İşte geldik yine o güne. Bugünü anlamak ve anlatmak için yastan daha güçlü bir kelime bulmak gerekli. Karalar bağlamış bir avuç insanın ardından sarf edeceği yığınla klişe sözün arkasına sığınarak gezevelik etmek zaten bana göre değil. Benim gözümde seni en son tanımlayacak kelime ölüm çünkü. İnadına yaşamak ve yaşamı hissetmek isteyen mağrur bir çocuktun ve hep öyle kalacaksın. Hiç büyümeyecek ve yaşamın acımasız bir tekerrürün mukayesesi imkansız yansımaları olduğunu bilemeyeceksin. Ya da en azından benim nezdimde bunların farkında olacak, ancak bir türlü nüansı yakalayamayarak güçlükler karşısında acze düşecek ve olanca zekânla alaya almayı seçeceksin. İnsanın zihnini koruma çabası böyle işler, değil mi Oğuzcuğum Atay? Korkularına karşı gösterdiğin tepkiden ibaretsin. Fazlası değil.
Haliyle seni en iyi tanımlayacak kelime oyun bence. Oynadın durdun ömrünce ve seni görmesini istediklerin perdenin açık olduğunun bile farkına varmadan oturdukları yerden yaşamın olağan akışına kapılarak öylece uzaklaştılar. Tüm haykırışların, bütün çabaların beyhude sandın; nafile bir çabanın belgesi olarak belledin yazdıklarını. Seslerin bir kuyunun dibindeymişsin de sonsuza doğru savruluyormuş gibi ortadan kayboluyordu ve sen çaresizce kendini ifade etmenin yollarını arıyordun.
Oysa düştüğün ne acziyetti ne de çaresizlik; seni sen yapan duygularının gücüydü ve öylesine derinden geliyordu ki, sığ anlayışların retoriğinde karşılık bulamıyordu. “Mış” gibi yapanlar bilmezler sahici sarsıntıları, onların kendi dünyalarında yıkıp inşa ettiği sahte oyunları vardır, en güzel düşleri gerçeğe yeğ tutarlar ve senin çürümeye yüz tutmuş yapılarını ifşa eden terennümünü işitmek elbet işlerine gelmez, kulaklarının üzerine yatarlar, sonra da çıkıp anlamadık derler. Oysa sorun anlamamak değil Oğuz Ağabey, sorun anlamaya fırsat dahi vermemek. Bunu söylemekse başka bir çıkmazın ilanı, neylersin!
Sen hep “anlam kadar insan hayatını mahveden şey yoktur, derdin. Anlamı irdeleyerek gerçeğin hakikat yanında sönük bir parıltı olduğunu görmek nasıl bir işkence iyi bilirim. Suskunluk ile sessizlik arasındaki farkı da tanırım. Konuşmaktan yorulanın içine düştüğü yılgınlığın tezahürüdür suskunluk; sessizlik bir fısıltıya bakar ama susmak kimileyin en tehlikeli tecrit biçimidir. Kendini hapsedersin boşluğa, öylece kalırsın. Belki de bundan ötürü tehlikeli oyunlar oynamak ve riskin doruklarına ulaşarak oradan gerçek yaşamın doyumunu almak istemen. Rüyalardan uyanmak istemen normal, çünkü ben de en az senin kadar yorgunum ve yoruldum Oğuz Ağabey. Anlarım halini.
Açmazları açan kudretin kelimelerinden gelir ve dilin yetmediği yerde bakışların devreye girer. Kelimelerinden ziyadesiyle faydalandığım da doğrudur. Beni ben yapan senden bana kalanlardır zira. Düştüğüm yerde elimi tutan düşlerindir ve düşüncelerimi daima bu acıklı son besler. “Bat dünya bat,” demen arabesk bir feverandan ibaret değildir. Turgut Uyar’ın Geyikli Gece’si, Edip Cansever’in kanayan mendili, Cemal Süreya’nın kompartımanlar arasında kanat çırpan Haydarpaşalı Üvercinka’sı ya da Attila İlhan’ın belirsiz bir yola düşmüş yaban gülü Pia’sı… Biz buyuz Oğuz Ağabey. Düşlere tutunur ve soğukkanlılıkla öldürürüz kendimizi. Oysa halen soluk alıp veririz. Ne tuhaf, değil mi? Öyle olmadığını ikimiz de biliriz. İşte dünyanın batacağı nokta budur. Şerefine aşk şarabı içer, gönlümüzce meşk ederiz.
