1- Hayatınızda olmalarına izin
vermek için, kişilerde hangi özellikleri ararsınız?
-Eskiden
saygı ve anlayış benim için elzem kriterlerdi lakin zaman insanları hayatımdan –ki
özellikle merkezinden- çıkarmam gerektiğini öğretti. Nitelikleri ne olursa
olsun, insanları(onlarla ilişkinizi) yönetebileceğiniz mesafede tutmalıyız.
2-Ben ilk bakışta, ya da bir iki görüşte
anlarım nasıl bir insan olduğunu diyenleriniz var mı? Siz ne düşünüyorsunuz bu
konuda?
-Bana mantıksız
ve saçma gelen bir durumdur. Çünkü ne olursa olsun bir insanın görünüşünden
kesin bir bilgi sağlanamaz.
3-Birini sevmeniz için (sevgili, dost, arkadaş, hepsi) size sıcak davranması
şart mıdır?
-Sıcaktan
kasıt, anlayışlı hoşgörülü ve samimi olmak ise evet şart ama laubalilik
olmamalı.
4-Birine iyi bir insan dediğinizde, hangi yönleri bu tespitinizde ağır basar?
-İyinin
kesin bir tanımı yapılamaz bence. Çıkara ya da direkt olarak faydaya bakılır
genellikle. Karşılıklı çıkar gözeten iki insan, birbiri için iyidir.
5-Dokunmak nedir sizce? İki manasıyla da rica etsem…
-Bazı
insanlar elleriyle dokunur, bazıları ise söyledikleri ve hissettirdikleriyle…
6-Fedakâr mısınız?
Fedakar
olmak, feda ettiğin şeyin ne olduğuna bağlıdır. ‘Kaz gelinecek yerden, tavuk
esirgenmez’ demek fedakarlık değildir. Cevaba gelirsek, fedakarım ama olmak
istemezdim. Çünkü fedakar olmak, suistimale açık olmak demektir.
7-Birinin size iyiliği dokunsa minnet duygunuz sürer mi, o iyilik her hangi bir
terslikte referans olur mu? Yoksa?
-Minnet
duygusunu hak ettiğine inanılan çok sayılı insanlar olur hayatımızda. Onlar
dışında kimse zaten bu noktaya gelemez.
8-Sevgiyi bir iki cümleyle anlatabilir misiniz?
Mükemmeli(!) aradığımız
ve sürekli olarak tökezlediğimiz meşakkatli bir yoldur. Sevgiyi değil sevilmeye
değer olduğunu düşündüğümüzü arıyoruz ve yüceltiyoruz ama sevgi ilahi değil
insani olunca güzeldir.
Vakti zamanında fakir bir derviş yaşarmış. Zenginliğe hiç itibar etmez, daha çok fakirlerle oturup kalkarmış. Halk arasında o kadar sevilirmiş ki, eğer istese küçük bir işaretiyle zenginler ona tüm cömertliklerini gösterirlermiş; ama o bu yola hiçbir zaman başvurmazmış. Bir gün, dostlarından biri dervişe sormuş: "Servet ayaklarının altında olduğu halde neden bu kadar yoksulsun? Hiç olmazsa diğer fakirlerle paylaşırdın onu, neden istemezsin?" Derviş mütebessim bir şekilde cevap vermiş: "Ona ulaşmak için eğilmek gerekir de ondan!"
