Oscar Wilde, aşkın ölümden daha büyük bir sır olduğunu söylüyordu eski basım bir kitabında. Oysaki ölümü beklerken yitip gidecek esrik bir tutkuya bağlandığını, kuşkusuz o da biliyordu.
Fakat hep böyle işlemez mi zaten aşkın kanunu; kim ona bağlanmak ve yüreğinin derinlerinde yeşertip, yaşatmak için mantıklı bir sebebe ihtiyaç duyar ki?
Yıllar geçer inanmaz olursun artık seni bulacağına, bir an olur çat kapı giriverir hayatına zincirlerini koparırcasına. An olur, bir bakışa binlerce asrı sığdırırsın sanırsın; kalıverirsin öylece ve zamanın ansızın hükümsüzlüğünü ilan edişine şahit olursun. Çünkü hazırlıksız yakalamıştır seni tanrı misafirin ve artık geri dönüşü yoktur bu işin.
Gözlerin ta içine odaklanan bakışlar, ağır ağır tıkanan nefes, hızlanan kalbin ritmini kaybetmiş çığlıkları; bir kuş havalanır kafesinden, işte o vakit yankılanır göğsünün duvarlarında aşkın şarkısı.
Tükenen bir ömre kapı açtın mı sen de benim gibi. Ya da sayfaları sararmış eski bir kitaptan antik gözyaşlarını süzdün mü? İnce ince elenmiş kederler bağlamış yüzler. Çizgileri zamanın şeritleri gibi şekillenmiş. Karar almakta zorlanır mısın bilmem ama aldığım kararların, diğer tüm olasılıkları zamanın çöplüğüne attığını bile bile karar vermeyi denemek, insanı yıpratıyor. Sahi nasıl dayanıyor bunca insan. Nasıl hiç gece olmamış gibi, açıyorlar perdelerini güne. Bu boşvermişliğin ve kaygısızlığın verdiği derin sızıyı anlatamıyorum. İnsan acılarda buluyor kendini ve yalnızlıkta isim veriyor hatalarına. Çünkü seni sen sen yapan hatalarındır. Hatalardan kaçarız ama yolumuzu onlar çizer.
1- İnsanın bütün organlarını,
2- Sağlığın çeşitlerini,
3- Hastalığın çeşitlerini ve bunlara ait araçları, görüntülerini ve giderilmesini,
4- Sağlığın ve hastalığın çeşitlerini, araçları, sebeplerini, bunlara işaret eden veya bir hastalığı diğerinden ayıran delilleri veyahut o hastalığın görünmeyen organlardan hangisinde bulunduğunu tespit eden delilleri ve o delilin hangi bedenlerde kullanılabileceğinin bulunması,
5- Basit ve bileşik ilaçları; tıp aletlerini ve bu aletlerin nasıl kullanılacağı,
6- Uygulanan her fiilin kanunlarını ve
o kanunların hangi beden ve organlarda tatbik edileceğinin bilinmesi,
7- Yine o kanunlar bilinmelidir ki, hasta beden ve organ eski sağlığını kazanabilsin. Doğrusunu Allah bilir. "Tababet (doktorluk), gerçeğe ve vakıaya uygun ve sağlam esaslara dayanan bir sanattır ki, bununla insanın tüm bedeninin ve tek tek bütün organlarının sağlığı elde edilir."
Kitabü'l Mağnu fi Edviyetü'l-Müfrede (Çeşitli ilaçlar hakkında zengin kitap)
Dünya'daki değişimi merakla takip ediyorsanız eğer gelişimin, sınırları ve tüm bilinen yapıları değiştirdiğini görürsünüz. Bilinen tüm siyasi, sosyal, ekonomik ve dini fikirler, değişen dünyaya göre kendini değiştirmeye mecbur durumda. 20 Yy'ın soğuk savaş dönemi kuralları yerini, yeni bilinç çağının kurallarına bırakıyor. 2. Sanayi devrimi geliyor dostlar. Organik sınırlara sıkışan insan, yapay zeka ve biyonik beden çalışmalarıyla, yarınına ışık tutuyor. Yazılım ve makineleşmeyi öğrenmeliyiz. Ekonomik gelişim için, siber ekonomi kanallarını keşfetmeliyiz. İnsanoğlu kağıt üzerinden değil sanal sayılar üzerinden var olacak artık. Ne kitaplar ne de para, kağıda işlenecek. Daha şimdiden Avrupa ülkeleri bu geçiş için yaptırımlara başladı. Ayrıca enerji altyapısı ve alternatif yakıtlar da, gelecekte şartları belirleyecek. Elon Musk gibi yatırımcılar ve Avrupa Konseyinin bu konuda yaptıklarından haberdar olmalıyız. Tesla, NeuraLink gibi firmaların yaptıklarına da değinelim yeri gelmişken. Tesla'nın amacını şöyle açıklıyor Musk; Var olan hidrokarbon enerji kaynaklarının tükenmesi beklemek yerine, yatırımlarımızı alternatif ve sağlıklı enerji kaynaklarına yatırmalıyız. Neuralink ise gelişen yapay zekaya karşı insanların organik sınırlarını aşarak,biyonik bedenler elde etmesini hedefliyor. İşlevini yitiren uzuv ve organların ve hastalıkların tedavisini , ayrıca insan zihnini online bilinç sınırlarını aşmayı hedefliyor.
