Friedrich Nietzsche etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Friedrich Nietzsche etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2019 Pazartesi

Yazmak Üzerine


-I-

İçim eziliyor ve çaresizlikle sınanıyorum. Ne aşk, ne hayat gailesi, ne de öfkenin peşinde koşabiliyorum; kopmuş sanki içimden tüm bağları ve tutunmaya çalışan köklerine değin, çürümeye terk edip, gidiyor. 

-II-

Gece çöktüğünde ve karanlıkta sessizlik belirginleştiğinde; adımlarım gölgelerin arasına karışır. Ellerimden tutarlar ve bambaşka alemlere taşırlar. Zihnimi açan da gölgelerdir zaten. Bu resimleri seslerin arasına çıkaran, ardından kalemime mürekkep diye damıtan; yazdıklarımı bu kadar derinden gelir, duyabilirsin çırpınışlarını.

Ama yazmak bir varoluş şekli ya da reçetesinden, bir gelir kapısı ve reklam aracına dönüşmüşse: işte o zaman, tiksinti verici bir hal alır. Senin acılarını bayat bir üslupla taklit eden aşağılık mukallitlerin sözleri muteber sayılırken, senin yüreğinden serptiğin ucuz bir melodram olur. Mısralarında ya da satırlarında kalbinin atışları duyulanların, yerini görkemli gölgeler alır. Duyguların tahribi çürüyen evin duvarları gibi rutubet kokuları içinde yaşadığın hissini verir ama acının yerini ajite edilen sözler alıverir. Bu dram değil de nedir?

Her nehir yatağında akmalı; hem demir kendi suyunda dövülmeli; yazmak da yaşamayacak olanlara ait, mahsus olmalı. Eğer bir şeyi yapmadan yaşayabilirsen, onu yapman yaşayamayacak olanın hakkını çalmaktır. Fakat kalitesizliğin ve cehaletin yücelttiği çağımızda, çapsızlık ilkesel bir hareket olmuş durumda. Ey uğruna çağlar atlanan medeniyet! Soysuzların dilinden düşmüyorsun; Ey uğruna kandan nehirler akıtılan Medeniyet! Gömdüğün kurbanlarının omuzlarında yükseliyorsun!

-III-

Dostoyevski ve Nietzsche aynı soruyu sormuş: Tanrının mı insanı yaratması; yoksa insanın mı Tanrı'yı yaratması suçtu? Oysa sorulması gereken şuydu; insanın kendi yarattığı tanrıya tapması mı yoksa, kendi yarattığı halde bunu bile anımsamaması mı? İnsanın günahı, başkalarının gerçeklerine göre yorumlanır. Para tanrı ise, zengin olan cenneti satın alır. Tanrı yeryüzünden göğe yükseldi, yanına İsa'yı aldı; insan kendi tanrısını yaratınca, yalnızlığına bahaneler aradı. Oyuncağını paylaşmayan bir çocuğa değil de, Tanrı'ya yalvaran ama acılar içinde kıvranan bir çocuğa bak! Savaşların en onurlusu, yürekten dökülen gözyaşı gözyaşını vicdanıyla başbaşa kalanın içinde olanıdır aslında. 

9 Aralık 2015 Çarşamba

Denemeler - 3


F.Nietzsche der ki; 
"İnsan da ağaca benzer, ne kadar yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o kadar yaman kök salar yere, aşağılara, karanlıklara, derinliğe, kötülüğe."

Bir tasavvuf erbabı, Nihilist bir düşünür ya da Tibetli bir Guru da olsa her bilgenin ortak noktası işte bu idealler peşinde harcanan insan portresine olan eleştiridir. İnsana dair yapılmış en önemli eleştirilerden biri işte budur . İnsanlık tarihinin hep bu arşa değme arzusundan yok oluşlara meydan vermesinedir yani. İnsanlık; tutkularına arzularına ve hırslarına bağlandıkça ve yükselme tutkusuyla saldırdıkça, derinleşen ifrit nefesini soluyor. İnsanlık; omuzlarının üzerinde yücelttiği medeniyeti dizlerinin üzerinde can verirken izliyor. İnsanlık; kutsadığın ve uğruna can verdiğin idealler zamanın akışında çer çöp oluyor. 



İnternet'te bu fotoğrafa denk gelmiştim. Görsel iletişimin kudreti ön plana çıkıyor. Ego-Eco sorunsalı insanın doğaya olan baş kaldırışı resim üzerinden bunu biraz yorumlayalım.

Evvela bu cümleleri okurken bile, toprağa yürüdüğünü hatırlamalı insan. Hatırlamalı ki yeniden doğabilsin bir kelebeğin kanatlarında. Tomurcuk açıp sevgi olup can bulsun bir aşığın yüreğinde. 

Bir soru sorarak giriş yapalım. İnsan nedir mesela ? 
 Doğayı yani evini, beton hapishaneler yapmak için yok edene denir insan. Sen onlar gibi olma sayın insan. Ağla bir iğdenin dibinde yaprakları ile silsin yaşlarını. Okşasın derin huşuyla doğa ana saçlarını.