-II-
Sultan 4. Murad devrinde Erzurum'da yaşayan ve Habib Baba diye bilinen gönül ehli bir derviş, hacca gitmeye niyetlenir. Önce İstanbul'a gidecek, oradan da gemiyle kutsal yolculuğuna çıkacaktır. Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul'a vardığında toz toprak olmuş üzerini temizlemek ve yıkanmak için bir hamama gider. Fakat ne var ki hamamı o gün sultanın vezirleri kapatmıştır. Hamamcı yaşlı dervişi içeri almak istemez. Habib baba, çok uzak yoldan geldiğini ve İstanbul'u fazla bilmediğini falan söyleyince hamam sahibi fazla dayanamaz ve yaşlı dervişi içeri alır. Ama, aman diyeyim şu kuytu köşede yıkanıver de hemen çık, sultanın vezirlerine de sakın görünme, başıma iş açmayayım diye de sıkıca tembihler. Birazdan sultanın vezirleri de hamama gelirler ve eğlence, neşe içerisinde hamam sefasına başlarlar. Vezirlerinin hamama gittiklerini duyan sultan da, bakalım bizim paşalar hamamda ne yapıyorlar, edeplice duruyorlar mı, yoksa serkeşlik mi ediyorlar diye tebdil-i kıyafet olarak hamama gelir. Hamamcı yine içeri almak istemez fakat sultanın ısrarları karşısında dayanamaz ve onu da Habib Baba'nın yanına götürür ve sen de burada yıkanıver de çık, aman diyeyim vezirlere görünme diye de yalvarır. Sultan Murad dervişin yanında yıkanmaya başlar, bir taraftan da vezirlerini gözetler. Bu arada yanında yıkanmakta olan Habib Baba'ya, baba gel istersen birbirimizin sırtını keseleyelim diye de bir teklifte bulunur. Yaşlı derviş bu teklife olumlu yanıt verince de sultan alır eline keseyi ve Habib Baba'nın sırtını keselemeye başlar. Bu arada dervişin kulağına, ah baba ah, görüyor musun şu paşaların halini. Onlar neşe ve eğlence içerisinde yıkanıp, hayatın tadını çıkartıyorlar, biz ise burada gizlice yıkanmaya çalışıyoruz. Adalet mi bu? Bu devirde sultan Murad'a vezir olmak varmış diye fısıldar. Habib Baba'da cevabını verir; "Boş ver bunları evlat. Ben öyle bir sultana vezir olmak isterim ki, benim şu uyuz sırtımı bu gördüğün vezirlerin sultanına keseletsin".
-III-
İyi arkadaş olan iki derviş bir çölde birlikte yürürlerken, yolda bilinmeyen bir sebepten dolayı aralarında tartışmaya başlamışlar. Gittikçe büyüyen tartışma esnasında bu iki dervişten birisi diğerini tokatlamış. Bir anlık şaşkınlık sonrasında tokat yiyen derviş yere oturmuş ve kumların üzerine: "Bugün en iyi arkadaşım, tek yârenim bana tokat attı" diye yazmış. Biraz sakinleşip, konuşmadan yürümeye devam etmişler ve birkaç saat sonra bir vahaya varmışlar. Vahadaki gölette yüzmeye giren iki dervişten tokatlanmış olanı birden suyun içinde çırpınmaya başlamış. Diğer derviş bunu görür görmez suya atlamış ve onu kurtarıp kıyıya çıkarmış. Az daha boğulacak olan derviş kendine gelir gelmez belindeki hançeri çıkarıp büyükçe bir taşın üstüne: “Bugün en iyi arkadaşım, tek yârenim hayatımı kurtardı" diye yazmış. Diğer derviş merak ile sormuş: "Seni kırdığımda ve tokatladığımda kuma yazmıştın, şimdi neden taşa yazıyorsun?" Bizim derviş gülümseyerek cevap vermiş: "En iyi dostlarımız bizi kıracak bir şey yaptıklarında bunu kuma yazmalıyız ki, unutmanın ve affetmenin rüzgârı yazdıklarımızı silsin. Diğer taraftan yaşanan tüm güzellikleri taşların kalbine yontmalıyız ki, rüzgârların hiçbiri onları silemesin."
Osman Hamdi Bey - Şehzade Türbesi'nde Derviş(1908)
Bir yalan söyle inanayım Gitme kal bedenimde Kelimelerim tükenir elbet Bozuk plak gibi takılır Korkarım nefes alamam Sen fısılda kulağıma Saralım sevdayı gitme
Ölüm sinmiş düşlerime Gitme yaşam senin ellerinde Saklama gözlerini düşerim Gün karışmış ıssızlığına gecenin Korkarım geceden gitme
Boşlukta kaybolmuş ruhlarını Tanrıların gözyaşlarında aradığım Sonu gelmez karanlık labirentlerde Sonsuzluğu kovalayanlara Yerle yeksan olmuş medeniyetin Dipsiz çukarlarında boğulan insanlarına Zamanın ötesinde çarpan yalnız yüreğimin Sessiz çığlığıdır bu dizeler
Caspar David Friedrich (1744 –
1840)
The Wonderer
Above The Sea Of Clouds (Bulutların Üzerinde Yolculuk), 1818,
3: Gerizekalıyız, çünkü; Entelektüel de olsak, halen kişiler üzerinden konuşmaktan ötesini yapamıyoruz.
