes'a göre, insanın kurdu kendisidir. Yani, insanın kaderini belirleyen - ki burada olumsuz bir yazgıdan bahsediliyor - yine insanın kendisidir. O halde insanın başkasını yiyerek ulaşmak istediği şey kendisi midir? Kendini gerçekleştirmek için mi başkalarının cehennemi olur? Sartre'a göre, cehennem diğerleridir; bu açıdan insanın varlığın diğer insanların varlığına doğrudan etki eder ve bu düşünürlere göre olumsuz etkisi çok daha belirgindir. 

Fakat pek bilinmeyen bir şey vardır. Bu sözün asıl sahibi Thomas Hobbes değildir, Antik Romalı komedya yazarı Plautus'tur. Eserlerinde insanın gerçeğini tarafsız biçimde gözler önüne seren Plautus, trajik olayların ardında saklı mizahı silah haline getirerek tenkit oklarını fırlatır. İnsan insana kurtsa, kendi kuyruğuku kemiren aynı kişi değil midir?  Horatius bu hicvi şu sözlerle açıklar: quid rides? mutato nomine, de te fabula narratur, der; yani, neden gülüyorsun? adı değiştir; anlatılan senin hikayendir. Belki de insan aynayı kendine tutmadığından, başkalarında cehennemi yaşar, onları kurtlara benzetir. Kim bilir... 

11 Şubat 2019 Pazartesi

Geceye Not - 8


Resim: Springtime - Pierre Auguste Cot(1873)

-I-

Bir şeyleri değiştirmeye gücün yetmiyorsa, bırak aksın yatağında. Ama boş da durma; şartların seni değiştirmesine, yozlaştırmasına izin verme. Ne gerekiyorsa yap, acı çek, sev ve terk et. Yine de dile kolay olsa da, unutma; anlaman için değişimi kucaklaman gerekir ve insan gaflete kapılıp, bunu engellemeye çalışır. Mamafih değişimin önüne geçmeye çalışmak, çakıl taşıyla sel durdurmaya yeltenmektir, yeltenmeyeceksin: çünkü ne sel durur, ne de taş yerini bulur  yalnızca kolun yorulduğuyla kalır.

-II-

Değiştirmek saplantısı, değişime direnç noktasıdır. Çünkü insan kendi doğruları doğrultusunda ilerlediği için, değişimi hep başkalarından beklemektedir. Değişim mutlak doğru olan kişinin, mesih olarak yanlışları düzeltme macerasıdır. Oysa ne demiş Dostoyevski: Gençler yüksek idealler için canlarını vermeye dahi hazırlar; ama kendilerinde yanlış olan bir şeyi düzeltmek için parmaklarını dahi kıpırdatmazlar. Kendinde ara, kendinde bul ve kendinde çöz. Her insan bir dünya ise, dünyayı değiştirmeye kendi topraklarından başla. 

-III-

Mutsuzluk için bahaneler arama, mutluluk için çözümler bul. Çünkü mutsuzluk kolaycılıktır, mutsuz olmak için çaba harcamaya gerek olmaz. Taklit ederek ve kendini şartlandırarak başarabilirsin. Ama mutluluk, ki özellikle paylaşılacaksa; en zorudur. Dinlemeye hazır birini bulmak ve yargılanmadan kendini anlatmak, herkesin arzusudur. Uzun uzadıya içini dökmek, ardından huzurlu bir şekilde boynuna sarılmak. İki tarafın da manevi tatmini vardır; bulmalısın payını. Benliğini kuşatan yargılara ve içini dolduran cümlelere paydos deyip, her an yeniden doğmaya hazır bulunmalısın. Bu yol, kendi mutluluğuna ulaşmaktan da zordur; çabalamalısın. Tüm bunları aşıp, birlikte mutlu olduğun birinin tebessümüne tanık olduğunda da; hazzın doyumuna varmalısın. 

4 Şubat 2019 Pazartesi

Yazmak Üzerine


-I-

İçim eziliyor ve çaresizlikle sınanıyorum. Ne aşk, ne hayat gailesi, ne de öfkenin peşinde koşabiliyorum; kopmuş sanki içimden tüm bağları ve tutunmaya çalışan köklerine değin, çürümeye terk edip, gidiyor. 