Bugün ki sözüm ona modern şehir ve yapıların tamamının estetik  zevkten mahrum  ve tekdüze olması da bu üstünlük duygusunun bir tezahürü olduğu kanısındayım. 
Doğaya meydan okuyan, onu öteleyip, kendi yapay dünyasına hapsolmaya medeniyet demek aptallıktır kanımca. Asırlık düzeni betonarme yapmacıklığa tercih etmek akıl karı bir iş değildir. Zaman göreceli derler ya insan anlamalı ve farkına varmalı. Zaman özüne dönersen akar yatağında.
İnsan ayağa kalkmak için düşmeyi, yükselebilmek için alçalmayı ve derinlerinde ki kendini keşfetmelidir. Ne kadar yükselirse yükselsin derinlerinde saklı olan karanlığı keşfetmeli. İnsan karanlıktan neden korkar sorusu da burada sorulmalı belki de. Benim görüşüme paralel olan bu görüşte ki ayrık nokta aslında karanlığın bireyde olmaması ve yüksek idealler uğruna, habis amaçların içselleştirilmesi olarak da yorumlanabilir.
 

Bütün yorumlar her halükarda aynı noktaya değinir. İnsanlığın ideal ve amaçlar uğruna içinde yarattığı karanlığa düşmesi ve bunun uğruna yaşamını bile feda edebilmesi.  

İnsanlık modern dünyanın süs hayvanı. Sert bir tanımlama oldu, üzgünüm belki de değilim. Tanrıya küfredip, teknolojiye tamah ve biat etmelerine üzülüyorum diyemem. Anlaşılması zor bir tepki değil bu. Yeşilin yeri uçsuz bucaksız ormanlar yerine timsah derisi cüzdanlar olmuşsa, küfür etmem bile bu vahamete anlam kazandırmak olur.  İnsanlığın koka kola içip, popülist film ve programları izleyip reklamlarda gözüne sokulan katkı maddeli ürünleri ağzı sulanarak ve içlenerek izlemesidir medeniyet. Doğayla ahenkle yaşayan insan meyveyi dalından yiyip, canlılarla ortak bir iletişim dili oluşturarak yaşıyorken, şehirlerde çarık çürük meyvelere bile nice paralar ödeyip, yarı aç yarı tok yaşamaya tamah edemem. Şehirlerde evcil diye tabir edilen canlılarla bile iletişim kuramazken, doğaya hükmettiğimiz gibi deli saçması savları kabullenemem. Bir de üstelik modern(!) insan bunlarla da yetinmiyor onca fiziksel ve zihinsel uğraş varken, diğer canlıları sözde ilkel olan ataları gibi öldürüyor ve buna spor diye kılıf uyduruyor. Hadi onları anlarım. Yaşamak için her organizma gibi yemeye ihtiyaç duydular ve ihtiyacı olanı avladılar. Peki siz ne oldunuz da modern diyorsunuz kendinize. 
Her gün borsacı ve bankacıların avladığı insanlar hangi ihtiyacı karşılamak içindi.  Doğa vahşi, kızıl derili diye yaftaladığınız yerli amerikalılar vahşi ama medeniyet dediğiniz lağım çukurları dünyanın merkezi, öyle mi?


Albert Camus'un bir sözü aklıma geldi. 
"İnsanı savunuyorum, çünkü düştüğünü gördüm."
İnsanlık İkarus gibi düştü gökten. En başta dediğim gibi arşa değme tutkusu insanlığı meczup bir yığın haline getirdi.
Peki reçetesi nedir ?
Reçetesi insandır.
 Toprağı koklayın bir, eğer asfalttan kaldıysa geriye tek parça.
Buram buram hayat kokmuyor mu ?
Gökyüzünü seyredin, eğer betonlardan görebilme şansına sahip olursanız.
Hiçbir sınır görebiliyor musunuz ?
Ülkeler, ırklar ve dinlerin ortak ögesi olan doğa ve insandır. Diğer bütün sınırlar zihinlerde çizilir. Sınırları kaldırmak istiyorsanız. Sınırları zihninizde kaldırarak başlayın. Ön yargılar hastalıktır belki de en kötüsü. Bunları aşın. En kudretli insan kendi sınırlarını aşabilen insandır.
 Hayat onu ne denli görürseniz size nimetlerini sunar. Toprağın kokusunda doğaya ve yaprakların hışırtısına kollarınızı açın. Asırlık ninnisinde doğa ananın tekamülün büyüsünü bulun.
Yalnızlıkla Kalın...






2 Ocak 2015 Cuma

Nietzsche’nin Ahlak Felsefesi


"Ahlaklı insan, ahlaksız insandan daha aşağı bir türdür."

 Nietzsche (1844-1900) ahlak değerlerine karşı en sert eleştirileri yapmış ve kendine göre ahlak dışı (amoral)bir felsefe kurma girişiminde bulunmuş olan Alman filozoftur.

