29 Nisan 2017 Cumartesi

Denemeler - 8



-I-


‘Söz’ insanın aslında söylediği tüm şeylerin, senedi ya da başka bir açıdan teminatıdır. Ondan dolayıdır ki, tüm kültürlerde sözedir itimat ve güven. Çünkü; söz vermek bir yolculuktur, insanın kendini tanımaya çıktığı. Söz vermek, özü bilmektir; sözün seni sen yapan, benliğini ortaya koyan en önemli göstergendir. Çünkü Hadis’i Şerifte de denildiği gibi; Söz vermek namustur.

“Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış.”
-          Cemil Meriç
                                                          

-II-

Söz vermekle, yalan söylemek arasındaki tek fark da bu hususta şekillenir. Sözü alan kişi kadar sözü veren kişinin de,  zamanın belirli durak noktalarında kendi yalanına inananlar komitesine iştirak etmesidir. Yalanlar elbet inandırıcı olabilir; kimisi yalan cambazıdır, inandırır. Lakin sözler ve yeminler, bağlayıcı ve kutsayıcıdır. İşte bu yüzden verilen her söz, bir parça aidiyet gerektirir. Gözlerden başlar, dudaklara kadar senle dolar fikrinin özü. Atalarımız, ‘mutluyken söz vermek derler’ çünkü ani bir feveranla dökülür kelimeler boşluğa ve artık verdiğin söz efendindir senin.


“Söz ağızdan çıkana kadar o senin esirin ,
ağızdan çıktıktan sonra sen onun esirisindir.”
-          Hz. Ali(ra)


-III-

Söz vermeyin dostlar; çünkü verilen her söz tabiatı gereği çiğnediğinde -kural budur, sözler çiğnenmek içindir- güvenin kristal sütunlarını benliğin üzerine parça parça dağıtır ve serer. Bu parçalar öylesine keskin ve yoğundur ki, her hareketinde daha da derine işler ve yaranı deşer durur. Ve öylesine ince yapılıdır ki, her dokunulan ten geride örtünmesi imkansız izler bırakır.

“Sözleri tutmanın en iyi yolu, hiç söz vermemektir”.
-          Oscar Wilde


 






26 Nisan 2017 Çarşamba

Denemeler - 7


-I-


Beni var eden ya da başka bir deyişle varlığımın tozlu sayfalarının arasında gezinirken, harcadığım zamanımı anlamlandıran tüm kelimelerin; tozlu kınlarından özenle sıyrılmış hançerler olduğunu  düşünüyorum. İşlemeli ahşap sandıklarında saklanmış ve asırların nefretiyle bilenmiş, zehrini damarlarımda hissediyorum. Nerede başlamış ya da nerede bitecek bu oyun? Perdeleri kim çekecek, kim söndürecek güneşi ve kim öldürecek içimde yaşayıp giden seni?


-II-

Keşke dememek için yaptıklarımdır, bana en çok 'keşke' dedirtenler. Pişmanlaştıktan kaçmaya her yeltenişim, her geçen gün daha da fazla aşikar etti kesin hükmümü. Ben o bildiğin 'ben' değilim artık. Kabuğumun içinde ağır aksak çürüyen unutulmaya yüz tutmuş, bir şair müsveddesinden ibaretim. Beni sıradanlaştıran da işte bu farkındalığım ve kendinden uzaklaştıkça kopuklaşan bağlar insana sözcüklerinin ardındaki tini gölgelemeyi salık ediyor.  Sen varsın, kelime var ama manaya dair tek bir iz bile bulamazsın. Ne olacak peki, kim kurtaracak kaybolanı, mutlak düşüşe mahkum mudur insan?


-III-

İnsan bir kere sustu mu, anlam kazanmaya başlarmış söylediği sözler. Bir kere sustun mu, sessizliğinde yalınlaşır ve kalıbına oturur fikrin. Sevgi gibi, söylenenler değil hissedilenler belirler ve şekillendirir barındırdığı anlamın mahiyetini. Lakin insan en çok yalanı kendisini söyler ve her seferinde yeni baştan başlar bu oyuna.  İnsan zihnini ne denli açarsa, yüreğini de o denli mühürler dünyaya. 