-II-

Gece çöktüğünde ve karanlıkta sessizlik belirginleştiğinde; adımlarım gölgelerin arasına karışır. Ellerimden tutarlar ve bambaşka alemlere taşırlar. Zihnimi açan da gölgelerdir zaten. Bu resimleri seslerin arasına çıkaran, ardından kalemime mürekkep diye damıtan; yazdıklarımı bu kadar derinden gelir, duyabilirsin çırpınışlarını.

Ama yazmak bir varoluş şekli ya da reçetesinden, bir gelir kapısı ve reklam aracına dönüşmüşse: işte o zaman, tiksinti verici bir hal alır. Senin acılarını bayat bir üslupla taklit eden aşağılık mukallitlerin sözleri muteber sayılırken, senin yüreğinden serptiğin ucuz bir melodram olur. Mısralarında ya da satırlarında kalbinin atışları duyulanların, yerini görkemli gölgeler alır. Duyguların tahribi çürüyen evin duvarları gibi rutubet kokuları içinde yaşadığın hissini verir ama acının yerini ajite edilen sözler alıverir. Bu dram değil de nedir?

Her nehir yatağında akmalı; hem demir kendi suyunda dövülmeli; yazmak da yaşamayacak olanlara ait, mahsus olmalı. Eğer bir şeyi yapmadan yaşayabilirsen, onu yapman yaşayamayacak olanın hakkını çalmaktır. Fakat kalitesizliğin ve cehaletin yücelttiği çağımızda, çapsızlık ilkesel bir hareket olmuş durumda. Ey uğruna çağlar atlanan medeniyet! Soysuzların dilinden düşmüyorsun; Ey uğruna kandan nehirler akıtılan Medeniyet! Gömdüğün kurbanlarının omuzlarında yükseliyorsun!

-III-

Dostoyevski ve Nietzsche aynı soruyu sormuş: Tanrının mı insanı yaratması; yoksa insanın mı Tanrı'yı yaratması suçtu? Oysa sorulması gereken şuydu; insanın kendi yarattığı tanrıya tapması mı yoksa, kendi yarattığı halde bunu bile anımsamaması mı? İnsanın günahı, başkalarının gerçeklerine göre yorumlanır. Para tanrı ise, zengin olan cenneti satın alır. Tanrı yeryüzünden göğe yükseldi, yanına İsa'yı aldı; insan kendi tanrısını yaratınca, yalnızlığına bahaneler aradı. Oyuncağını paylaşmayan bir çocuğa değil de, Tanrı'ya yalvaran ama acılar içinde kıvranan bir çocuğa bak! Savaşların en onurlusu, yürekten dökülen gözyaşı gözyaşını vicdanıyla başbaşa kalanın içinde olanıdır aslında. 

28 Ocak 2019 Pazartesi

Kahraman Kültü ve Fedakar Ruh

Giriş

Herkesin bir kahraman, kurtarıcı beklentisi vardır. Bu kişinin kimliği, bireyin siyasi, kültürel ya da geleneksel inanışlarına göre şekillenir: Eğer dindar biriyse Mesih; eğer komünistse Che ya da Rose Luxembourg olabilir; ya da kitaplardan veya filmlerden gördüğü insanları rol model seçip, örnek alabilir. Bu insanları seçme sebebi ise, kendi benliğinde eksik gördüğü noktaları kapatmaktan aciz olduğunu düşünmesi ve bunu şahsi fedakarlığıyla yapmaktan kaçınmasıdır. Aslında bu kahramanlık, korkaklığın örtbas edilmesi için uydurulmuş bir statüdür. Yüceltenin gayesi de, yüceltilenin ardına aldığı rüzgardan kar çıkarıp yükselmektir.

-I-

Odanızın duvarlarını ünlü simaların posterleriyle doldurduğunuz zamanları düşünün. Hepimiz, parlak ışıklar altında görkemli ve ihtişamlı hayatlar yaşayan bu insanların yerine geçtiğimiz düşler kurardık. Ya da benlik arayışımız içinde idealimizi ararken, mücadeleci zihinlerin yolunda iz sürerdik. Çünkü birey olmak için ne yapmamız gerektiğini bilmemiz gerekir ve bu süreç, bizden evvel yaşayanları anlamaktan geçer diye düşünürdük. Aklımız, izlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar ve dinlediğimiz müzikten buna dair ipuçları arardık. Fakat, ne yazık ki bu süreçte bilgi akışını olumsuz etkileyen manipülatif müdahalelere de maruz kaldık. İşte kahraman kültü böyle ortaya çıktı.