Aklı değil istenci, toplumu değil bireyi üstün tutan bir anlayışın temsilcisidir. Akılcılığı ve toplumculuğu besleyen değerlerin yerine bireyciliği (individüalizm) ve istenci destekleyen değerlerin konulmasını savunmuştur.
Amoralist ahlak felsefesinde, insanın doğal bir varlık olduğu ve insanın ahlaki davranışları kadar ahlaki olmayan (gayri-ahlaki ) davranışlarının da söz konusu olabileceği, bu yüzden toplumda ahlak kuralları oluşturmanın gereksiz olduğu savunmuştur. 
"Ahlak, sürü hayvanının içgüdüsüdür."

Nietzsche genel ahlak kurallarını sıklıkla eleştirmiştir. Ahlakın evrensel olmadığını aksine birey kavramının yayılmasının tökezlemesine ve belirli bir zümrenin insanlar üzerinde tahakküm kurmakta araç olarak kullanıldığını ileri sürmüştür.

"Ahlaklılık yeni ve daha iyi geleneklerin ortaya çıkmasına karşı
direnir: aptallaştırır."

Nietzsche insanların doğduktan ergenlik dönemi sonrasına kadar içi boş dogma kurallarla eğitilmesini eleştirmiş ve töre, gelenek gibi kavramları yok saymıştır. Ona göre birey dünyayı başkalarının ona empoze ettiği kalıplara göre değil kendi fikri dünyasında tanımalıydı. Bu yüzden insan davranışlarında ahlak ve erdem kadar ahlaksızlık ve erdemsizlik de normal karşılanmalıdır. Ahlaki ölçüler ve normlar koymak saçma ve gereksizdir.




"Ahlaksal olay yoktur, yalnızca olayların ahlaksal yorumu vardır."

Nietzsche’ye göre, ahlak belli bir çağın değer yargıları ve “iyidir-kötüdür” dediği şeylerin tablosudur. Bu şekilde algılanan göreli değerler tablosundan uzak durmak gerekir.

O, dünyada nesnel bir ahlaki düzenin olmadığını tekrar tekrar söyler: Ahlaki fenomenler yoktur, ama sadece fenomenlerin ahlaki yorumları vardır.

O kendisinin, bir bütün olarak hiçbir ahlaki olgu bulunmadığını ilk gören kişi olduğuna inanır ve kendisi de dahil olmak üzere, her filozofu  iyi ve kötünün ötesinde bir duruş almaya, kendisini ahlaki yargılar yanılsamasının altına yerleştirmeye zorlar.

Lamarck ve evrim teorisinin ana kuramcısı Charles Darwin ile başlayan en üstün türün ayakta kaldığı düşüncesi ve Maltus’un öğretileri Nietzsche’nin düşünce yapısının temellerini oluşturur. 

“Canlıların yaşamda kalması için tek yol, birbirleriyle savaşmalarıdır. Doğada bir seçme-ayıklama süreci vardır. Buna göre her soyun en uygun niteliklere sahip olan temsilcileri, yaşamda kalır. Doğanın yasası budur.”

Doğanın yasasını böyle yorumlayan ve savaşarak üstün insana uzanan yolda yeni adımlar atıldığına inanan Nietzsche bu noktada savaşı kutsamış ve bu temelde insanoğluna özetle şu mesajı vermiştir;

“Diyorsunuz ki savaşı kutsal kılan şey iyi bir davadır. Ben size derim ki her davayı kursal yapan şey iyi bir savaştır.”
Ezcümle, Friedrich Nietzsche’nin bütün felsefesinde bir başkaldırı vardır. Toplumun bütün değerlerine karşı çıkmıştır. Nietzsche, Darwin’in kuramında belirtildiği gibi “ güçlüler yaşam savaşı içinde güçsüzleri yok eder.” anlayışını benimsemiştir. O, ahlâkın amacının eşitlik olamayacağını düşünür. Çünkü, hayatın içinde eşitlik yoktur. İçinde yaşadığı dönemin ahlâk anlayışını bir köle ahlâkı olarak yorumlar ve tüm dinsel değerlere karşı çıkar. Bunun yerine insanlara yeni amaç ve değerler sunmaya çalışır. Nietzsche’nin anlayışında insanın kendi çıkarları için gereğinde başka insanları yok etmesi iyi ve soylu bir davranıştır. Soylu sınıf her şeye egemen olunca, sonunda üstün insan ortaya çıkacaktır. Üstün insan güçlüdür, her şey onun için çalışır. Nietzsche’nin bu anlayışında güç en yüce erdem olarak değerlendirilmiştir.
Hayatı güçten ibaret gören Nietzsche, güçlerin çarpışmasından ve güçsüz olanın elenmesinden başka bir şey olmayan savaşı üstün insana ulaşma noktasında bir araç olarak savunmuştur.

Nietzsche’nin bu görüşlerinden ise en çok Adolf Hitler etkilenerek ‘üstün ırk’ görüşüne kapılmıştır ve 3. Reich yükselişi fikrini ortaya atmıştır.