-IV-

Susmak ve acı çekmek; sustukça ne çok konuşuyormuş sahi insan. Kalabalıklaştıkça yalnızlaşan ve yalnızlaştıkça kabuğuna bir parça daha kaybettiği masumiyetinden serpen her insan gibiydim. Çünkü; susmuştuk ve her insan bir parça sessizliğe mahkumdur. Kapıları kapanmıştı şehrimin ardına kadar. Sisli bir gece, rutubetten tavanı çökmeye müsait tek gözlü bir evde kaybetmiştim çocukluğumu. Karanlıkta aydınlığın ölümünü müjdelemişti geçmişimin birikmiş yargıları. Şimdi; zamanı şekillendiren kavramlardan vâreste, bulutlara kanat çırpan bir kuşun kanadındayım. 'Ben kimim', soru sormayı bırakın artık. Sizleri siz yapan da öldürdüğünüz yaşamlarda saklı. 



25 Nisan 2017 Salı

Denemeler - 6



-I-


Konuşuldukça unutulan şeylerden biri de yalnızlığın kendisi olmuş durumda. Yara kaşındıkça akan irin iyileştirmiyor hatta daha da hasta ediyor. Yalnızlık da diğer tüm kelimeler gibi, obur çağın müsrif insanları tarafından çöplüğe süpürülüyor. Nitelik kaybediyor ve niceliği üzerinden laf salatası yapılıyor. ‘Yalnızlık, müziğin bile seni dinlemesidir’ sözünden amaçsız bir bulunma halinin yoksunluğunu ifade biçimine dönüşüyor. Kelimelerin anlamlarını böylece kaybettiği bir dünyada, dile dökülen hangi duygu ya da düşüncenin hükmü olur? Sevgi, saygı, sadakat veya hoşgörü, şekilci bir güruhun atıştırdığı çerezlerdir sadece.



-II-


Boş bir odada ve loş bir ışığın nazarında oturup, dışarıda amaçsızca gezinen insanları izliyorsak eğer senin şiir vaktin gelmiş demektir. Gece örtüsünü düşleriyle yıkar ve aklının surlarına asar. Şiiri şair, şairi ise yalnızlık ve yalanlar doğurur. Yalnızlık insanın kendisine mektup yazmasıdır, mührünü de kanıyla vurur. Sessizlikte söylenen tüm sözler, insana kimi zaman duvarda izler bırakacakmış gibi hissettirir. Ayın şavkı vurdu mu yüzüne, boyası akıp  sanki geriye
sadece sözcükler kalacak.


-III-

Yalnızlığı anlatayım size, beni iyi dinleyin. Asıl yalnızlar, ‘yalnızım’ diyenlerdir sanmayın. 
Anlatamamak değildir onun yoksunluğunu yaşadığı. Anlatmak ile anlaşılmak arasında sıkışmaktır aklında kımıldanan kurtlara sebep. Yalnızlaşır insan elbet ama kalabalıklar içindedir onun yalnızlığı. Yalınlaşmaktır yani bir nevi. Çünkü birbirine benzer tüm yalanlar tıpkı insanlar gibi. Çünkü insanlar yalanlarıyla yaşamaya alıştılar. Bizler ise yalnızlaştık ve insan yeterince yalnız kalınca, yalnızlığıyla bir şeyler paylaşmaya başlar.


-IV-


Kelimelerle raks edercesine dolaşan bu mısralarda ki yaşam izlerimdir. Silinmez izler bırakmaya yelteniyorum. Ay ışığı ve yakamoz, penceremde buğulanır onun bakışları. Ah o yüreğimden çalıp götürdüğün umut mudur? Saklama gözlerini ölüm bizi bekler, ah o ardında bıraktığın yaşlar sevginden arda kalanlar mıdır? Biz bir bütün müyüz, parçalandığımız yerlerden birbirimizi bulacak mıyız? Kırıldıkça, yaralarımızı onaracak mıyız? Bedenimiz bir kalabalıkta süzülüyor olabilir lakin Kafka’dan beri yalnızlığımız insanlarla kuşatılmadı mı sence de?

