6 Ocak 2026 Salı

Bela Tarr'a veda - henüz yayımlanmamış bir romandan izler


... Nietzsche’nin aklını yitirişini düşününce daima bir renk belirirdi gözümün önünde: Gri. Torino Atı’nı ilk kez lise zamanlarında izlemiştim. İnternette gezinirken forumlardan birinde afişine denk gelmiştim önce. Gri, solgun bir renk hâkimdi fotoğrafa. Dervişane giyimli bir adam elinde bir kovayla, bozkırın orta yerinde fırtınaya karşı yürümeye çalışıyordu. Bu kadar, basit ve sade. Fazlasını anlatmıyor, yorumu gören göze bırakıyordu. Fotoğrafın üstünde ise Satantango ve Karanlık Armoniler’in yönetmeni Bela Tarr’dan yazıyordu; ismini hiç duymamıştım, ne filmlerin ne de yönetmenin.
Ertesi gün şehre inmiş ve bulabildiğim tek salonda bilet alıp koltuğuma heyecanla kurulmuştum. Ancak bütün çabama rağmen bir türlü anlayamamış, heyecanımı filmin henüz başlarında yitirmiştim. Durgun, durmadan tekrar eden ve bir öncekine kıyasla küçük farklarla birbirini takip eden günleri anlatan bir filmdi yalnızca. Ne anlamı vardı ki bu detayları filme çekmişler, diye düşünmüş ve yarısına bile varmadan salonu terk etmiştim. Bela Tarr’a ve Nietzsche’ye dair olumsuz anılarımdan biri de böylece şekillenmiş, yerleşmişti dimağımdaki yerine. Ta ki ilerleyen yıllarda Tarr’la yeniden karşılayınca dek…
Üniversite yıllarında sinemaya inanılmaz derecede ilgi duyuyordum. Festivalleri kaçırmıyor, özenle takip ediyordum. Biletlerini de özenle saklıyor, geniş bir kutuda biriktiriyordum. Bugün halen çalışma odamdaki gardırobun içinde dururlar. Bu gösterimlere yalnız gitmek ise tek kuralımdı. Kimsenin dikkatimi dağıtmasını istemiyor, duygularımı yanımdaki insanın yargılarından çekinerek saklamak istemediğimden tek başıma oluyordum. Filmlerin duygusal yoğunluğu öylesine etkiliyordu, kimileyin ağlıyor ya da daha kötüsü ağlamayacak kadar kendi içime çekilebiliyordum. Paramparça olacak denli dağıldığımı başkasının görmesi hoş olmazdı, değil mi?
Yine böyle bir gün internette Bela Tarr’ın bir filmine denk geldiğimde acaba bu kez ne hissedeceğim diye düşündüm. İsmi yıllar evvel denk geldiğim Satantango’ydu, belli ki özel bir gösterimdi ve Tarr yine benimle şansını denemek üzereydi. Üstelik filmi izlemeye de bizzat gelecek ve sonrasında soruları yanıtlayacaktı. Bu da hayli zamandır aklımı kurcalayan ne varsa bizzat sorabilme şansım demekti. Bileti günler önce önceden aldım, beklemeye koyuldum. Gösterim günü geldiğindeyse birkaç saat önceden çıktım. Yol boyunca internetten araştırmalar yaptım. Yedi saat film! Bu kadar uzun ne anlatmış olabilirdi sahi? Çorak bozkırlara check-up mı? Merakım filmin cazibesini arttırmaya yetmişti.
Gösterimden önceki davette masaların birinde yerimi aldım. Oldukça kalabalık bir topluluk gruplar halinde filmi bekliyordu. Merakla sohbetlerine kulak kabarttım. Kulağıma çalınanlar ise daha da ilgi çekiciydi. Herkes Tarr’ın dehasını övüyor, onun ne kadar büyük bir yönetmen olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyordu. Belki de o an koca salonda yönetmenden sitayişle bahsetmeyen tek kişi bendim.
Kendimi tuhaf hissettim. Bunca insanın gördüğü neyi kaçırmıştım? Cahilin cehaletini görememesi bu muydu? Madem cahilsem burada ne işim vardı? Yoksa entelektüel zevklere öykünen yeni Martin Eden ben miydim? Kaçsam ve hiç buraya gelmemiş gibi davransam mı diye düşündüm o an. Yedi saat boyunca anlamını dahi bilmediğim sözcüklerle ifade edilen bu sanatsal yolculuğa nasıl iştirak edebilirdim ki?
Neden sonra vazgeçtim. Kurbanlık koyun misali kristal kadeh şakırtılarıyla bezeli övgü seline tutularak hayret makamında bekledim.
Yaklaşık yedi buçuk saat Macar bozkırlarına bakmak… İşkence diye uygulansa muhtemelen hayli tazminat ödetirdi. Ancak bendeki etkisi hiç beklemediğim gibi olmamıştı. Az evvel öven ama şimdi uyuklayan veya kimileyin horlama noktasına gelen seyircilerin aksine saatler boyunca gözümü perdeden ayırmamış, sonuna dek merakla seyretmiştim. Tarr’ın insana ve hayata dair düşüncelerini yeniden değerlendirme şansı bulabilmiştim. Meğer o farklarmış yaşamı değerli kılan, küçücük detaylarda şekilleniyormuş bildiğim her şey. Iskaladığım ayrıntılar göz ardı ettiğimde ortadan kalkmıyor, bilakis kendini gösterecek yeri özenle seçerek çıkageleceği zamanı bekliyormuş. Bu açıdan bakıldığında o ıssız bozkırların ve yalnız şehirlerin ardında saklı olan gizi çözmek zor olmuyor, bağlantıları çözmek ayrıca haz veriyormuş. Düşünmenin durağanlığa ihtiyacını, hareketin sürükleyişinden kurtulunca fark ediyormuşsun. Tek cümleyle: Koşmak iyidir, durmak ise hayati.