Sen ölmedin Oğuz Ağabey, biz de yaşamıyoruz zaten. Zamanı ağır aksak hareketlerle tüketiyor ve adına ömür çürütmek diyoruz. Hepimiz için hayat bundan ibaret. Sanırım senin de tutamaç ile Yusuf Ağabey’e attığın taş bundandı. O da gitti bir köyde mektupların, tavla zarlarının arasında C.’nin akıbetini Zebercet’e bağlamadı mı zaten? Bilinmez bir şarkıydı ve öyle kaldı işte. Oysa sen iddiaya girmişçesine daha büyük bir bilinmeyen koydun masaya ve ne Turgut, Hikmet ne de Coşkun oyunlarla yaşanmayacağını anlayacak kadar benliğine yaklaşabildi. ÖzBenol, beni bul, benimle ol, haydi gel erişelim ummana, ermiş olalım diyemedin. O halde sormak gerek Oğuz Ağabey, neydi seni geceler boyu düşlemeye iten ve nihayetinde bir yeni yetmenin ikilemlerine yoldaş eden?
Yeniydim ama yetemedim Oğuz Ağabey, tıpkı senin gibi oyunların belirsizliğiyle sınırları çoktan belirlenmiş dünyada var olma mücadelesi verdim ve şimdi ellerimde bir demet çiçekle mezarına gelmenin huzuru içindeyim. Arsız gönlümün iştihası şu sonsuz gazap alanı sayılan ruhumu yalazlayıp durdu ve ateşinden nice yangın devşirdim. Oysa yürek ölüme de yaşama da razı değil bilirsin. Dur ve bekle der, dur ve tek söz etmeden huşuyla bekle. Soğuk bir mezar taşı, ot bürümüş birkaç metre kare toprak ve birkaç kelime. Arkası kocaman bir derya deniz, anlam sağanağı.
İyi ki vardın, Oğuz Ağabey. Denkleştiremediğim her kelime boynumun borcu ve hüzünle bakan gözlerinin yüreğimde bıraktığı hislerin harcı. Harcıâlem kılınan düşlerin onlara kalsın. Sen benimle ölene dek varsın. Selametle…
13 Aralık 2022 Salı
Oğuz Atay'a
25 Kasım 2022 Cuma
Münacaat
Dur demem, durmam ve düşünmem gerek. Kapıları kapattım ardına dek. Sızlayan dizlerim mi yoksa tutuşan dizelerim mi şu yangına denk. Çürümek Tanrım, işlediğim cürümle bedenimi kaplayan ve sonsuz kederi çağıran ezeli cenk. Meydanında dökülen kanıma bak ve söyle hangi kul böylesine müstehak? Hakkıma girme de kıyılarına mahkum şu gemileri yak, göğsüne orkideyi tak ve boşluğa bir yaprak misali süzülürken beni kendime bırak.
Durmadan perdahladığın o duvar;
Nicedir katlime ferman yazar...
30 Eylül 2021 Perşembe
Oyunlarla Yaşamak
Her iktidar
gücünü müdafaa etmek ister, bunda bir beis yok. Ancak yönetilenin yönetenle
ilgili tutumu çok önemlidir. Yönetilen kendinin farkında olmazsa, kaderini
belirleyen yöneticiler olur. Bu da nihayetinde çöküşü getirir. Zira Roma nasıl
ki çürümeyi örtmek için kanlı oyunlar servis ettiyse, çağlar boyu aynı yöntem
özenle kullanılageldi.
Guy Debord
bunu “Gösteri Toplumu” olarak tanımlar. “Entertainment” yani eğlence sektörü
aracılığıyla kocaman bir balon yaratılır ve kitleler bunun içerisine
hapsedilir. Öncelik daimai bir tatmin ve mutluluktur, bunu sağlamak için sürekli
olarak bir şeyleri sergilemek, göstermek gerekliliği sağlanır. Böylelikle Gösteri
Toplumu’ndan Tüketim Toplumu’na geçiş de sağlanır.
Kafamıza çay atılan bugünlerde tüketerek var olmaya çalıştığımızı inkar edebilir miyiz sahi? Gösteri toplumu öyle bir şeydir ki, gösterinin sahteliğini fark eden “aykırı” ilan edilir ve toplumca kötülenir. Tüketmeyen öcü sayılır, salaklıkla, zevksizlikle itham edilir. Oysa gösteriye bakındığımız her an bizlerden çalınan asıl servet olan zamandır. İsimler değişir, formatlar değişir ama gaye aynıdır. Mahalle yanarken saçını tarayanlar kınanır ve evin en değerlisi televizyonlarda eğleneceğimiz izlenceler ardı ardına yayınlanır. Sonuç ise hep aynıdır: Spartaküs’ün isyanı, Messi’nin golü, Survivor’ın final günü…
29 Eylül 2021 Çarşamba
Başkalaşım üzerine birkaç kelam
Başkalaşmak tabiri ilginç okumalar yapmaya müsait bir yapıya sahip. TDK’ya göre “oğulcuk evresinden ergin olana değin bir hayvanın geçirdiği biçim ve yapı değişimler”i kapsamaktadır. Biyolojik bir tanım elbette. Görece daha sınırlı bir alanı kapsıyor. Lakin biyolojik tanım bağlamında felsefeye göreyse devamlı süregelen bir değişimi, dönüşümü ifade etmektedir. Hadi biraz inceleyelim.