Anlatmak kolaydır, anlaşılamamaksa dehanın bitimsiz lanetidir…



14 Nisan 2017 Cuma

Denemeler - 5

Kadınları arzulamak, yıldızları izlemek gibidir. Semada süzülen tüm o parıltı, zihninde mucizevi izlenimler uyandırır. Işıltısına kapılırsın ve efsunkar edasına vecd duyarsın. Fakat yakınlaştıkça ve aranızdaki tüm buğu silindikçe sadece başı boş savrulan bir kaya parçasından ibaret olduğunu anlarsın. Şarap da öyledir, para da. Kavramlar çıplaktır, onları giydiren ve şekle sokan sensin. Onsuz yaşayamam dediklerin, onsuz yaşamak istemediklerinden ibarettir. Arzularının bir nehir gibi akması, seni özgür kılmaz. Çünkü arzulardır asıl tehlikeli oyunlar oynayan ve kafatasında nihai kuklacısı ile ipin ucunda raks eden üstün(!) ırktır insan. Sahip olamadıkların, değer kazanır zamanla. Sahip olmak istenci ve hükmetme arzusu ile dolarsın ve buna nail oldukça güçleneceğini sanırsın. Lakin sahip olmaktır asıl zayıflık. Sahip olduklarınla değil vazgeçebildiklerinle var olursun ve vazgeçebildiklerin tükendiği gün özgür kalırsın. Yaşamak delilik gibidir, tüm mesele sadece kimin kimi kafeslediğidir.


Resim: Mario Ortiz Martinez - Encaved Desires

30 Mart 2017 Perşembe

Fatih'in Defteri



Hayallerimizdir, hayatlarımıza yön veren ve geleceğimizi şekillendiren bugünlerimizdir. Cesaret ve özveri ile attığımız her adım ise gerçeklik perdesini aralamaya bir adım daha yaklaştırır bizleri. 
Bugün hayallerinin peşinden giden güzel bir insanın çok fazla bilinmeyen bir yönüne değineceğim. II. Mehmet ya da bilinen ismiyle Fatih Sultan Mehmet, Türk ve Dünya tarihinin en önemli sembol figürlerinden biridir. Öncelikle biraz bilinenlerle başlayalım. Çağ kapatıp, çağ açan hatta gemileri karadan yürüten büyük deha. Anadili Türkçe'nin yanı sıra Yunanca, Arapça, Latince, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuşuyordu. Birikimiyle Amasya Sancağı’nı ihya etmiştir. Sanata, felsefeye ve musikiye karşı da ayrıca aşırı ilgiliydi. Fatih olduğunda da kendisine Bizans’tan miras kalan Antik Yunanca eserleri -müstehcen olanlar dahil- özenle korumuştur. Bizans imparatorunun cenazesine her tür saygıyı gösterecek kadar çağının ötesinde bir liderdir. Suret çizmenin yasak olduğu bir anlayışta döneminin ünlü ressamı Gentile Bellini'ye kendi portresini yaptıran bir Rönesans anlayışını temsil edecek kadar da ileri görüşlüdür. 