4: Gerizekalıyız, çünkü; Halen vahşi birer primat gibi, ön yargı ve temel güdülerle dünyaya bakıyoruz.
5: Gerizekalıyız, çünkü; Bir kalıbı yenisiyle değiştirmeyi, düşünmek sanıyoruz.
6: Gerizekalıyız, çünkü; Tüm o mükemmel Sherlock komplekslerimize rağmen, dış görünümden edindiğimiz kısıtlı bilgiyle hüküm koyuyoruz.
7: Gerizekalıyız, çünkü; Hayatı aidiyet gereksinimden ve şuursuzca taraf olmaktan ibaret sanıyoruz.
8: Gerizekalıyız, çünkü: 21.Yy'da kadın hakları diyerek, kadınları halen ikinci sınıf bir konumda tartışıyoruz. Eğer tartışılacaksa, insan hakları tartışmaya açılsın. Kadın hakları değil, insan haklarıdır sorunumuz.
9: Gerizekalıyız, çünkü: Başka putları taşa tutarken, kendi putumuza söz söyletmiyoruz.
10: Gerizekalıyız, çünkü; Kendi mahallemizde post kavgası ederken, elalem Mars'a dolmuş hattı çekiyor.
Sosyal medyada bile paylaşılan şeyi, paylaşan kişiye göre beğenen evrensel kafalar; taşı atarken kırdığım camların bedelini, önyargılarınızla ödeyebilirsiniz efendim.
Uzun zamandır standart olan bloğumun görünümü yeniledim. Umarım beğenirsiniz :) Bir de soru-cevap yapmak isterim. Bir yazarın hayatını yazmayı düşünüyorum. Her hafta ay yeni bir yazarın hayatını burada paylaşacağım. Siz de istediğiniz yazarın ismini önerirseniz, konuyla alakalı fikir alışverişinde bulunabiliriz. Sevgiler :)
Öğrenciler
cehaletle ve okumamakla itham ediliyor. Onların sorgulamaması ve geleceğe dair
planlarının olmaması alay konusu ediliyor. Yaşı belirli bir çıtayı geçen
herkes, yeni nesle ve onun yaşamına amiyane tabirle giydirmek ile yaşamını
sürdürüyor. Yeni nesil çok sığ ve kaygıları yok. Okul ile alakaları sınırlı ve
öğrenmek istemiyorlar. Bilgiye aç değiller, sadece sonuç odaklı
düşünüyorlar(sınavlar, mülakatlar v.s), okuma alışkanlıkları yok, geleneklerine
ve kültürlerine bağlı değiller.
Peki, siz ne
ürettiniz demek istiyorum onlara. Siz sadece önyargılarınızı, kalıplarınızı ve
yanlışlarınızı, dayatarak bizi eğittiğinizi mi sanıyorsunuz? 12 sene yarış atı
gibi yaşayıp, 4 senelik lisans programı ile ehil insan mı olacağız? Bilgiye aç
olmak ve okuma alışkanlığı kazanmak için bireyin, bilginin mahiyetine dair bir
algısının oluşması lazım. Sadece kör bir ezberle kişi neden bilgiyi arasın?
Zaten başkasının istifra ettiğini sorgusuz yutuyor. Bu durumda hazırcı ve
tembel ise, suç kişinin oluyor? Bilgi rasyoneldir yani akıl ile
ulaşılmalıdır. Eğer bilgi kişinin çabayla ulaştığı değil de başkasının
aracılığıyla edindiği bir kazanım olursa, dogmatik olur ve çürütür.
Kültürel birikim ve entelektüel kaygı gibi kavramlardan uzak olmak, önceki
nesillerin bir gelenek dahi oluşturmaktan aciz olmalarındandır. Toprağa tohum,
gübre, su ve emek vermeden ürün bekleyen çiftçi, hasat zamanı dizlerini döver.