Yani, hem bedenin durmadan kendini yenilenmesine yorumlanabilir hem de kişinin yaşamdan edindikleri ve çıkarımları ölçüsünde uğradığı istihale kapısına işaret ederek değişimin yaşamla olan mutlak bağını vurgular. Kişi başkalaşarak haddizatında yeni bir şahsiyet inşa eder ve nihayetinde yıkımdan da geri durmaz. Çünkü mesele var olmaksa, kabuk değil öz kıymetlidir. Öze ulaşmaksa fedakârlık olmadan mümkün değildir.
Bahsi geçen yaklaşımı metamorfozla da açıklamak mümkün. Zira eş anlamlı bir sözcük olan metamorfoz, aynı zamanda kelimenin çağrışımlarını da ortaya çıkarmaktadır. En bilindik örnek olarak Kafka’nın dönüşümünü ele alabiliriz. Eserin Almanca özgün ismi “Die Verwandlung”tur. Bu isim İngilizceye The Metamorphosis olarak çevrilmiştir ve aslına bakılırsa temelde aynı tip bir “başkalaşım”ı anlatmaktadır.
Gregor Samsa’nın benliği ve yaşamı arasında yaşanan çatışmada uğradığı dönüşüm doğru incelenirse aslında bir “erginleşme” sürecidir. Zihni özgürleşen, prangalarından kurtulan Samsa tanık oldukları karşısında yitip gider. Bu başkalaşımın bir neticesidir ve her insan algıladığı kadar vardır. Samsa’nın yok oluşu da böyle yorumlanırsa basit bir hazin sondan öteye varır, bireyin kader motifiyle yüzleşmesine değin yol açar önümüzde.
Kader motifi, oya gibi yaşamımızı işleyen olayların geçmişimizle ilişkisine odaklanan bakıştır. Yine Samsa örneğinden yola çıkarsak, ailemizden gördüklerimiz yaşamımızda yüzleşeceklerimizin habercisidir. Şiddet, sevgisizlik ve istismar gibi olumsuz olayların vuku bulduğu evlerde yetişen çocuklar en başta kendi içlerinde bir savaşa girişirler. Yaralarını örtmeye çalışırlar, kanadıkça gizlerler ve yaşamaya devam ederler
Başkalaşım felsefesinin kilit noktası da bu kaçışın aksine, yok oluşa rağmen özgürlüğü kucaklamaktadır. Başkalarının değer yargılarına kapılmadan yaşamaktadır. İnsan değişimi lanetlerken kendisini yok saydığını görmezse nasıl hür bir zihne kavuşabilir ki zaten? Nasıl kendi kaderini inşa edebilir, kendine karşı dürüst değilse? Başkalaşmadan, kendini sigaya çekmeden yaşamak yalnız çürüme değil midir? Aldığı nefesi kıymetlendiren, yürüdüğü yolu diğerlerinden ayrı kılan onu seçmiş olması ve devam etmesi olamaz mı
Başkalaşımın mutlak oluşu, Samsa’nın bir sabah farkına vardığı hakikati herkes için farklı şekilde de olsa aşikâr eder, etmelidir. Kişi bilir ki yaşamı bir yalandan ibarettir ve yalanlara inandığı müddetçe gerçeğin korkutucu tesirinden korunabilecektir. Fakat gerçeği ötelemek, görmezden gelmek yalnızca krizi geciktirir. Giderek daha arkaya atarsın, karanlığında bilmeden beslersin ve büyüdükçe risk artar. Tıpkı bir bomba gibi infilak edeceği anı bekler. O kaçınılmaz an yaşandığında ise her şeyi peşi sıra yok oluşa sürükler. Kurtuluş olmaz.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, kader motifinin kişinin yaşayışına etkisi ve buna dair yapabilecekleridir. Kişinin geçmişinde acılar, korkular, kâbuslar olabilir; yaşam sana adil davranmamış da olabilir, zaten kime davranıyor ki? Paramparça bir zihinle baş başa kalmış da olabilirsin. Kimsesiz, yalnız, tek başına… Yine de, bunların hepsine karşın başkalaşımdan istesen de kaçamazsın, bahaneler ardına sığınamazsın, değişim rüzgârının önünde duramazsın, ne yaparsan yap o kozaya girmek zorundasın. Başka çaren yok. Kendine acıyamazsın, acınacak durumda kalarak bekleyemezsin.
