3: Gerizekalıyız, çünkü; Entelektüel de olsak, halen kişiler üzerinden konuşmaktan ötesini yapamıyoruz.
4: Gerizekalıyız, çünkü; Halen vahşi birer primat gibi, ön yargı ve temel güdülerle dünyaya bakıyoruz.
5: Gerizekalıyız, çünkü; Bir kalıbı yenisiyle değiştirmeyi, düşünmek sanıyoruz.
6: Gerizekalıyız, çünkü; Tüm o mükemmel Sherlock komplekslerimize rağmen, dış görünümden edindiğimiz kısıtlı bilgiyle hüküm koyuyoruz.
7: Gerizekalıyız, çünkü; Hayatı aidiyet gereksinimden ve şuursuzca taraf olmaktan ibaret sanıyoruz.
8: Gerizekalıyız, çünkü: 21.Yy'da kadın hakları diyerek, kadınları halen ikinci sınıf bir konumda tartışıyoruz. Eğer tartışılacaksa, insan hakları tartışmaya açılsın. Kadın hakları değil, insan haklarıdır sorunumuz.
9: Gerizekalıyız, çünkü: Başka putları taşa tutarken, kendi putumuza söz söyletmiyoruz.
10: Gerizekalıyız, çünkü; Kendi mahallemizde post kavgası ederken, elalem Mars'a dolmuş hattı çekiyor.
Sosyal medyada bile paylaşılan şeyi, paylaşan kişiye göre beğenen evrensel kafalar; taşı atarken kırdığım camların bedelini, önyargılarınızla ödeyebilirsiniz efendim.
Uzun zamandır standart olan bloğumun görünümü yeniledim. Umarım beğenirsiniz :) Bir de soru-cevap yapmak isterim. Bir yazarın hayatını yazmayı düşünüyorum. Her hafta ay yeni bir yazarın hayatını burada paylaşacağım. Siz de istediğiniz yazarın ismini önerirseniz, konuyla alakalı fikir alışverişinde bulunabiliriz. Sevgiler :)
Öğrenciler
cehaletle ve okumamakla itham ediliyor. Onların sorgulamaması ve geleceğe dair
planlarının olmaması alay konusu ediliyor. Yaşı belirli bir çıtayı geçen
herkes, yeni nesle ve onun yaşamına amiyane tabirle giydirmek ile yaşamını
sürdürüyor. Yeni nesil çok sığ ve kaygıları yok. Okul ile alakaları sınırlı ve
öğrenmek istemiyorlar. Bilgiye aç değiller, sadece sonuç odaklı
düşünüyorlar(sınavlar, mülakatlar v.s), okuma alışkanlıkları yok, geleneklerine
ve kültürlerine bağlı değiller.
Peki, siz ne
ürettiniz demek istiyorum onlara. Siz sadece önyargılarınızı, kalıplarınızı ve
yanlışlarınızı, dayatarak bizi eğittiğinizi mi sanıyorsunuz? 12 sene yarış atı
gibi yaşayıp, 4 senelik lisans programı ile ehil insan mı olacağız? Bilgiye aç
olmak ve okuma alışkanlığı kazanmak için bireyin, bilginin mahiyetine dair bir
algısının oluşması lazım. Sadece kör bir ezberle kişi neden bilgiyi arasın?
Zaten başkasının istifra ettiğini sorgusuz yutuyor. Bu durumda hazırcı ve
tembel ise, suç kişinin oluyor? Bilgi rasyoneldir yani akıl ile
ulaşılmalıdır. Eğer bilgi kişinin çabayla ulaştığı değil de başkasının
aracılığıyla edindiği bir kazanım olursa, dogmatik olur ve çürütür.
Kültürel birikim ve entelektüel kaygı gibi kavramlardan uzak olmak, önceki
nesillerin bir gelenek dahi oluşturmaktan aciz olmalarındandır. Toprağa tohum,
gübre, su ve emek vermeden ürün bekleyen çiftçi, hasat zamanı dizlerini döver.
