19 Aralık 2014 Cuma

Herzl ve Siyonizm



 Yahudiler, antik çağdaki ulusal toprakları olan İsrail Diyarı'nda iki defa siyasi otonomiye sahip olmuşlardır. Bunlardan MÖ 1350'den MÖ 586 yılına kadar süren ilki, Yargıçlar Kitabı, İsrail ve Yehuda Krallıklarının Birleşik Monarşi ve Bölünmüş Monarşi dönemlerini içine alır ve Birinci Tapınak'ın yıkılması ile sona erer. İkincisi ise, MÖ 140 ile MÖ 37 yılları arasındaki Haşmonayim Krallığı dönemidir. Birinci Tapınak'ın yıkılmasından itibaren, dünyadaki Yahudilerin çoğunluğu diyasporada, yani sürgünde yaşamıştır.
Fransa'da ortaya çıkan Dreyfus Olayı sonrası artan Yahudi karşıtlığı hem siyonizm fikrinin seyrine yön verdi hem de Siyonizm'in kurucu felsefesini açığa çıkardı. Siyonizm'in babası Theodor Herzl, Yahudilerin tüm dünyada ezildiği ve acı çektiği düşüncesinden hareketle 1896 yılında "Yahudi Devleti" (Der Judenstaat) adlı kitabını yayınladı. Kitabın ana fikri anti-semitizm'in Avrupa toplumunun derinlerine işlediği ve bu hastalığın entegrasyon v.b çarelerle çözülemeyeceği tek çözümün bağımsız bir devlet kurmak olduğunu savunmuştur.

Yahudilerin Arz-ı mev’ut (vadedilmiş topraklar ) üzerine devlet kurma çalışmaları 19. yüzyılın 2. yarısına dayanır.
Herzl, kutsal Siyon tepesinin bulunduğu Filistin topraklarında Yahudi Devleti'ni kurmak amacı ile önce İngilizlerle bağlantıya geçmiş, ancak Filistin topraklarının Osmanlı egemenliği altında olması çözümün adresi olarak dönemin padişahı II.Abdülhamid'i göstermiştir. Öncelikle Osmanlı ile iyi ilişkileri olması hasebiyle Alman İmparatoru II.Wilhelm ile ilişkiye geçmiş ancak umduğunu bulamamıştır. 17 Mayıs 1901 tarihinde Abdülhamid ile görüşmeyi başarmıştır. Görüşmede Herzl, padişaha "Yahudilerin vadedilmiş topraklarda"yurt" kurmasına izin verildiği takdirde Avrupa'daki Yahudi bankerlerin Osmanlı'nın tüm dış borçlarını ödeyeceğini" bildirir. Bu taahhüdü Abdülhamid "Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır." cevabı ile reddetmiştir.
Bu olayın üstüne Osmanlı planını rafa kaldırırken ağzından şu sözler dökülecektir."Türkler gün gelecek, dilenci durumuna düşecek ve dizlerime kapanıp yalvaracaklar." 
Bunun üzerine İngiltere ile yeniden ilişki kurarak sorunun çözüleceği fikrinden hareketle İngiliz Sömürgeler Bakanı Chamberlein ile görüşür. Bu görüşmeden de istediği sonucu alamayan Herzl kısa bir süre sonra Londra'ya davet edilir. Bu görüşmede "Yahudi yurdu" olarak kendisine Uganda teklif edilir, ancak bunu reddeder. Filistin topraklarının "vadedilmiş topraklar" olması Herzl'in gözünü buraya çevirmesinin nedenidir.

İlk çalışmalar İngiltere'de başladı, İngiliz hükumeti bir genelgeyle Filistin ’deki konsoloslarını, Yahudilerin himayesine verdi.
Siyonistler, devlet olabilmeleri için bir tarım sınıfına ihtiyaçları olduğunu farkettiler, lakin Avrupa Yahudilerinin neredeyse tamamı ticaretle
Sonraki yıllarda Siyonistler dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Yahudi topluluklarını -devlet kurabilmek için etkili bir nüfus oluşturmak gayesiyle- Filistin'e göçmeleri için ikna etme çabalarına devam etti. Nazi Almanyası'nın 1930'lardan 1940'ların ortalarına kadar Yahudilere soykırım uygulamaya başlamasıyla Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başladı. Filistin’deki Araplar bu göçe karşı koyduklarından İngiltere, Yahudi göçlerinin durdurulmasına karar verdi. Bunun üzerine Filistin’e de gizli Yahudi göçleri düzenlenmeye başlandı. II. Dünya Harbi'nin müttefiklerin galibiyetiyle bitmesinden sonra, Filistin meselesi son safhasına ulaştı. İngiltere daha sonra Amerika’nın yardımını sağladıktan sonra, Filistin meselesini Birleşmiş Milletler 'e götürüp, meselenin çözülmesini istedi. 