Hayat zayıflıkları hoş görmez, zavallıya merhamet etmez, kimseye ikinci bir şans vermez. Düştün mü kaldıran olmaz, çünkü herkes kendi yolunda yürümektedir ve dönüp sana bakamaz. Ne olursa olsun, ne umarsan um, sadece tırtıldan kelebeğe dönüştüğün vakit kendini bulacağını bilmelisin. Yılarak durduğun yerde beklersen geride kalırsın, çaresizliğe gömülürsün. Bu yolun henüz başında kaybetmektir, yapamazsın.
Zira var oluşun kuralı basittir: Bedelini ödemeden mükâfat sağlayamazsın. Mükâfatın da anlayacağın üzere motifini şimdiyle dokumaktır. Yolunu geçmişin değil, sen çizersin. Gölgelerde yaşamaz, gölgeler için var olmaz, kendi amacına hizmet edersin. Tek ölçütün, rotan başkalaşım olur ve her adımında kaderini şekillendiren yine sen olursun, mazinin habis ruhlarını kovup özgürlüğe, hür düşünceye kavuşursun. Yaşamın özü de budur.
29 Ocak 2021 Cuma
Geceye Not - 9
- 1 -
Sansürün en kötüsü otosansürdür. Suyun akışını çeşmeden değil de dağın bağrındayken keser.
- 2 -
Şiddet, kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayanı ifade etme çabasıdır. Hangi sebebin, amacın ya da davanın ardına saklanırsa saklansın; şiddet çaresizliğin dışavurumudur.
- 3 -
En büyük karanlık insanın zihninde taşıdığı kalıpların gölgesindedir. Orada planlı yargılar tohumlanır, cehalet filizlenir ve ölüm baş alır, verir. Dil insanın iletişim aracıdır, din insanın Tanrıyla ilişkisini şekillendiren yolun adıdır. Oysa insan dili ve dini bozarsa, ne Tanrıyla ne de diğer insanlarla arasında köprüler kalır, yıkılır ve harap olur.
- 4 -
Kardeşlik, dostluk, sevgi, sadakat ve saygının isminin en çok anıldığı çağlar aslında eylem ile sözün çelişkisini örtmeye çalışan demagogların süslü nutuklarına ev sahipliği yapmaktadır. Çehov'un ünlü sözü çıkan tabancayı elbet patlatır ama tabancanın ne zaman patlayacağını kimse bilemez. Eğer tabancayı çıkarırsan, sonucunu da beklediğini fark edersin. Zihnin sürekli olarak buna odaklanır, geri kalan hiçbir detay odağına giremez. Oysa zaman durmadan akar. Bunu idrak ettiğindeyse anılar arasında geleceğe giden yolu kaçırdığını fark edersin. Zamanın imtihanı da budur.
- 5 -
Bir kurşun atıldığında tetiği çeken kadar çektiren de sorumludur. O mermiyi tabancanın ağzına süren toplumun her ferdinin göz ardı ettiği gerçeklerdir. Biri çözümü ölümde buluyorsa şayet; katili, yaşamı çekilmez kılanlardır. Bu açıdan bakıldığında intihar, bir korkaklık göstergesi ya da ilgi çekme çabasının sonucu değildir. Varoluşu başkalarının yargılarının altında Promete misali sinerken, kişinin özgürleşmek istediğinin en belirgin kanıtıdır. Nitekim, ölümlerinin mesulünü de barut testinden bulamayabilirsiniz. Zira, ortada bir ceset varsa, önünüze gelene kadar defalarca ölmüştür zaten.
28 Kasım 2020 Cumartesi
Sayıklamalar - 1
Sessizliğe kavuştuğum kimi nadir anda kendi kendime düşünürüm. Yozlaşan, çoraklaşan, tükenen ve gitgide tüketen her şeyin karşısında büründüğüm aciz kimlikten sıyrılarak düşlerime doğru yol almaya başlarım. Sınırsız bir düzleme serilmiş hayaller içinde salınır, gerçeğin tahakküm edici sınırlarını pek de umursamadan rahatça hareket ederim. Rahatlığım ölçüsünde ferahlarım, savrulan ne varsa toplarım çevremde, ağır aksak biriktiririm kelimeleri. Zira, sesler ve kelimelerle birleşen bir arayıştır yaşama atfettiğim anlam ve yürümeye devam ettikçe söyleyecek sözüm olacak elbet.