Yeterince güçlü bir iradeye sahip olmazsak; seçimlerimizin ve dolayısıyla hayatımızın kendimize ait hatta benzersiz olduğunu unutur asla öğrenemez ve başkalarının hayatlarının taklidinden ibaret hale getiririz. Sistemin ortaya çıkardığı insan bu sebepten ötürü birey değil, mukallittir: yani taklitçi. İster ki tek tip insan mümkün olduğunca sakin olsun ve uslu uslu kendisine sunulanı kabul etsin. Hayatını idame etmek, kararlar almak ve kendine bulmaktan imtina etsin. Kahramanlara sarılsın, onlarla yaşasın ve zihnini körleştirerek enerjisini tüketsin; basit bir denklem.

Kartondan kaplan tabiri, aslında arkası boş olan ama görünüşte heybetiyle görenlere korku salan kişileri tarif etmek için kullanılır. Kahraman Kültünün amacı da, aslında işlevsiz olan bir figürü kendi yararına çalışacak şekilde kullanmaktır. Tarihin tozlu sayfalarından aranıp bulunan bu isimler, popüler kültür unsuru haline getirilip pazarlanır. Bahsi geçen figür belki de gerçek hayatında bambaşka biriyken, sunulan kişi zararsız hale getirilir. Yaramazlık yaptıysa, bunu bile bir sektör halinde yaygınlaştırmak istenir. 

-II-

Kahramanlık düşmanlıktan da devşirilebilir; ya da sistem kendi sahte düşmanlarını yaratabilir. Burada kişinin düşünceleri değildir bahis konusu, kişinin yerine geçen gölgenin sadece görüntüden ibaret olmasıdır. Bir insan aranır ve bulunur. Spartaküs de olabilir, Abraham Lincoln de. Dönemsel olarak cepte tutulur ve uygun zamanlarda vitrine konulur; böylece kitlenin odağı haline gelir. O kişinin hayatı ya da fikirleri önemli değildir. O kişiyi markalaştırmanın getirisi belirleyicidir. Che Guevara, tişörtleri, şarkıları ve hatta ismiyle bile büyük bir maddi kaynak sağlar. Kapitalizm karşıtı olan bu ismin hayranları gider ve milyonlarca dolarlık bir havuz oluştururlar; Kapitalizm karşıtı oldukları halde! Filmler çekilir, karakter mevcut herhangi bir sistemle savaşır ve bu yolla sistem kötülenir ama ertesi gün herkes aynı sistemde yaşamaya devam eder. Çünkü bu bir arınmadan ötesi değildir. Bu samimiyetsiz bir teslimiyetin ifadesidir. Fakat isteriz ki birileri çıksın ve bunu değiştirsin: ama neden başka birileri?

-III-

Fedakarlık yüceltilen ve her daim üzerine afilli sözler söylenen bir eylemdir. Davası uğruna dövüşenler ya da bu uğurda toprağa düşenler unutulmaz. Geçen günlerde birçok kişi tarafından anılan Rosa Luxembourg’da bu kahramanlardan. Uğruna mücadele verdiği şeylere değinildi, hamasi nutuklar atıldı ve unutuldu. Tesla da bu kahramanlık timsallerinden. Hayatı anlatılırken icatlarını maddi çıkar güderek ortaya koymadığı, insanlık uğruna ömrünü adadığı birçok insan tarafından anlatıldı. Ama bugün Tesla’yı ananlar ve Edison’a serbest piyasa içinde emeğinin karşılığını almak istediği lanet edenler ne yapıyor? Tesla’yı satın alıp, Tesla’nın övülen yönüyle çelişiyorlar. Tesla fedakarlıkla anılırken, onlar Tesla kültünü yücelterek çıkar elde etmeye çalışıyorlar. Yani, figürlerle oynanan bir oyunda piyon oluyorlar. 