Evrensel düşünmeliyiz dostlarım. Gezegendışı kolonileşmenin konuşulduğu çağımızda, bölgesel dogmalara sarılmak kıyamettir. İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleridir der Cemil Meriç. Dünün kavgasını değil, yarının planını yapmalıyız. Düşlerimizi gerçek kılacak olan da, toprağa gömecek olan da bizleriz.
Gündemde birkaç günden beri TRT(Türkiye Radyo
ve Televizyon Kurumu)'nin düzenlediği "Bir Fikrim Var" isimli yarışma Programı var. Çünkü Gıda Mühendisi Kübra Ağca ve Organik Hoşaf projesi, istisnasız herkes
tarafından konuşuluyor. Sözcü yazarı Soner Yalçın da, yapılan bazı eleştirilere
cevaben köşesinde şunları söylemiş; Adı Kübra Ağca.
TRT'de düzenlenen “Bir Fikrin mi Var” isimli
yarışmada “organik hoşaf” projesiyle
finale kalması sosyal medyada infial yarattı!
Genç Kübra'nın
hoşaf üretim projesi, pastörize etmeden raf ömrünü uzatmaktı.
Eğer…
Kübra Ağca, katkı maddesiz raf ömrü uzun doğal bir içecek
buldu ise, bu büyük buluştur. Diğer yarışmacıların hakkını yemek istemem ama
yapım şirketinin açıklaması doğru ise Kübra'nın
hakkı birinciliktir.
Soner Yalçın ayrıca, eleştirileri yapan insanları
da, gericilikle ve Gardrop Muhalefeti yapmakla suçladı ayrıca yazısında örnek
alınması için Fransa Peynir Hareketini işaret etti. Soner Yalçın'a öncelikle
yazısında ki olumlu yönleriyle yanıt vermek lazım. Hormonlu ve katkı maddeli
yiyeceklerin, kalp ve damar rahatsızlığı ve kanser gibi birçok hastalığa sebep
olduğu hepimizin malumu. Bu konuda verdiği örnekler de gayet yerinde. Ayrıca
projenin katkı maddeleri olmadan doğal raf ömrünün yükseltilmesi odaklı yönü de
takdire şayan. Lakin Soner Yalçın'a ve yarışma sorumlularına sormak lazım.
Yıllardır Tübitak denilen sözde bilim kurumunun kabul etmediği projelerin,
Amerika ve Avrupa'da el üzerinde tutulduklarına şahit oluyoruz. Eğer burada
amaç gelişimse, o projeler neden kabul görmedi? Ayrıca ilgili kurum formatın,
bilim değil girişimcilik odaklı olduğunu belirtti açıklamasında. Bilim ile
girişimciliğin farkını da açıklasalarmış keşke. Dünya silikon vadisindeki genç
bilim insanlarının buluşları ile evriliyor artık. Girişimcilik bilimin
ticari ayağı ise, bilim ile ticaretin farkı nedir? Amerika eğitim sistemi
çökmesine rağmen, sırf maddi ve manevi yatırımlarla, bilim ve ekonomisini
büyütüyor. Bilimsel gelişmeleri takip etmeden, neyin girişimini yapacaksınız?
Bilim ve akıl olmadan, girişimcilik mi olur? O projeyi ortaya çıkaran kişi de
bir bilim insanı değil midir? Seçici Jüri hangi kıstaslara göre orada ve seçim
yapıyor? Papaz Eriğini, imam eriğine çeviren aleti seçen jüriden farkı nedir?
Ayrıca diyanet işlerine ve kendilerine(TRT) verilen onca
paranın kaç lirası girişimci bir icraatte kullanıldı? Burada asıl nokta Hoşaf
değil, boş laftır. Soner Yalçın Gardrop Muhalefetini de bundan ötürü
dillendirdi sanırım. İnsanların giyimine ya da kişisel seçimlerine eleştiri olmaz
zaten bu hakarettir. Ama yıllardır gencecik insanların hakkı yenirken ve beyin
göçü artık norm haline gelmişken, böylesine tepki gösterilmesini yadırgamamak
gerekir. Ayrıca konuyu yine maneviyata getirip, asıl görülmesi gerekenin üstüne örtmeyin. Ortada haksızlık ve usul hatası varsa, bunu dillendirin. Gardrop edebiyatı yapmakla suçlarken, mağdur edebiyatını da bırakın. Mini etekli kadının yediği tekme için de bunu söyleyebiliyorsanız, konuşun.