“Yaşadığımız
ülkenin en iyisiydiler ama bize okullar hiçbir şey öğretemediği gibi bir de
tamamen çarpık bilgilerle donanmamıza neden olmuşlardı. Üstelik o kadar
acımasızlardı ki, “Kuğu Gölü Balesi”nin müziğini dinlememiş olmak,
Suç ve Ceza’yı okumama,
devrim sonrası ülke
hakkında eksik ve yanlış bilgilere sahip olmak adeta bizim suçumuzdu. Şair adı
ezberlemekten şiir okumaya,
savaş tarihi ezberlemekten barışı anlamaya, flütle modası geçmiş şarkıları
çalmaktan Bach’ı dinlemeye,
özel günlerde -savaşı- anlatan resim yapmaya
çalışmaktan Caravaggio’yu tanımaya, dil bilgisini ezberlemekten de yabancı dil
öğrenmeye vakit kalmamıştı.”
(Caravaggio - San Luigi dei
Francesi)
Ezel Sadıker – Eğitim Üzerine – Kafa Dergi Mayıs
Sayısı
-Eğitime
ihtiyacın var.
+Katılıyorum
ama kör regürjitasyon ve yineleyerek ezberlemek eğitim değildir.
Alman asıllı
Amerikalı Teorik Fizikçi Albert Einstein ile babası arasında geçen bu diyalog
belki de eğitim sistemi ve anlayışına yönelik yapılmış en radikal eleştiridir.
Asırlardır ideoloji ya da misyonerlik faaliyetleri amacıyla; muhakeme
yeteneğinden yoksun, birey olgusunun idrakinden bihaber aciz nesiller
yetiştirildi ve devam ediyor. Eğitim kurumları adeta Auschwitz kampı mantığıyla
işliyor. Tabelalardan yönünü tayin edecek kadar okuma-yazma bilen ve marketten
yaptığı alışveriş sonucunda para üstünü alabilecek kadar hesap yapabilen parlak
zihinleri geleceğe armağan ediyorlar.
Yine
Einstein diyor ki; “Eğitim gerçeklerin öğretilmesi değildir.
Düşünmek için aklın eğitilmesidir.” Demek ki suç kişide değil
kişiye verilen eğitimdeymiş. Çünkü eğitim gerçeklerin empoze edilmesi değil,
gerçeği kendi iradesiyle keşfedecek yetkin zihinlerin yetiştirilmesidir.
Eğitimin amacı, üretim ve bilginin kümülâtif birikimidir. At gözlükleri ve gemle,
amaçsızca sona koşan atlar olmamaktır. Ehil kişi neyi bildiğini söyleyen değil,
neyi aradığını bilendir. Korkuyla ve ezberle tembelleşen zihin, işte bundan
dolayı ardılının tekrarından başkası olamaz.
Yüce Atatürk bir gün bir
toplantı sırasında şunları söyler; “Okul sayesinde, okulun
vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk
iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.” Aziz
Nesin’e küfretmek değilmiş demek ki çözüm, ata buğday verir gibi bilgi vermek
değilmiş ve gelişimde kişinin olduğu kadar, kurumun da rolü büyükmüş. Aksi
takdirde Einstein’ın dediği gibi ‘eğitim insanın okulda öğrendiği
her şeyi unuttuğunda arta kalan şeyler oluyor'.
KARİYER NEDİR?
“Başarı kolay elde edilir, zor olan başarıyı hak
etmektir” der Albert
Camus. Kariyer işte başarıyı elde edenle, hak edenin arasındaki adaletli(!)
rekabete denir. Eğitim hayatı sonlandıktan sonra Sokratik bir tavırla, ‘Tek
bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir’ diyerek sınavlar ve mülakatlar ile
dövüşüyor olmamız hâlihazırda yorucuyken, üstüne bir de ahbap-çavuş düzenine
rastlamak derin bir hastir çektiriyor. Ankara’da dayısı olanın, toplum
nazarında adam sayılması mı dersin yoksa üstlerine çekilecek yağın kalite
kontrolünün telaşı mı. Zaten okulda yıllarını kaybedip, sırf diploma için
yıllarını kaybeden insanlar bir de yükselmek için alçalmak zorunda kalıyorlar.