“Yaşadığımız
ülkenin en iyisiydiler ama bize okullar hiçbir şey öğretemediği gibi bir de
tamamen çarpık bilgilerle donanmamıza neden olmuşlardı. Üstelik o kadar
acımasızlardı ki, “Kuğu Gölü Balesi”nin müziğini dinlememiş olmak,
Suç ve Ceza’yı okumama,
devrim sonrası ülke
hakkında eksik ve yanlış bilgilere sahip olmak adeta bizim suçumuzdu. Şair adı
ezberlemekten şiir okumaya,
savaş tarihi ezberlemekten barışı anlamaya, flütle modası geçmiş şarkıları
çalmaktan Bach’ı dinlemeye,
özel günlerde -savaşı- anlatan resim yapmaya
çalışmaktan Caravaggio’yu tanımaya, dil bilgisini ezberlemekten de yabancı dil
öğrenmeye vakit kalmamıştı.”
(Caravaggio - San Luigi dei
Francesi)
Ezel Sadıker – Eğitim Üzerine – Kafa Dergi Mayıs
Sayısı
-Eğitime
ihtiyacın var.
+Katılıyorum
ama kör regürjitasyon ve yineleyerek ezberlemek eğitim değildir.
Alman asıllı
Amerikalı Teorik Fizikçi Albert Einstein ile babası arasında geçen bu diyalog
belki de eğitim sistemi ve anlayışına yönelik yapılmış en radikal eleştiridir.
Asırlardır ideoloji ya da misyonerlik faaliyetleri amacıyla; muhakeme
yeteneğinden yoksun, birey olgusunun idrakinden bihaber aciz nesiller
yetiştirildi ve devam ediyor. Eğitim kurumları adeta Auschwitz kampı mantığıyla
işliyor. Tabelalardan yönünü tayin edecek kadar okuma-yazma bilen ve marketten
yaptığı alışveriş sonucunda para üstünü alabilecek kadar hesap yapabilen parlak
zihinleri geleceğe armağan ediyorlar.
Yine
Einstein diyor ki; “Eğitim gerçeklerin öğretilmesi değildir.
Düşünmek için aklın eğitilmesidir.” Demek ki suç kişide değil
kişiye verilen eğitimdeymiş. Çünkü eğitim gerçeklerin empoze edilmesi değil,
gerçeği kendi iradesiyle keşfedecek yetkin zihinlerin yetiştirilmesidir.
Eğitimin amacı, üretim ve bilginin kümülâtif birikimidir. At gözlükleri ve gemle,
amaçsızca sona koşan atlar olmamaktır. Ehil kişi neyi bildiğini söyleyen değil,
neyi aradığını bilendir. Korkuyla ve ezberle tembelleşen zihin, işte bundan
dolayı ardılının tekrarından başkası olamaz.
Yüce Atatürk bir gün bir
toplantı sırasında şunları söyler; “Okul sayesinde, okulun
vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk
iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.” Aziz
Nesin’e küfretmek değilmiş demek ki çözüm, ata buğday verir gibi bilgi vermek
değilmiş ve gelişimde kişinin olduğu kadar, kurumun da rolü büyükmüş. Aksi
takdirde Einstein’ın dediği gibi ‘eğitim insanın okulda öğrendiği
her şeyi unuttuğunda arta kalan şeyler oluyor'.
KARİYER NEDİR?
“Başarı kolay elde edilir, zor olan başarıyı hak
etmektir” der Albert
Camus. Kariyer işte başarıyı elde edenle, hak edenin arasındaki adaletli(!)
rekabete denir. Eğitim hayatı sonlandıktan sonra Sokratik bir tavırla, ‘Tek
bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir’ diyerek sınavlar ve mülakatlar ile
dövüşüyor olmamız hâlihazırda yorucuyken, üstüne bir de ahbap-çavuş düzenine
rastlamak derin bir hastir çektiriyor. Ankara’da dayısı olanın, toplum
nazarında adam sayılması mı dersin yoksa üstlerine çekilecek yağın kalite
kontrolünün telaşı mı. Zaten okulda yıllarını kaybedip, sırf diploma için
yıllarını kaybeden insanlar bir de yükselmek için alçalmak zorunda kalıyorlar.
Öyle ki limbo olimpiyatları düzenlense, kafadan ilk üçteler. Böylesine
kaliteden yoksun ve tekdüze bir anlayıştan, nasıl başarı beklenir?