uğraşıyordu.Rusya'da ise tarımla uğraşan Yahudiler mevcuttu . Ama bir diğer tarım ülkesi Rusya'dan bu insanları İsrail'e getirmek nasıl mümkün olacaktı?
1870’te Yahudi faaliyetlerinin merkezi İngiltere ’den Rusya’ya geçti.  O dönemde Rusya'da Yahudilere karşı özellikle çiftçi Yahudileri içeren 'pogromlar' ismiyle bilinen bir dizi katliam yaşandı.
Katliamlara maruz çiftçi Yahudilere, Siyonistler tarafından ülkeyi terk edip Filistin'e yerleşmeleri teklifi yapıldı. Böylelikle hem tarımsal faaliyet sağlanacak hem de İsrail devletinin temelini atılacaktı
1870 yılından itibaren çiftçi Yahudiler Filistin toprakları üzerinde tarımsal yerleşme merkezleri kurmaya başladılar. Bununla birlikte, Rusya'yı terkeden Yahudilerin birçoğu Avrupa'ya göçtü. 
1870 - 1896
yılları arasında Eretz Israel'de on yedi tarım kolonisi kuruldu.
I. Dünya Savaşı sonunda 2 Kasım 1917’de İngiltere dışişleri bakanı Arthur Balfour'un girişimiyle Balfour Deklerasyonu süreci
başlatıldı. Milletler Cemiyeti 1920 yılında, Filistin üzerinde İngiliz mandasını tanıdı. Bundan sonra kurulan bir Yahudi bürosu
İngiltere nezdinden Yahudi haklarını temsil etmeye başladı. 

BM, Kasım 1947'de Filistin’in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. Yahudiler bu kararı kabul ederken Araplar reddetti. Ben Gurion bu durumu şu sözlerle eleştirmiştir."Biz, Birleşmiş Milletler'in çözüm yollarını kabul ediyoruz; fakat Araplar öyle değil."
İsrail Kudüs şehrine ise BM denetiminde milletlerarası bir bölge statüsü tanındı. Bu çözüm Arapları tatmin etmedi. İsrail-Filistin Savaşı başladı.
14 Mayıs 1948'de BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi.