Öyle ki limbo olimpiyatları düzenlense, kafadan ilk üçteler. Böylesine
kaliteden yoksun ve tekdüze bir anlayıştan, nasıl başarı beklenir?
Moliere’ciğim eyvallah, güçlükler, başarının değerini artıran süslerdir
de, biz de insanız yahu. Kariyer planımızı neden atom altı parçacıklar
değil de, Ales sonuçları belirliyor? Doğal seçilimin basit bir taklidiyle
eleyerek belirlenmesi gerçekten çok rasyonel. Kariyer olarak neyi düşünebilir
ki bir insan? Ev, araba, makam ve evlilik mi? İnsanların sonuç odaklı olmasını
eleştiriliyordu ama neden bunun devamında susuluyor? Yahu bu kitle öyle bir
eviriliyor ki bu kafanın elinde, hayalleri olan insanları kanserli hücre gibi
görüyorlar artık.
Hayatın gerçekleri var evet lakin biz farklı dünyalarda yaşamıyoruz.
Steve Jobs ile Urfalı Ahmet farklı paralel evrenlerde yaşamıyorlar. Lakin
kariyer planı yapmak ki özellikle Türkiye’de tarot falından bile anlamsız. Dünyada
başarının şartı düzen, disiplin ve çalışmayken, bizde ki karmaşa 70’li yıllar
devlet dairesi arşiv odalarına taş çıkartır. Steve Jobs hayalinin peşinden
koşup savaşabiliyordu ama bizler hayallerimizi değil, aç kalmamayı düşünerek
çalışıyoruz. Böylesine bir açlık oyununda, yaratım ve devamında üretim de, imam
eriği seviyesinde olur elbet.
Steve Jobs’ın şu sözünü hiç unutmam. “Mezarlıktaki en zengin adam
olmak bana bir şey ifade etmiyor. Geceleri yatmadan önce harika bir şey yaptığımı
bilmek. İşte bu benim için bir şey ifade eder.” Hangimiz gerçekten
bu hisle giriyoruz yatağa? Ahlaklı, küfür etmeyen ve çöpünü her sabah atan
olmak insanı yüceltmez. Kariyer planı yapmak bana tutarlı gelmiyor, yapmayı
sevdiğin işi yapmaktır doğru olan. İnsan programlanan bir makine değil,
tutkuları, hayalleri ve arzuları olan bir canlıdır. Belirlenen komutları
uygulamayınca, haylaz değil birey olur. Bırakın hayal kursunlar, bırakın özgür
olsunlar. 2 kere 2’nin sonucu 5 olsun onların hayallerinde. Çünkü hayal gücü
gerçekliğe karşı verilen savaştaki tek silahtır1 ve önemli
olan yaşamak değildir, başarmak hiç değildir. Önemli olan
insan kalmayı bilmektir.2
(1. Jules De Gautier – 2.George Orwell)
Yazıma The Beatles grubunun kurucusu İngiliz Müzisyen John Lennon’ın sözleriyle
noktayı koyuyorum.
"Ben
5 yaşındayken annem hep hayatta en önemli şey mutluluk derdi. Okulda
"büyüyünce ne olmak istiyorsunuz ?" diye sordular. Ben de
"mutlu" yazdım. Bana 'ödevi anlamamışsın' dediler. Ben de onlara 'siz
hayatı anlamamışsınız' dedim."
Merhabalar Blogger dostlar, öncelikle estetiğe giriş yazıma yorum yapan tüm güzel insanlara teşekkür ederim, iyi ki varsınız. An itibariyle yazıya başlıyorum lakin gerek yaklaşan finallerim gerekse dergiye yetiştirmem gereken yazımdan ötürü biraz gecikmeli olacak, affımıza sığınırım.