Moliere’ciğim eyvallah, güçlükler, başarının değerini artıran süslerdir
de, biz de insanız yahu. Kariyer planımızı neden atom altı parçacıklar
değil de, Ales sonuçları belirliyor? Doğal seçilimin basit bir taklidiyle
eleyerek belirlenmesi gerçekten çok rasyonel. Kariyer olarak neyi düşünebilir
ki bir insan? Ev, araba, makam ve evlilik mi? İnsanların sonuç odaklı olmasını
eleştiriliyordu ama neden bunun devamında susuluyor? Yahu bu kitle öyle bir
eviriliyor ki bu kafanın elinde, hayalleri olan insanları kanserli hücre gibi
görüyorlar artık.
Hayatın gerçekleri var evet lakin biz farklı dünyalarda yaşamıyoruz.
Steve Jobs ile Urfalı Ahmet farklı paralel evrenlerde yaşamıyorlar. Lakin
kariyer planı yapmak ki özellikle Türkiye’de tarot falından bile anlamsız. Dünyada
başarının şartı düzen, disiplin ve çalışmayken, bizde ki karmaşa 70’li yıllar
devlet dairesi arşiv odalarına taş çıkartır. Steve Jobs hayalinin peşinden
koşup savaşabiliyordu ama bizler hayallerimizi değil, aç kalmamayı düşünerek
çalışıyoruz. Böylesine bir açlık oyununda, yaratım ve devamında üretim de, imam
eriği seviyesinde olur elbet.
Steve Jobs’ın şu sözünü hiç unutmam. “Mezarlıktaki en zengin adam
olmak bana bir şey ifade etmiyor. Geceleri yatmadan önce harika bir şey yaptığımı
bilmek. İşte bu benim için bir şey ifade eder.” Hangimiz gerçekten
bu hisle giriyoruz yatağa? Ahlaklı, küfür etmeyen ve çöpünü her sabah atan
olmak insanı yüceltmez. Kariyer planı yapmak bana tutarlı gelmiyor, yapmayı
sevdiğin işi yapmaktır doğru olan. İnsan programlanan bir makine değil,
tutkuları, hayalleri ve arzuları olan bir canlıdır. Belirlenen komutları
uygulamayınca, haylaz değil birey olur. Bırakın hayal kursunlar, bırakın özgür
olsunlar. 2 kere 2’nin sonucu 5 olsun onların hayallerinde. Çünkü hayal gücü
gerçekliğe karşı verilen savaştaki tek silahtır1 ve önemli
olan yaşamak değildir, başarmak hiç değildir. Önemli olan
insan kalmayı bilmektir.2
(1. Jules De Gautier – 2.George Orwell)
Yazıma The Beatles grubunun kurucusu İngiliz Müzisyen John Lennon’ın sözleriyle
noktayı koyuyorum.
"Ben
5 yaşındayken annem hep hayatta en önemli şey mutluluk derdi. Okulda
"büyüyünce ne olmak istiyorsunuz ?" diye sordular. Ben de
"mutlu" yazdım. Bana 'ödevi anlamamışsın' dediler. Ben de onlara 'siz
hayatı anlamamışsınız' dedim."
Merhabalar Blogger dostlar, öncelikle estetiğe giriş yazıma yorum yapan tüm güzel insanlara teşekkür ederim, iyi ki varsınız. An itibariyle yazıya başlıyorum lakin gerek yaklaşan finallerim gerekse dergiye yetiştirmem gereken yazımdan ötürü biraz gecikmeli olacak, affımıza sığınırım.
Bugün ki konumuz ise yeni bir seri hakkında fikir alışverişi olacak. Aklımda Bilim Serisi adı altında toplu yazılar yazmak fikri belirdi. İlk yazımda 'zaman nedir?' sorusuyla başlayıp, bilgimin ve kalemimin yettiğince size bilgi sunmaya çalışacağım. Diğer yazıların ve final süreci boyunca kozada olacağımdan, sizden yazabileceğim konular hakkında fikir bekliyorum. İstediğiniz konuları yorumlarda belirtirseniz çok sevinirim. Konu sınırlaması düşünmedim sadece akademik ve teknik detaylardan ziyade, eğlenceli ve teşvik edici paylaşımlar yapmayı tasavvur ediyorum. Yeni Seri fikri dışında başka seri önerileri de almak isterim.