16 Aralık 2014 Salı

Freud ve İnsan Bilinci


Sigmund Freud,
Psikanaliz öğretisini geliştirmiş olan Yahudi kökenli Avusturyalı nörolog. Kişiliğin 5 farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren Psikoanalitik Kuram'ın kurucusudur.
1930'larda insan bilincinin oluşum süreçleri üzerinde çok ciddi toplumsal ve ruhbilimsel araştırmalara imza attı. İnsanı
toplumsal gelişim teorisi ekseninde ele alan Freud bilinci id, ego ve süperego olarak üç ayrı ruhsal kategoriye ayırmıştır. Buradan yola çıkarak insanın toplum içerisindeki sosyal durumu analiz edilmektedir. Birinci
Dünya Savaşı'nın beraberinde getirdiği yıkım ve binlerce insanın ortadan kaldırılması sonucu, ciddi anlamda vicdan olgusunu sorgulamaya giden Freud, bu üç aşama ile insanın karar ve yargı
sistemini çözmeye çalışmıştır. İnsanların bir anda nasıl bu üç aşamayı
taşıdıkları ve nasıl duygularının kurbanı olabildiklerini yaşayarak gören Freud, buna yüz yıldır tartışılıp çürütülemeyen tezleri ile açıklık getirmeye çalışmıştır.
Bilinci bir buzdağına benzetmiş ve İd, Ego ve Süperego olarak üç bölüme ayırmıştır.
"İd", İçimizdeki doyumsuz hayvandır. Kendisini yalnızca ihtiyaçlara göre ayarlayan, eleştiri kabul etmeyen, güdüsel, durdurulamayan yanımızdır. Buna verilebilecek en iyi örnek cinsellik,saldırganlık, açlık, kin vb. Bu yönü ağır basan birey vicdan olgusundan yoksundur. Freud İd'in en temel en ilkel benliği ihtiva ettiğini iddia etmiştir. Örneğin; Karanlık veya yükseklik korkusunun kalıtsal olarak nesilden nesile taşındığını öne sürmüştür. İd için aynı zamanda kişiliğin çocuksu tarafı da denilebilir. Kişilik gelişimi dönemlere ayıran eğitim bilimciler id'in, bu dönemlerin en alt basamağında yer aldığını söyleseler de,kişisel gelişim basamaklarının herhangi birisinde sorun yaşayan bir bireyde id'lere çok sık rastlanabilir. Bir bireyde İd'i dengelemek için ego (Kişilik Savunma Mekanizması) devreye girer. Bilincin
orta aşaması olarak da, Freud'un izah ettiği Benlik (Ego), Çeşitli savunma mekanizmaları ile idi dengeler. Doğa ya da
çevre ile id arasinda bir denge unsurudur. Çevrede ya da doğada
bulunan maddelerin uygunluğunu yine tarafsız bir zeminde kontrol
eder ve bu nesnelerin uygun olup olmadığını belirler. Temel görevi kişisel güvenlik sağlamak ve idin bazı isteklerine izin vermektir. Freud ilerki yıllarda gerçekliği test etmek, savunma, bilgi sentezi ve zeka fonksiyonları ile hafızayı bu merkeze bağlamıştır. Aynı zamanda
eleştiri yapan bölüm olup, güdüleri durdurma ile ilgilenir.
Freud'un deyimiyle ego şahlanmış bir at üzerindeki şövalye gibidir. İd ile süperegonun isteklerini uzlaştırmaya çalışan hakemdir.

Süperego, baba figürünün ve kültürel adetlerin içselleştirilmiş bir sembolüdür. İd'in ihtiyaç ve talepleriyle çatışma halindedir. Id ye karşı saldırgandır. Tabuları ayakta tutar. 
Oedipus kompleksi diye adlandırdığı çalışmasında bilinci şu şekilde tasvir etmiştir. İd; annesine aşık bir çocuk
Ego; İd'i kontrol altında tutan anne
Süperego; Kuralcı ve tabuları ayakta tutan baba
Bu şekilde anlatmış ve görev dağılımlarını aktarmıştır.(Bkz. Oedipus Kompleksi)
Bilinci örneklendirmek gerekirse; 
Alt bilinç olarak izah edilen id acıktığı zaman hemen bir şeyler bulup yemeyi amaçlar. Ancak benlik (ego) bunun daha uygun bir zamanda olması veya olmaması gerektiğini hatırlatıp onu dizginler. 
Üst benlik (süperego) ise kural ve değerler bütünlüğü içinde insana yön veren bölümdür. Bu bölüme vicdan da denilebilir. Bu bölüm daha çok emir ve yasaklara göre bir yol belirler.
 ya da kötüyü birbirinden ayırmaya başladığımız süreçlerde gelişir ve olgunlaşır. Zamanla aile, anne ve baba, çevre, okul, din, geleneklerden öğrendiklerimiz içselleştirilir ve bizim değer ve kurallar bütünlüğümüzün oluşmasına yardım eder. Bu açıdan bu üç temel bilinç şekillenmesinin belli düzeylerde bizlerde yetersiz olması gerçekten iyi olmaz. İnsan, düşünen bir varlık ve zararı önceden hesaplayabilecek; sonradan öğrenebilecek bir yapıya sahiptir.
Bazı insanlar bunun İlahi bir güçten geldiğini bazıları ise Freud da dahil Evrim teorisinden geldiğini söyler. Lakin iki görüşte vicdan kavramını ele alır.

10 Aralık 2014 Çarşamba

Gobbelsium Ve Klavye Medya



Joseph Goebbels;

Nazi Almanya'sının en önemli ikinci ismi ve Hitler'in propaganda bakanı ayrıca hızlı yükselişinde en kilit rolü oynayan devlet adamı. Goebbels çok zeki bir politikacıydı ve bu vasfını kitleleri yönetmekte ustalıkla kullanmasıyla ünlüydü. 