Bugün ki konumuz ise yeni bir seri hakkında fikir alışverişi olacak. Aklımda Bilim Serisi adı altında toplu yazılar yazmak fikri belirdi. İlk yazımda 'zaman nedir?' sorusuyla başlayıp, bilgimin ve kalemimin yettiğince size bilgi sunmaya çalışacağım. Diğer yazıların ve final süreci boyunca kozada olacağımdan, sizden yazabileceğim konular hakkında fikir bekliyorum. İstediğiniz konuları yorumlarda belirtirseniz çok sevinirim. Konu sınırlaması düşünmedim sadece akademik ve teknik detaylardan ziyade, eğlenceli ve teşvik edici paylaşımlar yapmayı tasavvur ediyorum. Yeni Seri fikri dışında başka seri önerileri de almak isterim.
Estetik diğer ismiyle güzelduyu, güzeli (bilhassa sanat eserlerinde) bulma amacıyla ağırlıkla 19. Yy'dan sonra hakkında yazılan felsefe dalıdır. Peki estetik nedir, biraz açalım konuyu.
'Seni seviyorum' dediğinizde acaba sen zamirini hangi niteliği karşılaması için kullanıyorsunuz? Sen, kişiliği mi yoksa kişinin sahip olduğu bir vasfı mı niteliyor? Sen'i sevmek demek yani benlik ifadesi olarak sen olanı sevmek, kendini ifade şekline dair bir iltifat mı yoksa egosunu okşayarak bedenine, maddi ya da manevi gücüne ortak olma istencinin ifadesi mi? Öncelikle birkaç soruyla ısınalım ve öyle başlayalım. Estetik nedir? Görselliğe dayanan bir zevk ve tatmin hali mi? Bunu açmak
gerekirse, antik mısırdan bu yana dilden dile dolaşan altın oran arayışı mı?
İşlevsellik nedir peki, estetiğin işlevselliği var mıdır?
Sevginin bu denli sığ olarak algılandığı ve yaşandığı bir devirde, sanırım cevabı hepimiz biliyoruz. Lakin genel manada eleştiri getirmek ve konuyu tartışmak isterim. Blogger dostlarımdan estetik anlayışı ve güzellik kavramıyla alakalı yorumları bekliyorum. Devam yazısı bu doğrultuda şekillenecek.
‘Söz’ insanın aslında söylediği tüm şeylerin, senedi ya da başka bir açıdan
teminatıdır. Ondan dolayıdır ki, tüm kültürlerde sözedir itimat ve güven. Çünkü;
söz vermek bir yolculuktur, insanın kendini tanımaya çıktığı. Söz vermek, özü bilmektir;
sözün seni sen yapan, benliğini ortaya koyan en önemli göstergendir. Çünkü
Hadis’i Şerifte de denildiği gibi; Söz vermek namustur.
“Söz, iki
sonsuz arasında bir çırpınış.”
-Cemil Meriç
-II-
Söz vermekle, yalan söylemek arasındaki tek fark da bu hususta şekillenir.
Sözü alan kişi kadar sözü veren kişinin de, zamanın belirli durak
noktalarında kendi yalanına inananlar komitesine iştirak etmesidir. Yalanlar
elbet inandırıcı olabilir; kimisi yalan cambazıdır, inandırır. Lakin sözler ve
yeminler, bağlayıcı ve kutsayıcıdır. İşte bu yüzden verilen her söz, bir parça
aidiyet gerektirir. Gözlerden başlar, dudaklara kadar senle dolar fikrinin özü. Atalarımız,
‘mutluyken söz vermek derler’ çünkü ani bir feveranla dökülür kelimeler boşluğa
ve artık verdiğin söz efendindir senin.
“Söz ağızdan çıkana kadar o senin esirin ,
ağızdan çıktıktan sonra sen onun esirisindir.”