Sokağın başında zihni işgal eden bütün korkular ve kaygılar sonuna vardığında yerini başkalarına bırakır. Oysa biteceğini sanarak arşınlarsın yolları, adımlarsın kaldırımı. Biteceğini sanarak yaşarsın acıları, dineceğini sanarak kabusların geride bıraktığı o nahoş tadı. Halbuki tutunacak dalın olmadığı halde boşa sallanan ellerinin örselediği hava kadardır hayat; ne kadar çabalarsan çabala gücün ancak kendini avutmaya yeter. Yeni gerçeklikler yaratan ve buralarda dolanan bütün muazzep ruhların temel hikayesi de budur zaten. Kafanı kuma gömüp dünyayı ardında bırakmakla yetinmeyerek bütün dünyayı kumla oynamaya ikna etmektir.
Oyunlar, içbükey aynalar gibi varlığın tezahürünü farklı şekillere sokarak katlanılabilir hale getirir. Zira, pür gerçek asla insanı tatmin etmeyecektir. Bahsi geçen somut gerçeğe erişilmesi mümkün müdür orası da tartışılır. Buraya biraz Kant biraz da Descartes katmak gerekebilir. Ayrıca burada ele alınan kavramın insanın suratına attığı o silleyi unutmamak da gerekir. Çapraz okumalarla ilerleyen beyin kendisine döndüğünde ne kadar düz düşündüğünü fark eder ve yıkılır adeta. Kurgusal düzlemde ilerleyen gerçeklik ise bu hayal kırıklığının karşılığında oluşan bir ayna boyuttur belki de.
Açılan ve kapanan kapılar ardında neyi saklarsa saklasın, bir nebze merak uyandırdığı an varlığına dair bütün detayları ortaya çıkarır. Baktığımız yerde ne kadar özenli olursak olalım, parçanın bütüne olan hezimetinde biz de kaybederiz. Bize gösterilen detaya göz gezdirirken aslında görmemiz gerekeni gözden kaçırırız. Yazarken işte bu kaybettiklerimizin notunu düşeriz kağıda, peşine düşeriz olanca hırsla. Yaşanması mümkünken yaşanamayanların hesabını sorarız pasifize edilmiş bir halde. İsyanımız surlar yıkmaz ama gider dayanırız gerçeğin kapısına. Her zafer bir ödülü hak eder, her zaferde gider duvarına hakkederiz bildiğimiz ne varsa.
Yalan söyleyenin yalanını meşru kılan nokta içinde bulunduğu bağlam ile olan uyumudur. Bağlamından kopuk hiçbir cümle doğru adrese ulaşamaz; ulaşsa bile istenilen etkiyi uyandıramaz. Yalanın inananı ve söyleyeni arasındaki bir anlaşma ise bu duvarı aşmayı sağlar. İlmek ilmek işlenen, örülen kurgusal sarmal haddizatında okur ile yazarın kabul ettiği müşterek yalanlar silsilesidir. Ben söyledim sen de inan, denir ve çıkılır yola. Kalite de bu bağlamda ele alınır. Ne kadar iyi yalan söylersen o denli başarılı sayılırsın. Kendinden kaçan birçok insanın başka insanların kaçışlarına yalanlarla aracı olması, zamanın dokunuşlarıyla kutsal bir edim halini alır. Oysa temelde yalnızca kaçmak ve saklanmak vardır. Kutsal olan ise inanmak isteyenin atfettiği anlamdır.
25 Kasım 2020 Çarşamba
Bir Günlüğün Delisi - 1
Sadece içimi dökeceğim, gündelik konuşma havasında bir yazı kaleme almak istedim. Ağdalı cümleler, büyük iddaalar yerine daha sıradan olabilmek ve samimiyeti paylaşmak.
Hayata dair ne düşünürsünüz bilemem ama Covid-19, ekonomik sorunlar, politik oyunlar, doğa ve hayvanlara gösterilen vahşi tavır, sosyal ilişkilerin gitgide riyakarlaşması ve konuşmanın her geçen gün anlamını yitirmesi -gerçi bu konuda kararsızım- ve yaklaşan küresel ısınmanın öncü felaketlerinin yarattığı endişe.
İstanbul'da yaşayan bir insan olarak su sorununu bekliyorum daima. İstanbul, bu kadar kontrolsüz bir yerleşimin oluşturduğu talebi karşılamak için yeterli suya sahip değil. Zaten Türkiye genel itibariyle su fakiri ülke adayı iken, uygulanan yanlış tarım-iskan politikaları ve suyu koruma adına alınmayan önlemler olanı da tüketti. İstanbul'un yarası ise daha büyük. Şu anda yaşanmaya başlanan su sorunu sadece başlangıç. Daha kötüleri gelecek maalesef...
Bir de beklenen büyük İstanbul depremi var ki, milyonlarca insanın hayatı söz konusu. Buna rağmen kimsenin gerçekten konuyu umursadığını düşünüyor musunuz? İzmir'de yaşanan elim deprem sonrasında da şahit olduk; deprem yaşanır, birkaç gün insanlar konuşur, jeoloji konusunda uzman isimler tarih verir ve konu kapanır. Bir dahaki depreme kadar kimsenin umurunda olmaz.