Şu öykü onun becerileri hakkında bir fikir verebilir sanırım:








Hitler'in karşıtları, rejimi zayıflatmak için Führer'in hasta olduğu söylentisini yayarlar. Bunun üzerine Goebbels hemen harekete geçer ve kendi ajanları vasıtasıyla Hitler'in çok hasta olduğu ve bir süre sonra da öldüğü dedikodusunu yayarak, bu söylentiyi güçlendirir.
İşte bundan sonra Goebbels'in öldürücü darbesi gelir: Toplumu Hitler'in öldüğüne inandırdıktan sonra, onu canlı yayınla radyodan da verilen bir büyük mitingde konuşturur ve böylece sadece bu söylentiyi değil, onu yayan karşıtlarının propaganda kaynaklarının inandırıcılığını da ortadan kaldırır. 


Gobbels kamu gelirleriyle kurduğu havuz medyayı çok başarılı bir şekilde  bilgileri dezenforme ederek kullanıyordu. O medyayı şöyle tanımlıyordu. "Basını, hükümetin kullanabildiği dev bir klavye olarak düşünün."

Rejim Konusunda yıllarca medya aracılığıyla halka empoze edildi öyle ki insanlar rejime aşkla bağlandı. Hitler'in yükselişinin kilit noktalarından biri de kuşkusuz budur. 


Şimdi konumuza gelelim. Gobbels susalı yaklaşık 70 sene oldu. Dönemin teknolojisi sadece radyo ve gazeteden ibaret iken bugün internet televizyon gibi icatlar ile bilgiye ulaşmamız kolaylaştı. Evet bilgiyi daha hızlı alıyoruz ama 'klavye' basın kimin doğrularını yazıyor bunu bileniniz var mı? 

Peki Goebbels öldü mü ? 
Bugün 'klavye' basını takip ederseniz, Gobbels in ölmediğini hala aramızda yaşadığını görürsünüz. Yine kamu geliriyle kurulan havuz medya yine tek ağızdan propaganda aracı ve yine dezenforme edilmiş bilgileri saçıyor. Manşetler konuşulan konular hep aynı yerin emrinde yayılıyor ve sürekli aynı bilgi empoze ediliyor. Goebbels bu durumu şu örnekle anlatır. "Hristiyanlığın bu kadar etkili olmasının sebebi 2000 yıldır aynı şeyi söylüyor olmasıdır." 
Özellikle vurgulamak isterim. 
Dezenforme etmek; 
Bireyleri ve toplumları yönlendirmek amacıyla, yanlış bilgi ve haber verme, anlamını taşıyor.
En önemli propaganda ve karşı propaganda araçlarından biri.
İşte "klavye basın" ın asli görevi budur. 
Hitler'i de öldürür, kıyameti de getirir. Yalan atın, mutlaka inanan çıkacaktır. Çünkü günümüz insanları olarak propaganda çarkında peynire koşan fare gibi azimle kaval sesine doğru koşuyoruz. Yeter ki Goebbels ler yaşamaya devam etsin. Havuz dolduğu sürece çobanlar da ölmez.