-Hz. Ali(ra)
-III-
Söz vermeyin dostlar; çünkü verilen her
söz tabiatı gereği çiğnediğinde -kural budur, sözler çiğnenmek içindir- güvenin
kristal sütunlarını benliğin üzerine parça parça dağıtır ve serer. Bu parçalar
öylesine keskin ve yoğundur ki, her hareketinde daha da derine işler ve yaranı
deşer durur. Ve öylesine ince yapılıdır ki, her dokunulan ten geride örtünmesi
imkansız izler bırakır.
“Sözleri
tutmanın en iyi yolu, hiç söz vermemektir”.
Beni var eden ya da başka bir deyişle varlığımın tozlu sayfalarının arasında gezinirken, harcadığım zamanımı anlamlandıran tüm kelimelerin; tozlu kınlarından özenle sıyrılmış hançerler olduğunu düşünüyorum. İşlemeli ahşap sandıklarında saklanmış ve asırların nefretiyle bilenmiş, zehrini damarlarımda hissediyorum. Nerede başlamış ya da nerede bitecek bu oyun? Perdeleri kim çekecek, kim söndürecek güneşi ve kim öldürecek içimde yaşayıp giden seni?
-II-
Keşke dememek için yaptıklarımdır, bana en çok 'keşke' dedirtenler. Pişmanlaştıktan kaçmaya her yeltenişim, her geçen gün daha da fazla aşikar etti kesin hükmümü. Ben o bildiğin 'ben' değilim artık. Kabuğumun içinde ağır aksak çürüyen unutulmaya yüz tutmuş, bir şair müsveddesinden ibaretim. Beni sıradanlaştıran da işte bu farkındalığım ve kendinden uzaklaştıkça kopuklaşan bağlar insana sözcüklerinin ardındaki tini gölgelemeyi salık ediyor. Sen varsın, kelime var ama manaya dair tek bir iz bile bulamazsın. Ne olacak peki, kim kurtaracak kaybolanı, mutlak düşüşe mahkum mudur insan?
-III-
İnsan bir kere sustu mu, anlam kazanmaya başlarmış söylediği sözler. Bir kere sustun mu, sessizliğinde yalınlaşır ve kalıbına oturur fikrin. Sevgi gibi, söylenenler değil hissedilenler belirler ve şekillendirir barındırdığı anlamın mahiyetini. Lakin insan en çok yalanı kendisini söyler ve her seferinde yeni baştan başlar bu oyuna. İnsan zihnini ne denli açarsa, yüreğini de o denli mühürler dünyaya.
-IV-
Susmak ve acı çekmek; sustukça ne çok konuşuyormuş sahi insan. Kalabalıklaştıkça yalnızlaşan ve yalnızlaştıkça kabuğuna bir parça daha kaybettiği masumiyetinden serpen her insan gibiydim. Çünkü; susmuştuk ve her insan bir parça sessizliğe mahkumdur. Kapıları kapanmıştı şehrimin ardına kadar. Sisli bir gece, rutubetten tavanı çökmeye müsait tek gözlü bir evde kaybetmiştim çocukluğumu. Karanlıkta aydınlığın ölümünü müjdelemişti geçmişimin birikmiş yargıları. Şimdi; zamanı şekillendiren kavramlardan vâreste, bulutlara kanat çırpan bir kuşun kanadındayım. 'Ben kimim', soru sormayı bırakın artık. Sizleri siz yapan da öldürdüğünüz yaşamlarda saklı.
Konuşuldukça unutulan şeylerden biri de yalnızlığın kendisi olmuş durumda. Yara kaşındıkça akan irin iyileştirmiyor hatta daha da hasta ediyor. Yalnızlık da diğer tüm kelimeler gibi, obur çağın müsrif insanları tarafından çöplüğe süpürülüyor. Nitelik kaybediyor ve niceliği üzerinden laf salatası yapılıyor. ‘Yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir’ sözünden amaçsız bir bulunma halinin yoksunluğunu ifade biçimine dönüşüyor. Kelimelerin anlamlarını böylece kaybettiği bir dünyada, dile dökülen hangi duygu ya da düşüncenin hükmü olur? Sevgi, saygı, sadakat veya hoşgörü, şekilci bir güruhun atıştırdığı çerezlerdir sadece.