Ayrıca fedakarlığı hep başkalarından bekleriz. Biri gelsin ve bizi kurtarsın. Süpermen, kurtar bizi. Ama kimse o kişi olmak istemez. Çünkü elini taşın altına koyanı yüceltme çabası, onun aptallığına kinayedir. Onları uçurtma gibi rüzgarın karşısına dikeriz, onlar yıpranır ve rüzgarın hıncını göğüsler ve yükselen uçurtmada hiç emek sarf etmeden yerimizi alırız. Bilhassa kolektivist hareketler bu tutuma çok fazla başvururlar. ‘Ben’ yerine ‘Biz’ vardır; ben değil bende vardır. Hamaset ile coşkun duygular harekete geçirilir ve biriken öfkeyle nevrozlar arındırılır. Birey olmaktan, kendini ifade etmekten yoksun insanlara, önemli olma fırsatı sunulur. Bir hedef vardır ve bu hedefin gerçekleştirileceği uzak gelecek tasviri uğruna kurban törenleri gerçekleştirilir. Fedakarlık övülen bir eylemdir; bu törenlerde ve kendini feda eden kişinin ilgili eylemi de kutsanarak özendirilir. 

Fedakar ruhlara sunaklar adanır. Bu isimlerin varlığı, hepimizin ortak varlığının bekasını sağlar. Bununla birlikte, arka planda kalan sözlerde asıl amaçlar gizlidir. Kahramanlar yaratmak, kahramanlık destanları söyleyerek kitleleri efsunlamak; bir manevi arayış değildir, bilakis propaganda sanatının en temel ilkelerinden biridir. Güç istenci ile yanıp kavrulan irade, kendisinden daha güçlü mutlak başka bir iradeye intisab etmeyi ya da onun hayalle ve kurguyla yeniden düzenlenmiş anısından güç almayı arzular. Bu arzunun asla sonu yoktur, çünkü insan var oldukça bencilliğiyle istemeye devam edecektir. Ve arzusunun peşinde yiten insanın yarattığı kahraman, kendi korkaklığı ve acziyetini perdeleyecek gölgeden ibarettir. 


19 Ocak 2019 Cumartesi

Geceye Not - 7


-I-

Bir bulut izliyor yolumu, bir gölgeye kısılıp kalmışım; güneş uğramayı mı unuttu yoksa ışık artık orada değil mi? Melankoli işte bildiğin gibi, nereye bakarsan gördüğün kadarını yaşamın muhtevasını tekabül edecek şekilde yorumlarsın, ardından geçersin kağıdın başına ve büyük sözlerle meramını aktarırsın. Kağıt kirlendikçe zihnin berraklaşır, kağıda aktıkça zehir, ışık daha da parlaklaşır. Yazmak dediğin eylem insanın kendi bedenine soktuğu toksini imhası değil midir zaten. Hangi yazar ya da şairin hayatı yazmanın faydasını, erdemine yeğlememiş? Işığın vurduğu yüzey soğruldukça ortaya görüntü çıkar; yazarın içinde toplanan zehir de ortaya yazını çıkarır.

-II-

Bazen kapını sonuna kadar açarsın, dönüp bakan dahi olmaz; bazen de kilitler vurursun boydan boya, kapının çalındığını duyarsın. Kapıyı açmak mı yoksa duymazdan gelmek mi gerekir? 
Dünyanın en büyük romanlarından Savaş ve Barış'ın yazım süreci, aslında basit bir makaleden tarihi bir romana sürükleniş hikayesidir. Tolstoy, yazmak istediklerini öğrenirken daha da fazla bilmeyi arzulayınca, önünde ardı ardına kapılar açılır. Ailesinden kalan kütüphanesinde yirmi binden fazla kitabı olan bir kitap kurduna eğer doğru bir hedef sunulursa neler yapabileceğinin ispatıdır.

Isaac Asimov kitaplarla ilişkisini yemeklerle ilişkisine benzetirmiş. Zihnini bedeni kadar beslemeye gösterdiği özeni anlıyoruz böylelikle. Babasının kendisine aldığı ilk üyelik ile kitapla tanışan Isaac, dünyası ötesinde dünyaları keşfettiği ilk günden yaşamını yitirdiği güne değin atan damarı sağaltmak çabasında değil miydi?