Halbuki, deprem dediğimiz hayatın bir gerçeği. Yaşayan bir gezegende deprem zorunludur, aksi taktirde gezegen ölü demektir. Ayrıca Türkiye'nin deprem kuşağında olduğu da biliniyorken, bu konuda daha yapıcı, daha samimi adımlar atmak gerekmez mi? Karşımızdaki tablo gerekmediği kanaatinin hakim olduğunu gösteriyor. Ateş ocağa düşmedikçe de kimsenin umurunda olacak mı? Ocağı kül etse bile acılarımızı bile yitirdik, onlar bile bize ait değil, onlara bile yabancılaştık...
Ekonomik sorunlar, insanları yaşamdan soğutuyor. Bir ekmek bile gramajı devamlı düşürüldüğü halde satın alınması zorlaşır noktaya geldi. İşsizlik, iltimasla yok edilen liyakat, adaletsizlik, kadına şiddetin durmadan artması, güvenin ortadan kalkması, politik zeminde sokağın sesinin duyulmayacak hale gelmesi ve çevremizde yükselen savaş naraları. Bilimsel gelişmeleri, toplumsal kalkınmayı ya da kültürel ilerlemeyi beklemek abes değil mi?
Edebiyat acıdan doğmaz; acıdan melodrama doğar. Bize acıyı ballandırarak anlatanların bu samimiyetsizliğin üzerinden mutluluk, haz elde etmesi yeterince açıklayıcı değil mi?
Ünlüler diye bir seçkin kesim oluştu. Bu saçmalığı modern çağ mı ortaya çıkardı? Ünlü olmak elbette bir değerdir ama birkaç televizyon programında gördüklerim iç karartıcıydı. Sözgelimi, ulusal bir kanalda yayınlanan talk show programında ünlülerin handiyse Olimpos tanrıları misali yansıtılması aklıma eskileri getirdi. Kemal Sunal, Barış Manço, Müşfik Kenter, Zeki Müren, Neşet Ertaş ya da Yaşar Kemal'i bu tutum içinde hayal bile edemeyiz. Onları biz yarattık canlar; suç bizlerin...
Geleceğimiz yok, umudumuz yok, yaşama sadece başka bir şansımız olmadığı için bağlanmak hayatı güzel kılmaz. Güzel dediğin çaresizliğin vücut bulduğu bir kaçış noktası olmamalı; eyvallah, kaçışımız olmasa bile en azından güzelliği bundan ibaret görmeyelim. Ufkumuzu geniş tutmazsak para pulla da güzele ulaşamayız(mı acaba?) Tek gerçek değer paradır dostlarım, para dediğimiz yegane ölçüttür insana dair. Bunu duymak hoş olmayabilir, lakin hakikat, biz gözlerimizi kapattığımızda da halen orada bekliyordur, değil mi?
Çağımız entelin öldüğü, tozlu raflardaki cilt cilt kitabın arasına gömüldüğü; cehaletin omuzlarda yüceltildiği bir yıkım çağı. Yıkılanların yerine yenileri gelene kadar her şey yıkılacak. Tüm bildiklerimiz, bütün kabullerimiz, dünyaya dair gördüklerimiz solacak ve yerinde yenileri açacak. Bunların güzel olacağını, iyilikle donatılacağın iddaa edemem. Belki de insan dediğimiz türün kendisi bile yalan olacak. Kadim bir anlatının öznesi olarak tarihe karışacak, yani olan olacak; bu kaçınılmaz...
Çok uzatmayayım, bu da bir serinin başlangıcı olur umarım. Eğer sizler de iştirak etmek isterseniz yorumlara beklerim. Sevgilerimle...
18 Kasım 2020 Çarşamba
Bir Post-Truth Çağı Dilemması: İnsanın Gerçeği Yalan Mıdır?
Hayat ağacında doğup filizlendim. Bedenim, zihnimin bir uzantısıydı; zihnim ise geçmişin silik anılarıyla bezeli bir odaydı. Dışarıda asırlar deveran ediyordu durmadan ve ben aklımın dallarına çaput bağlayıp coşkun dalgaların arasında yol alıyordum.
Her dalında bambaşka dünya, her yaprağında bin bir farklı nazar vardı. Bambaşka sesler birleşiyor ve kâh gürültü oluyor kâh insanı sarıp sarmalıyordu. Tükenmek sadece bir hâldi, hâlden hâle geçenler yerini devamlı başkalarına bırakıyordu. Başka tabiri ne tuhaf, değil mi? Kimlik diye giyindiğimiz esvabın yalnızca bizi ilgilendirdiğini gösteriyor. Kendimizi değerli sanıyoruz; oysa rolümüz biter bitmez figüranlığa ve ardından sahne dışına itiliyoruz.