Celal Şengör Hoca Genç Bakış'ta şu
cümleyi kurmuştu; Ya bilimi adam gibi öğreneceksin ya da bilimden gelen adama
saygı göstereceksin." Soruyorum sözüm ona ilerici size, Bilimin böylesine
pespaye hale getirildiği ve bilim insanlarının çarmığa gerildiği bir ülkede,
siz Fransız Peynir hareketinden önce başka olaylara da değinin. Mesela çok uzağa da gitmeyin, Fransız Aydınlanma hareketi gibi. Bilimi çer çöp yapın
ve ardından yaşanan onca skandala tepki verilince, kıvrak kelime oyunlarıyla
aşağılayın. Bilim değil girişimcilik yarışması denmesi bile ironikken, hala bu
formatın çıkardığı şeyi aklama çabanız rezalet. Ortada bir icat varsa bunu bilim
kurulu incelemeli ve patentlemelidir. Avrupa'da da diğer ülkelerde de bu iş böyle yapılır. Bir icat yapıldı mı, başvurulur. Patent alınır ve ödenek için başvurulur. Ödenek alınırsa, bu proje zamanla seri üretime başlar. Lakin orta oyunu gibi dönen ve bilim dair her
kavramın içinin boşaltıldığı bu günlerde, böylesine bir meddah oyununun da bilincinde olunması gerekir. Eğer sen televizyonda magazin programı formatında
girişimcilik zırvalığı yaparsan; Dünya uzaya çıkarken sen, hoşafını içer, eriğini yer öylece seyredersin.
kanlı bir direniş gibi kan revan içindeydi zihnimin sokakları her ayak sesin yaşamak oldu kabuk bağladı ruhumun noksanları bir bakışın yetti ruhumda ki buzları eritmeye içten bir gülüş sarmaladı asırlık köhneleşmiş bedenimi savurdun her telini cennetinin bedevi yalnızlığımda sonsuza kanat çırpmak gibiydi kaybolmak bakışlarında buğulanan gözlerimde damla damla süzülen sevdasın şimdi yüreğimi savurma karanlığa sevda yuvasız bir kuşmuş aç kollarını göğe küsmesin insan sevdiği kadar var olurmuş hayatta hatırladıkça sevmeyi yaşamayı öğrensin
Street of the Old Town — Oil Painting On Canvas By Leonid Afremov
Dervişe bir gün sormuşlar: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" Size farkı gösteriyim deyip, önce sevgiyi dilden kalbine indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi sofrada yerlerini almışlar. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Derviş şöyle bir şart koymuş: "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz." Kabul edip çorbalarını içmeyi denemişler; fakat kaşıklar uzun geldiğinden sıcak çorbayı döküp saçmaktan hem kendilerini yakmışlar hem de ağızlarına bir damla bile çorba götürememişler. En sonunda bakmışlar olacak gibi değil, sofradan aç kalkmışlar. Daha sonra derviş, bu defa sevgiyi gerçekten bilenleri yemeğe çağırmış. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen insanlar gelmiş, sofraya oturmuş. Onlara da aynı şartı dile getirmiş. Her biri uzun kaşığını çorbaya daldırmış, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak çorbalarını içmişler. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve sofradan afiyetle şükrederek kalkmışlar. Derviş sevgiyi gerçekten yaşayanların farkını soranlara: "İşte! kim hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır ve kim kardeşini düşünür de onu doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şunu da unutmayın. hayat pazarında her zaman alan değil veren kazançlıdır." diye anlatıp, tevazuyla gülümsemiş.
II
Bir derviş öğrencileri ile gezinirken nehir kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp: “İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.
Öğrencilerden biri: “Çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince derviş: “Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, Çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
Daha sonra derviş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”
III
Dervişe bir gün sormuşlar: "İnsanlar neden kötü alışkanlıkları daha kolay edindikleri halde, iyi alışanlıkları daha zor edinirler ve neden iyi alışkanlıklarını uzun süre muhafaza edemezler?"
Derviş bir süre düşünüp: "peki ben size şöyle bir soru sorayım; eğer iyi tohumu güneşte bırakırsak ve kötü, çürümüş tohumu toprağa gömersek ne olur sizce?" demiş.
"iyi tohum kuruyacak güneşte, kötü tohum ise hastalıklı filizler verecek ve sağlıklı bir meyve oluşmayacak." diye cevaplamış soranlar.
bunun üzerine derviş devam etmiş sözüne: "insanlar da bu şekilde davranır. iyilikleri ruhlarında saklayıp filizlerini büyütmektense açığa çıkarıp kayıp ediyorlar. diğer yandan da günahlarını ve kötü taraflarını başkalarından saklamak için en derinlerinde gizliyorlar. onlar da orada büyüyüp insanı kalbinden yok ediyorlar."