-II-
Boş bir odada ve loş bir ışığın nazarında oturup, dışarıda amaçsızca gezinen insanları izliyorsak eğer senin şiir vaktin gelmiş demektir. Gece örtüsünü düşleriyle yıkar ve aklının surlarına asar. Şiiri şair, şairi ise yalnızlık ve yalanlar doğurur. Yalnızlık insanın kendisine mektup yazmasıdır, mührünü de kanıyla vurur. Sessizlikte söylenen tüm sözler, insana kimi zaman duvarda izler bırakacakmış gibi hissettirir. Ayın şavkı vurdu mu yüzüne, boyası akıp sanki geriye
sadece sözcükler kalacak.
-III-
Yalnızlığı anlatayım size, beni iyi dinleyin. Asıl yalnızlar, ‘yalnızım’ diyenlerdir sanmayın.
Anlatamamak değildir onun yoksunluğunu yaşadığı. Anlatmak ile anlaşılmak arasında sıkışmaktır aklında kımıldanan kurtlara sebep. Yalnızlaşır insan elbet ama kalabalıklar içindedir onun yalnızlığı. Yalınlaşmaktır yani bir nevi. Çünkü birbirine benzer tüm yalanlar tıpkı insanlar gibi. Çünkü insanlar yalanlarıyla yaşamaya alıştılar. Bizler ise yalnızlaştık ve insan yeterince yalnız kalınca, yalnızlığıyla bir şeyler paylaşmaya başlar.
-IV-
Kelimelerle raks edercesine dolaşan bu mısralarda ki yaşam izlerimdir. Silinmez izler bırakmaya yelteniyorum. Ay ışığı ve yakamoz, penceremde buğulanır onun bakışları. Ah o yüreğimden çalıp götürdüğün umut mudur? Saklama gözlerini ölüm bizi bekler, ah o ardında bıraktığın yaşlar sevginden arda kalanlar mıdır? Biz bir bütün müyüz, parçalandığımız yerlerden birbirimizi bulacak mıyız? Kırıldıkça, yaralarımızı onaracak mıyız? Bedenimiz bir kalabalıkta süzülüyor olabilir lakin Kafka’dan beri yalnızlığımız insanlarla kuşatılmadı mı sence de?
Kadınları arzulamak, yıldızları izlemek gibidir. Semada süzülen tüm o parıltı, zihninde mucizevi izlenimler uyandırır. Işıltısına kapılırsın ve efsunkar edasına vecd duyarsın. Fakat yakınlaştıkça ve aranızdaki tüm buğu silindikçe sadece başı boş savrulan bir kaya parçasından ibaret olduğunu anlarsın. Şarap da öyledir, para da. Kavramlar çıplaktır, onları giydiren ve şekle sokan sensin. Onsuz yaşayamam dediklerin, onsuz yaşamak istemediklerinden ibarettir. Arzularının bir nehir gibi akması, seni özgür kılmaz. Çünkü arzulardır asıl tehlikeli oyunlar oynayan ve kafatasında nihai kuklacısı ile ipin ucunda raks eden üstün(!) ırktır insan. Sahip olamadıkların, değer kazanır zamanla. Sahip olmak istenci ve hükmetme arzusu ile dolarsın ve buna nail oldukça güçleneceğini sanırsın. Lakin sahip olmaktır asıl zayıflık. Sahip olduklarınla değil vazgeçebildiklerinle var olursun ve vazgeçebildiklerin tükendiği gün özgür kalırsın. Yaşamak delilik gibidir, tüm mesele sadece kimin kimi kafeslediğidir.