-III-

Gecenin kanatları vardır, bir anda yeryüzünden soyutlar. Sesler büyür, düşünceler belirginleşir. Duygular ve özellikle yalnızlık kemikleşir, batar durur. Özlem eski bir yara misali sızlar, nefret tüm bedeni katederek zihni yoklar. Gemsiz bir at koşturur damarlarında ve ister ki tükenene kadar durmasın. Bu oyunun kazananı yoktur, bağımlılık yapar. Delilik çıkarır kafesi aniden ve kafese girenin sürgünü başlar. Oyunun kuralları ve oyuncuların niteliği, oyunun her durağında değişir. Delilik bir an değil, belirli geçişlerle sürekliliği arayan ama bulamayan kişidir. Acının yoğunluğu değil yani sürekliliğidir ve acıyı kesmek için, acının bilinmezliğiyle sarmalanmış hayatlar inşa edilir. Kelimeleri salar, başıboş bir halde koşmaya başlarlar. Ve bir anda cümleler inşa olur. Sarsıntılar, yıkıntılar arasında keşfedilen anılar:
Damarları kuruduğundaysa, yaşama dönme imkanı bulunur. 

Resim: The Face of War - Salvador Dali(1940)

18 Ocak 2019 Cuma

Geceye Not - 6

Gece çöktüğünde zihnim kabuk değiştirir. Sanki yönetimi ele geçiren üst bir insan, kendi yolunda yürümeyi telkin eder, gösterir. Beynimin basıncı artar bazen, düşüncelerin sıkıştığını hissederim. Paramparça olacakmış gibi, kişiliğim düşüncelerin arasında köşe kapmaca oynar. Diğer zamanlarda ise geniş bir ovanın aydınlık manzarasını seyredercesine ferah olur. Rahatladığımı, güçlendiğimi ve yerimi bulduğumu düşünürüm. Bu durum ister istemez yazımımı da etkiler. Sıkıştıkça kelimelerin de boğulduğunu, zincirlerinden kurtulmaya çalışan fakat direndikçe çukura daha fazla batan zayıf köleler olduklarını sezerim. Beklerler ki birisi gelsin ve zincirlerinden kurtarıp, mahir elleriyle onlara yol versin. Öte yandan özgürleşmişse ve o aydınlık ovaya atmışsa adımını, kelimeler kağıdın üstünde adeta raks ederler. Sanırsın hayat tozpembe; izler ve mutlu olursun. 

Tüm bedenim bu temel değişimin arasında kalıp, kendini aramaktan ibarettir. Yazmak, izlemek ve konuşmak tamamen bunu çözümleme çabasıdır. Okumak, okuduklarını anlamak aslında kendine bir kapı aralama isteğidir. İnsan en çok kendini tanır fakat bununla birlikte en çok da kendine yabancıdır. Yargıları da bu öznel yorumla ortaya çıktığından, aynaya ihtiyacı vardır. Benim aynam, kırık dökük; tutarım kendimi ve gördüğüm yalnızca kırıkların arasından sızan darmadağın bir surettir. Parçalandığı yerlerden okşanmak istenen ama sarmaya da sarılmaya da ne cesareti ne de hevesi olmayan safiyane bir yürektir. Bir bütün halinde bozuk yansılar uyandıran, gölgesi bile toprağa kuraklık getiren; değişimin sertliğini görüyor musun? Beynin iki lobu arasında sürekli olarak gezinen ama yurdunu bulamayan o gezgin, gezenti işte benim...



5 Kasım 2018 Pazartesi

Calla Lily'ye Mektuplar - 3




Sevgili Lily,

Aklım senin yörüngende gezinen ıssız bir gezegen sanki, ne yaparsam yapayım uzak kalamıyorum. Her anım seni anmakla geçiyor; her sözüm seni düşündüğümü anlatmak için kalıbını buluyor. İçimde hissettiğim ruhani huzur, dilimde hırpani öfkeye dönüşüyor. Çelişkiler içinde kendimden kaçarak yaşıyorum, korkular içinde, seninle geçirdiğim zamanları özlüyorum. Özlem büyüyor sığmıyor içime, kemiklerimi kıra parçalaya zorluyor sınırlarımı. Oysa kokunu bile alamadım, elini tutamadım, gözlerinin içine dalıp giderek hayaller kuramadım. Üç noktayı düşündüm sen yokken, bitmiş cümlelere yeniden başlamak için de kullanılırmış aslında ama önce başlaması gerekirmiş: oysa biz hiç başlamadık: bir hayaldi yaşadığım, ben başlattım yine ben bitirdim. Sen içinde bulunduğun şartları yorumladın, kendi yolunda rotanı çizdin; kendi yolunda yük olacağını gördüklerini attın, ki hayat yolunda yürümektir ve fazla yük enerji israfıdır.