Bitime az kala salona gelen Tarr, yerine kurulmuştu. Çıkışta bütün salon ünlü yönetmenle konuşabilmek için çaba gösterirken aceleyle oradan ayrılmış, yakınlarda bir bara girerek tenha köşeye oturmuş, gelip geçenleri izlemeye başlamıştım. İçkimi getiren garson bile başlı başına filmden bir kare gibiydi. Yüzünde bıkkın bir ifadeyle kadehi bıraktığında adeta “beni öldür” diye yalvarıyordu. Hayat buydu, değil mi? Kerli ferli sözler etmeden, hatta hiç konuşmadan ve yalnızca öylece durarak da anlamak, anlatmak mümkündü. Karşımda dans eden, gürültüyle sohbet eden, birbirlerine fikirlerini kanıtlamak için çabalayan, gülmenin dozunu kaçırıp içkinin de etkisiyle kahkahalarını siren haline getiren insanlardı asıl gerçek. Onlardı yaşamı olması gerektiği gibi hisseden, duyumsayan. Böyle bakınca anlıyordum. Herkes kendi dünyasındaydı. Kimsenin kimseyi gördüğü yoktu. Zaten görmesine gerek de yoktu. Olup bitiyordu, bir an içinde cereyan ediyor ve kayboluyordu. Gerisi lafazanlıktı.
Lafazanlık evet, peki neden? Yazarların yaşamlarına ya da yaşayışlarına dair mitler oluşturulması hayli olağan bir durumdur. Kimileyin yazarlar kendi eserlerini veya yazar kimliklerini daha “pazarlanabilir” hale getirmek için bunu tercih ederler. Gelgelelim çoğu zaman, yazarların ölümleriyle onların gölgelerine sığınanlar asıl efsaneleri yaratırlar.
Burada iki detay dikkatimi çekmiştir: İlki yaşayış ile yaşamın farkı ki nüans ile gösterir kendini. Yaşam, hayattan farklı olarak ömrü ifade eder; yani ölümle yok oluşun tam karşıtı hayatın var olmasıdır. İlk tek hücreli canlıyı anlatan biyolog hayatın ortaya çıkışından bahseder. Oysa Mürsel olarak benim hayatla temasım yaşamım demektir; fark budur. Yaşayış ile kıyası ise daha kişiseldir. Doğumun ile ölümün arasında zaman dilimini başkaları yaşam olarak algılarken, dışsal etkileri tepkilerini kaydederken; senin nazarında yansımaları yaşayışını gösterir. Yani sürdürdüğün yaşamı algılayışın yaşayış biçimini belirler.
Muhtemelen Nietzsche’nin delirişiyle bağdaştırılan bu olay hiç yaşanmadı. Hatta büyük ihtimalle Nietzsche’nin zihnindeki yıkımın dinamikleri çok daha başkaydı. Fakat bu onun yaşayışıydı. Hangi sırları sakladığı ve kendisiyle götürdüğü meçhul. Geriye kalansa yaşamından parçaların üzerinde yükselen o “yaşayış” kurgusuydu. Kurmacanın gerçeklikle bağını sorgulatan yeni bir Nietzsche yaratan Bela Tarr’ın vizyonu yani. Tarr’ın Nietzsche’si vasıtasıyla gerçekçilik iddiası sarkaç misali sallanır durur. Nietzsche’nin Zerdüşt’ten; Dostoyevski’nin Raskolnikov’dan ya da Camus’nün Mersault’tan farkı kalmamıştır. Hayat bir oyun alanıdır ve kuralları koyanlar kendi sahnesinde sırayla boy gösterenlerdir. Oysa gerçeğin henüz yaşanırken kurgulanışı başlı başına dayanağı yıkmaz mı?
Dolaptan filmlerin olduğu kutuyu çıkardım ve Satantango’nun biletiyle Torino Atı’nın afişini bulup yatağın üzerine boylu boyunca serdim. İyi muhafaza etmiştim, halen sapasağlamlardı ve baktıkça içim sıra yükselen kara bulutları dağıtmayı başarıyorlardı. Düşünmek… Kocaman bir kelime olsa da araladığın vakit arkası bomboş çıkar. Kelimeleri oyun hamuru misali yoğurur, sürekli bambaşka şekiller veririz ama bunu yaparken özüyle pek ilişki kurmayız. Evet, şekilden ibaret olduğunu söylemeye gerek var mı? Oyun hamurlarıyla kaderini yoğuran, Golem’lerden insan doğuran!
Hayat dediğin geçmişle geleceğin kesiştiği anlardan ibaret ve gizli hakikat: Piremses’ten alınacak ne çok ders olduğu. Zaten her şeyi iş işten geçtikten sonra anlamakta üstüme yok. Her şeyi geç anlıyorum ve anladığımda da pek değeri kalmıyor. Alınacak ders, söylenecek söz, gidilecek yer, varılacak hedef; kanlar içindeki o sahne kadar gerçek değil hiçbiri ve düşündükçe dibini yeniden keşfettiğimi görüyorum. Yaşamım boyunca durmadan karşıma alıyor ve yüzleşiyorum. Biricik hakikat bu.