Hayat katman katmandı, içine daldıkça derinliğinin değil karanlığının arttığını görüyordu. Hâlbuki karanlık dediğin de insana dair, değil mi? Karanlık olmadan ışığın önemi, anlamı kalır mı?
Bir de boşluk vardı elbet. Eşeledikçe umudu körelten antik bir doku. Her eylem kendinden bağımsız bir yolda ilerler ve insan varlığı gereği beklenmediktir; eylemleri asla tahmin edilemez. Boşluğa saplandığında bütün geçici tanımlar yerini sahici sarsıntılara bırakır; erdem diyerek baş tacı ettiği ne varsa berhava oluverir.
Yapraklar düşer, çiy damlaları son bir şans deyip yaprağın yüzeyinden sıyrılarak kendilerini kurtarır. Yaprak ölür, toprağa kavuşur ve bir daha doğmak üzere yitip gider. Yiten yaşam değildir aslında, yaşam kendini yeniler, hatta yineler; yaprağın düşüşü bir adımdır yalnızca; dünya yanar, dünya söner ama ağacın gölgesindeki yaşam durmadan tekerrür eder...
Hayat ağacında doğup filizlendim. Bedenim, zihnimin bir uzantısıydı; zihnim ise geçmişin silik anılarıyla bezeli bir odaydı. Dışarıda asırlar deveran ediyordu durmadan ve ben aklımın dallarına çaput bağlayıp coşkun dalgaların arasında yol alıyordum.
Her dalında bambaşka dünya, her yaprağında bin bir farklı nazar vardı. Bambaşka sesler birleşiyor ve kah gürültü oluyor kah insanı sarıp sarmalıyordu. Tükenmek sadece bir haldi, halden hale geçenler yerini devamlı başkalarına bırakıyordu. Başka tabiri ne tuhaf, değil mi? Kimlik diye giyindiğimiz esvabın yalnızca bizleri ilgilendirdiğini gösteriyor. Kendimizi değerli sanıyoruz; ancak rolümüz biter bitmez figüranlığa ve ardından sahne dışına itiliyoruz.
Hayat katman katmandı, içine daldıkça derinliğinin değil karanlığının arttığını görüyordu. Halbuki karanlık dediğin de insana dair, değil mi? Karanlık olmadan ışığın önemi, anlamı kalır mı?
Bir de boşluk vardı elbet. Eşeledikçe umudu körelten antik bir doku. Her eylem kendinden bağımsız bir yolda ilerler ve insan varlığı gereği beklenmediktir; eylemleri asla tahmin edilemez. Boşluğa saplandığında bütün geçici tanımlar yerini sahici sarsıntılara bırakır; erdem diyerek baş tacı ettiği ne varsa berhava oluverir.
Yapraklar düşer, çiy damlaları son bir şans deyip yaprağın yüzeyinden sıyrılarak kendilerini kurtarır. Yaprak ölür, toprağa kavuşur ve bir daha doğmak üzere yitip gider. Yiten yaşam değildir aslında, yaşam kendini yeniler, hatta yineler; yaprağın düşüşü bir adımdır yalnızca; dünya yanar, dünya söner ama ağacın gölgesindeki yaşam durmadan tekerrür eder...
Yaşam hatadır kimine göre, kimine göreyse mucizevi bir dokunuş; insanın kumaşını dokuyan ellerin mahareti yaşamın da onun cevheri çevresinde gelişmesine olanak sağlamış, denir. Cevher, ne güzel kelime! Parıltısıyla etrafındaki sayısız mahlukatın ilgisini çeker.
İnsan, cevher mi yoksa onun parıltısında kendini kaybeden canlılardan herhangi birisi mi?
Aranan şeyin değeri bulunmasında değildir; asıl olan arayıştır. Mefkureyi halis, muteber kılan insana bir değer katması, amaç sunmasıdır. Kutup Yıldızı misali ışığında yürümek ışığına yürümekten evladır, yeğdir.
Sahi insan nedir? İnsan kendi olmayandır, zira kendini tanımladığı kavramlar kendinden öncesinin ve kendisiyle birlik süregelen arayışların sunduğu kadim yalanlardır.
Masaldır, mittir, efsanedir, hikayedir. Asırlardır üstüne katarak nesilden nesile iletir. Oysa insan olmak istediğini anlatır, olduğunu yaşar. O halde olmak istediği bile değilken, nasıl olduğu kişiyle bağdaştırdığı koca bir tarih yaratır?
Voltaire, "yaşayanlara saygı borçluyuz az çok, ölenlere tek borcumuz kalmıştır: Gerçek," der.