Bu acıya nasıl dayanılır bilmiyorum, tüm bedenim ona çekilirken nasıl duracağım yerimde. Tek bir kelime edemeden, sesini duyamadan yaşamak, yaşamak mıdır? İçim sökülüyor, dökülüyor ortalığa ve sırf devam edebilmek için yeni baştan topluyorum. Gücüm yok, iştahım yok, umudum yok; tüm dünya renklerini yitirdi sanki, hayat sürgün yerine dönüverdi. Bedenim çürüyor, aklım tükeniyor yavaş yavaş. Gücüm neye yeter, ellerim nereye uzanır. Senin ellerini tutmadıkça neye yarar açan çiçekler, her şafakta doğsa da güneş. Sesinde hayat var, sesinde umut var, sesinde gözyaşlarımı bile mutlandıran bir tını var. Ne etsem, nasıl etsem de açsan ellerini; ne yapsam da gülüşünü yeniden duysam. Çürük diş gibi içi boşalıyor ve kendini bırakıyor; oysa kaynağına ulaşsa bir, yeniden doğmuşçasına ayağa kalkıverir.

Seninle uyandığım sabahın düşlerini kurdum, saçlarının kokusunu sezdim yastığımda: dağılmıştı her teli, tek tek topladım; yılmadım, kokladım. Bilir misin, rüyalarımda bile seni gördüm, gecelerimi gündüzlerime kattım da, yalnızca seni düşündüm. Düşlerimi de düşüncelerimi de sana verdim; sevgi bu mudur? Değil sanırım. Hastalıklı fikirlerle sarılmış bir zihin benimki, kontrolü mümkün olmayan nevrotik krizlerin ortasında çırpınan aciz bir benliğim. Seninle bir bir açmak istedim, açtım; seninle attığım adımlarla bir şeyler öğrenmeye istedim, öğrendim. Ama attığım adımlarla senden uzağa, açtığım kapılarla ise kendi gerçeklerime savruldum.

Özlemle,
Sadık hizmetkarın S. 

27 Eylül 2018 Perşembe

Arzular Üzerine

Şehvet ile şefkatin arasında sıkışmış sevgiler yaşarım boyuna. Hangi yanı seçmek gerekir bilmeden, söyleyecek söz bulamadan. Oysa retorik ve kitabi bilgi hususunda yetkinimdir, fakat pratikte karşılaşılan durumlar, yalnızca pratikte edinilen tecrübelerle kavranılabilir. 

Aşk, kitaplarda bolca anlatılan bir kavramdır, ama yaşandığında anlam kazanır ancak. Ve benim zihnim ne aşka ne de aşkın vücut bulmuş hali kadına hitap edecek yeterliğe sahip değildir. Bundan mütevellit aşka dair ne söylersem söyleyeyim, çocuksu bir düşten ötesi olamaz.

Aşık insan, tüm kadınların istediğinden ziyade, tek bir kadının istediğini düşünüyorsa duygularını belli eder. Mamafih acıya da katlanmak gerekir: çünkü hissettiğim müddetçe yaşar, düşlediğim müddetçe ayakta durabilirim; fakat ondan uzakta onunla yaşamaya devam ettiğim için, yaşam anlamını yitirir. Yaşamın anlamı, ona anlam atfedenin düşüncelerine bağlıdır çünkü.

Nasıl sevmeli ya da sevmeli mi? Eğer sevmekse gereken, sevilmeyi beklemeli mi? Sevilmek şart değilse, nedir aşk? Ya da gerekliyse, sevgisiz nasıl yaşanır? Sevgi, şehvet ve iltifat gibi hallerin karşılığı yoksa bu sevgi midir? Aşk ile sevginin farkı ya da benzerlikleri nelerdir? Sorular insanın zihninde durmadan çoğalan bakteriler gibi oysa girse yarin koynuna çözülecek. Basit görünen şikayetler, kompleks sorunları tetikler ve yanlış öğrenilen hayati konular, hayatı kabusa çevirir. İşte tüm deliliğin sebebi de budur: yani arzuların ötelenmesi.