7 Aralık 2014 Pazar

Yazılı Tarih ve Kitap Okuma Alışkanlığı



Öncelikle yazılı kültürün tarihsel gelişimine değinelim. İnsanoğlu eski çağlarda doğada kazandığı tecrübe ve deneyimlerini mağaraların duvarlarına resimler çizerek aktarmaya çalışmışlardır. Zamanla ilkel dilleri geliştiren mağara insanı sözlü iletişimi ve kültürü başlatmıştır.Destanlar ve mistik öğretiler bu dönemde ortaya çıkmıştır. İlerleyen zamanlarda yazının keşfiyle dünya değişmeye başladı.Bundan sonrası tabletler el yazması parşömenler v.s insanoğlu bilgiyi sürekli aktarma'nın yollarını her gün geliştirmiştir.Bu asırlık savaşın kazanımı ise medeniyetimizin kültürel değerleri manevi bağlarımız olmuştur. Peki biz kültürümüzü ne kadar tanıyoruz veya nasıl öğreniyoruz?
Asıl sorulması gereken soru budur.
Osmanlıca zorunlu ders olunca herkes dil bilimciliği gömleğini sırtına geçirdi.
Bugünkü konu Osmanlıca değil aslında sorunumuz da o değil. Asıl sorun gündelik ve tarihsel birikimleri aktarma da yaşadığımız sorundur.  Gündelik hayatta tarih ve felsefe üzerine sahip olduğumuz birikim hep kulaktan dolma sözlere dayanır. Böyle bir ortamda İdeolojik saplantılı güç sahiplerinin propaganda çarkında bilgi kirliliği oluşması doğal değil midir?
Yalan atın, mutlaka inanan çıkacaktır.
Gobbels' in ünlü sözü aramızda ki iletişim sorununu anlamak açısından önemlidir.
Peki neden okumuyoruz?
Zaman bulamamaktan veya pahalı satış fiyatları gibi bahaneler artık tiksinti verici hale geldi. Teknolojijik gelişmeler bile artık ihtiyaç yerine tembellik odaklı ortaya çıkıyorsa kimse kılıf uydurmaya çalışmasın.  Asıl sebep merak yetisini yitirmekten kaynaklanıyor. Çıkın dışarı siz görün sebebi eskiden en ufak bilgi için insanlar enerji sarfediyordu. Bugün teknoloji çılgınlığı içinde mikrodalga fırından bile bilgiye(internet) ulaşabilirken kitap okumak abeste iştigal (!) olur.
Azim ve çalışma sonucu oluşmuş binlerce yıllık insanlık tarihi her medeniyetin yol haritasıdır. Bunu hepimiz öğrenmeliyiz.
Toplumsal bilinç böyle oluşur.
Tüm suçlu elbette okumayan kitle değil. Yıllarca insanlara okuma alışkanlığı (!) kazandırılmaya çalışıldı.
Peki okumak alışkanlık mıdır?
Birgün Victor Hugo ya okuma ihtiyacını tarif etmesini rica etmişler.
O da "Okuma ihtiyacı barut gibidir, bir kere tutuşunca artık sönmez."demiş.
İşte bunu yapmadık veya yapamadık. Kitaplar dünyayı keşif aracımız değil zihnimize vurulan prangalar oldu.Kapanışı John Milton'dan alıntı ile yapalım. Bazılarının yaşaması yeryüzüne bir yüktür, ama iyi bir kitap, usta bir kafanın yaşamdan sonraki yaşam için mumyalanmış bir hazine gibi saklanmış en değerli yaşam öğesidir. 




18 Kasım 2014 Salı

III.Reich ve Nazi Ekonomik Modeli



Hitler, iktidara gelmesinin hemen ardından Alman ekonomisinin
düzenlemesini hedef almıştır. Gerek I. Dünya Savaşı’ndan yenik
çıkmasının, gerekse de 1930 yılındaki genel ekonomik buhranın
sonucunda Alman ekonomisi ciddi sıkıntılar içindeydi. Yaşanan
hiper enflasyon, aşırı boyutlara varan işsizlik ve bunlara bağlı
olarak sanayideki kapasite düşüklüğü, Hitler’in izlediği ekonomi politikalarıyla kısa sürede kontrol altına alınmıştır.
Hitler'in iktidara geldiği 1933 yılını izleyen yıllardaki Alman
ekonomisinde gözlenen gelişmeler, çoğu kez Hitler'in olağanüstü
başarısı olarak kabul edilir. Hitler'in iktidarın tüm kontrolünü ele geçirmesinin hemen ardından tüm sendikalar kapatılmış, tüm
çalışanlar bir "işçi birliği" çatısı altında toplanmış, işçi aidatları,
genel bütçeye aktarılmıştır. Ücret artışları ve bunun sonucu olan
grev olasılığının kalktığı ekonomide, doğal olarak bir istihdam artışı yaşanmıştır. İşgücü maliyetinin düşmesi ve "iş dünyasındaki barış ve istikrar", işgücü talebini artırmıştır. Teknolojik ve askeri alanlarda büyük yatırımlar yapmıştır.
Uygulanan Yaptırımlar
Alman Ekonomisi, Hitler tarafından bazı özel programlar ile oldukça hızlı bir şekilde denge altına alındı . Büyük Buhran'da %15'lerde olan işsizlik, %0'lara çekildi . Ayrıca Fransa, Belçika ve Danimarka'dan sayıları milyonları geçen işçiler ülke içinde istihdam edildi. Hitler büyük patronlara gerektiğinde döviz ve ucuz hammadde sağlıyor, buna karşılık onların politikdesteğini alıyordu. Savaş başladıktan sonra esirleri de işgücü olarak yine belli başlı patronlara verdi.Almanya'nın
oldukça büyük petrol ve metal açığı vardı. Demir ihtiyacını İsveç ve Norveç'ten, kromu Sovyet Rusya ve Türkiye'den, petrolü ise genellikle Romanya ve Bavyera'dan karşılıyordu. Savaşın sonlarına doğru Romanya'nın düşmesi, Türkiye ve İsveç'in ambargosu ve Norveç ile ticaretin İngiltere Filosu tarafından kesilmesi nedeniyle büyük hammadde sıkıntıları yaşanmıştır. Hitler'in emri ile batıda bulunan sanayi
kuruluşlarında sadece üretim kısıtlayıcı önlemler alınırken Sovyetler'e geçebilecek olan sanayi kuruluşları toptan imha edilmiştir. 
Dipnot: Bugün Almanya'da devletin uyguladığı " Sosyal Devlet " politikası III. Reich döneminden izler taşımaktadır.Devam yazımda Almanya'nın o dönem içinde bulunduğu durumu ve Hitler'in Dünya ve Almanya tarihine etkisini irdeleyeceğim.