O da bilmektedir ki, insan, gerçeği ararken yalana tutunandır; gerçeği unutan ve yalanı hakikate yamayan becerikli bir usta.
İnsan anlaşılması güç olandır, şüphelidir ama zekası inanılmazdır. Kendine söylediği yalanlarla binlerce yıllık bir sürecin akışını değiştirebilen başka kaç tür vardır?
İnsan varlığın enstrümanını eline aldığında nota bilmiyordu, öğrendi; her adımda farklı bir ses kattı ve nihayetinde senfonisini neticelendirdi. Her şey güzeldi ama değişti, değil mi? Başladığı yerden çok uzaklardaydı artık. Herakleitos seslendi ardından; "değişmeyen tek değişimin kendisidir," ve ekledi: "Bir nehirde asla iki kez yıkanamazsın."
Nehir değişir, insan değişir, zaman değişir ve zaman gelir değişim dahi akışa kapılıp savrulur gider.
O vakit sorayım sana: Şarkımız çalarken söylenecek sözümüz olabilir ama ya bittiğinde ne yapacağız dersin? Bizi bir arada tutan antik yalanlarken hangi gerçeğe inanıp tutunacağız?
Orası sana kalmış... Ancak Rousseau'nun bir sözü de vardır ki, değinmeden geçemem.
"Ey yüce gönüllü yalan! Gerçek hiç sana tercih edilebilecek kadar güzel olmuş mudur?"
Ecce Homo!
14 Kasım 2020 Cumartesi
Dil/emma Türkçe Değil!
![]() |
Her konuda söyleyecek sözü olan bizlerin, paradigmaya olan mutlak hakimiyetinin para getirmemesi ise tamamen paradigma değişiminin kur eksenli yapılmasından kaynaklanıyor. Gerçi biz kura bakmıyoruz ama hınzır aşık bizim baktığımız yerde bitiveriyor.
Bizler ununu elemiş, eleğini kelek niyetine vitrine asmış yorgun bir neslin evlatlarıyız. Her şeyi bilmek yordu bizi, bilgi zehirlenmesinden mutevellit inkişafın doruklarında süzülüyoruz. İlerleme bilmeyen nesle zaten aşina değiliz!
Bizler, yaşamın engin deneyimlerini özümsemiş, söylenecek sözleri tüketip okeye dönecek kadar olanı biteni aşmış vaziyetteyiz. İstesek dünyayı titretiriz ama titreşim ruh sağlığımıza dokunuyor, tektonik sancıların ve ikircikli bunalımların müptelası hatta gardaşıyız. Bu bitmez tükenmez paradoks yolunda, septik sapmaların sadık birer yoldaşıyız.
Şiraze Kayık'tan Gelen Düzeltme
Uzun uzun yazardım ancak... Amannn neyse ya! Zaten çok Cringe ve Overrated bir yazıydı. Kitsch kavramına dair bilgim de çok ama Türkçe'den haberim bile yok. Bye. 👋
As a social media community, I see that we have solved all the secrets, mystries and lies; as a free person, I am proud. It is worthy of the glory and honor of our success, and this is exactly the reason for my glorious words.
The fact that the absolute dominance of us, who have a say in everything, does not bring money, is entirely due to the exchange rate axis of the paradigm change. Although we do not look at the lot, but the evil lover ends up where we are looking.
We are the children of a tired generation who have sifted their flour and hung their sieve in the window for the purpose of kelek. We are tired of knowing everything, we glide from information poisoning to the peaks of mutevellite development. We're not familiar with the generation that doesn't know progress!
We have assimilated the vast experiences of life, exhausted the words to be said and exceeded what was done enough to turn to Okey. We can shake the world if we want, but the vibration touches our mental health, we are addicts or even gardeners of tectonic pains and hypocritical depressions. On this inexhaustible path of paradox, we are faithful companions of septic deviations.
Correction From Wannabe Teen
I used to write for a long time... Whatever... It was already very Cringe and Overrated post. I also know a lot about the concept of Kitsch, but I don't even know English. Bye. 👋
12 Kasım 2020 Perşembe
Kısa Kısa
5 Mart 2019 Salı
İnsanın Doğası Üzerine
11 Şubat 2019 Pazartesi
Geceye Not - 8
4 Şubat 2019 Pazartesi
Yazmak Üzerine
28 Ocak 2019 Pazartesi
Kahraman Kültü ve Fedakar Ruh
19 Ocak 2019 Cumartesi
Geceye Not - 7
18 Ocak 2019 Cuma
Geceye Not - 6
5 Kasım 2018 Pazartesi
Calla Lily'ye Mektuplar - 3
Özlemle,
Sadık hizmetkarın S.