Angel of Love - Leonid Afremov 

Geceye Not - 5

Bazı anlar vardır, durmadan hatırlanır. İnsan, ister ki yeniden yaşayabilsin; yeniden yaşayıp da hatalarını düzeltebilsin. Oysa ki o hataların neticesinde bu noktaya vardığı gerçeğini değiştirmez düşündükleri: lakin saplandığı çaresizlik hissi, bataklık misali içine çeker, zihni kararır. Acaba demeye başlar önce, keşkeler gelir ardından; kendini suçlamaya başladığı anda ise, hayattan izole olmaya başlar. Öldürdüğü kişinin, öldürdüğü zamanı yani kendisi olduğunu anlamaz; nitekim o an anlasa bile umurumda olmaz: çünkü kaybettiğinin değerini de, kaybedeceğini değerine oranını, kar-zarar hesabını doğru yapacak durumda değildir. Hayatta da, hayattan da kaybeden olduğunu fark ettiğinde ise önüne bir yol ayrımı çıkar: ya zor olanı yapıp yoluna devam edecektir, ya da geçmişi yük edip dibe çökecektir. Hayatın özeti de bu kırılma noktalarında verilen kararlardan ibarettir işte; yılların hesabını bir an verir ve belki de bir ömür faturasını ödersin.  

25 Eylül 2018 Salı

Geceye Not - 4

Ağlamak, çaresizliğin maksud bir ifadesi mi, sadece çaresiz olanlar mı ağlar? Yoksa ağlamak halen yaşamla dolu yüreğin kirlenmemek için gösterdiği yersiz çabalar mı? Kirlenmiş sözlerin söylendiği, şarkıların umutsuzluğu paylaşmaktan çok duyguları sömürdüğü dünyanın çarkları içinde paramparça olmuşluğumun izahı safdil olmam mı? Oysa ben ölümü gördüm, kucağında nilüferlerle açtı kapıyı, bir çınarın gölgesinde üfledi ruhumu. Köklerimden koptuğum o gün, ufukları ve zamanı dile getirdi.

Bir sandal oyuldu bedenimden, gürül gürül akan bir nehrin dalgalarında yalçın tepelere kulaç atarak büyüdüm, çürüdüm. Sevdayı, sevginin en ihtiraslısını, ihanetin en çetrefillisini tanıdım. Bir tutam yaşamak çaldım, ölümden başka hakikat olmadığına inandım. Bedenim yıpranmış eski bir kitaptı, kapakları yırtık, sayfaları yorgun ve eksik, eksiksiz düşler ve renkleri yazdım, okunmadım.

Yitirilmiş sevinçlerin, geç kalınmış yaşamları izlediği hayatlar, yaprak gibi düştükleri toprağın hükmüne boyun eğerler, toprak ki asırlardır aldığından fazlasını verir insana, tüm doğaya. Toprağa adak edilen bedenler, bahar olup gelişini muştalarlar tüm cihana. Ve bulutlar, güneşin perdesidir. Bulutlar, göğün mahzun çocuklarıdır. Gökkubbe engin deniz, sahilde toplanan çakıl ve kum gibi, tüm dünyayı gezdirir onlara. Kuşların evi, şairin vuslata varış yeri.

Çok yoruldum tanrım, tufanlardan, depremlerden, yangınlardan kaçtım da, kendime, kendi yıkımına yenildim. İnsanın, imanın, itikadın, ihtisasın, itibarın, ilmin ve isyanın riyasına saplanıp kaldım. Kurtar beni, tut elimden, azad et bu ucuz sirk oyunlarından. Sahnede bir maymun muzu yeme derdinde. Diğerleri kuzu kuzu sıranın kendilerine gelmesini ummakta. Parçalanmış ruhumla arınma dilerim, ellerimde yaşamdan kaçan bir korkağın kanları, ölümümü beklerim. Tut yüreğimden, tut ki açılsın önümde kapıları, düşlediğim cennetin.