17 Kasım 2014 Pazartesi

Gölge Boksu


Cehalet yıllarca ülkemizde bilgi ya da tahsil eksikliğinin isimlendirilmek için kullanıldı. Gestapo liberaller bu sav'ı yıllardır ısrarla çürütüyor. Cehalet algı eksikliğidir. Kavgacı üslubun ardına sığınarak yazdıkları yazılarda açıkça ortaya çıkan bu nokta bile yeter tabloyu açıklamaya. Yazılarında kin ve nefreti üslub edinen bu ideolojik saplantılı karakterlerin bir diğer eseride gündemi ekseriyetle değiştirmeleridir. Sporcuların yaygın şekilde başvurduğu bir antrenman tekniği vardır. Gölge Boksu diye bilinir. Sporcular genellikle ayna karşısında ve hayali bir rakiple düello yapmalarını temel alır. İşte yıllarca Gestapo liberallerin ve hükümetin uyguladığı bariz taktik budur. Yıllarca ulusalcılar bu yardakçıların ve eski mübarek saz arkadaşlarının elinde nice dayaklar yedi bugün hala ulusalcılar ve bu değerleri taşıyan insanlar şovenist ilan eden bu zihniyetin testisini dolduğu çeşmenin başındakileri de irdelemeliyiz.Ama öncelikle bir konuya daha deyinmek isterim.Hicret olayı vuku bulduğunda dönemin mekkesinde kabile liderleri Hz.Muhammed için akli melekelerini kaybetmiş cinlenmiş hatta iran ajanı demişlerdir. O günün medyası şairler de onların sözcüsü görevini yürütmüşler.Tarih tekerrürden ibaret der ya akif . Şimdi gelelim kenz saltanatına. İslam beldesi Halife Osman döneminde Ümeyyeoğullarına iltiması ve mal hırsı ile ashab-ı suffa'nın muhalif tavrı arasında çalkalanmaktadır. Rivayet odur ki ümeyyeoğullarından Muaviye kendisine görkemli bir saray yaptırır. günlerden bir gün Hz. Peygamberin sahabelerinden Ebuzer El Gifari kenz saltanatı kuran Muaviye'ye söyle seslenmiştir."Ey Muaviye! Eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan israftır, yok
eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir." Şimdi başa dönebiliriz algı eksikliği budur işte ne farkı var bu olayların ibret alınsaydı tekerrür edermiydi tarih. Ne güzel tanımlamış şair .  Kendini  dev aynasında gören sözüm ona aydınların özeti budur. Bu paradigmada bugün değil belki ama elbet birgün çökecektir. Kenz saltanatları yıkılacaktır. Hafta sonu saltanatı yıkma umudunu aşılayan Nihat Genç ile tanışma fırsatına erişeceğim.Bakalım bana ne öğütleri olacak meraktayım.