Edebi dili günümüze kadar ulaşan bir şairdir ve şiirlerinde yalnız dini ögeler de bulunmaz. Pozitif bilimler konusunda da muazzam bir birikime sahipti. 21 gibi genç bir yaşta Konstantipol'u(İstanbul) fethetmiştir lakin asıl önemli nokta Fetih öncesi yapılan hazırlıkların her aşamasında ordunun başında bulunmasıdır. Rivayetlerin birinde de bu konuda bir anlatı vardır. Rumeli Hisarının yapımında ilk taşı hünkarın bıraktığı ve ismini(Muhammed) surlarla yazdığı söylenir. Teknik konularda ki bilgisini de, Şahi toplarının çizimlerinde ve gemilerin karadan Haliç'in içlerine yürüterek kanıtlamıştır. Şahi topları hakkında biraz bilgi vermek isterim bu noktada;
"Bu top 8 metre uzunluğundaydı. 75 cm çapındaki güllesi 544 kilo çekiyordu. Doldurulması da haliyle üç saat sürdüğünden günde ancak beş altı kere ateşlenebiliyordu. Top yere konulup sabitlendiği zaman bir daha döndürülemiyordu. O kadar ağırdı ki yapımcısı Macar Urban bu topu kalıplara hiçbir öküz arabasının taşıyamayacağını hesaplayarak iki parça halinde döktürmüştü. Böylece zamanına göre çok ileri bir vidalı sistemle birbirine eklenerek kullanılıyordu. Nişan almak falan imkânsızdı ama hedef İstanbul kadar büyük olunca eninde sonunda surların bir tarafına bir gülle denk geliyordu. Surlara isabet ettiği anda da o noktanın tamiri gece gündüz çalışan Bizanslı duvar ustalarıyla bir haftayı bulabiliyordu.
Bu topun daha az bilinen bir başka özelliği de İstanbul’un fethinden 354 yıl sonra, 1807 yılında Çanakkale Boğazı’nı zorla geçmeye çalışan İngiliz gemilerine bir el ateş edip 22 kişiyi öldürmesi ve İngilizleri geri çekilmeye zorlamasıdır. Daha sonra olayın hatırasına 1870’lerde Sultan Abdülaziz topun 1464’te yapılan bir örneğini İngilizlere hediye etmiştir. Şu an kendisi İngiltere’de, Fort Nelson Topçu Müzesi’nde sergilenmektedir."
Gelelim şimdi asıl konumuza, 1941 yılına kadar Topkapı Sarayı arşivinde bir el yazması kimse tarafından farkedilmeden bekliyordu. Ta ki Prof.Dr. Süheyl Ünver'in dikkatini çekene kadar. Süheyl Ünver 20 yıl boyunca yaptığı tetkik ve incelemeler yapmıştır. Defterin Fatih’in babası Sultan II. Murad Han dönemine ait olduğu kesindi. Yapıldığı kağıtlar da dönemin İtalya’dan getirilen kağıtlarıydı. Üstelik Hazine-i Humayun’a konacak kadar ve Sultan II. Abdülhamit’in emriyle saray mücellithanesinde ciltlenip bakımı yapılacak kadar da önem gösterilmişti. Süheyl Ünver, 20 yıl emin olamadıktan sonra sonunda 1961 yılında bu defteri “Fatih’in Çocukluk Defteri” adlı bir çalışmasıyla ilan eder. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan defter Fatih Sultan Mehmed’e dair bilinen en eski belgeleri de içermektedir. Peki Fatih’in Çocukluk Defterinde neler bulunuyor?
Tamamlanmış veya eksik pek çok tuğra denemesi
– O dönemin eserlerinde rastlanan türden pek çiçek motifi
– At başları, baykuş, leylek, kartal çizimleri
– Kanat şeklinde desenler
– Fatih’in hocalarının ve o dönem etrafında gördüğü kimselerin karikatürleri
-Sarıklı yüz çizimleri, Hıristiyan portreleri
-Eski Türkçe alfabe
-Yunan alfabesi
-Farsça beyitler



Bugünün hayalleri, yarının gerçekleridir. Fatih Sultan Mehmet'in çizimleri onun zekasına ve yaratıcı zihin yapısına dair en büyük işarettir. Fatih, cihan imparatoru olacağını o günlerden belli etmiş ve Rumeli Hisarına da çizimini yaparak, bunu taçlandırmıştır. Tuğrasını çizdiği Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye'nin hükümranı olarak, Bizans'tan İstanbul'u almış ve çağ açıp, kapatarak tarihte akışı değiştiren dehalar arasına ismini yazdırmıştır. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.


30 Kasım 2016 Çarşamba

Tüyap 2016 Notları

Ayşe Kulin(Everest Yayınları)

İşlerimden dolayı bu sene Tüyap paylaşımı epey sarktı, kusura bakmayın. Tüyap bu sene de epey kalabalıktı. Umarım nitelikli okur(!) sayısı da aynı oranda artar.

İlk fotoğraflar tam bir İstanbul Hanımefendisi Ayşe Kulin ile...
Kendisi çok sevimli ve hoş sohbet bir insandı. İlk kez okumuştum ama hem kalemine hem de kişiliğine hayran oldum.

Hakan Günday(Doğan Kitap)

"Seni dosdoğru tanıyacak ve hakkıyla yargılayabilecek tek kişi yine sensin. Onun için yazdıklarını ilk elden çetin ceviz  bir okurunun nazarında değerlendirmeyi unutma, yani kendi yargıcın ol. Bir de şunu asla aklından çıkarma, şu dünyada varlığınla yeganesin ve düşüncelerinle insanlara özgün bir pencere açmalısın.
Asla yazmaktan ve okumaktan vazgeçme, yolun açık olsun."

Bu sempatik yüz, bu tontiş göbüş, hiç eksilmeyen gülücük, ilgili ses tonu bunlar zaten yeterken üstüne üstlük her okuruna nezaketen ayakta imza vermesi, tutuklu yazar Aslı Erdoğan'ın kitabına anı için imza artırması, ikramları ve hatta okurlarından kitap ve film gibi öneriler içeren listesine bir adet örnek ricası. Böylesine bir insanı her gün tanımak olanaksız, seviyorum seni güzel adam. 


Sinan Meydan(İnkılap Kitabevi)

Mükemmel bir tarihçi ve harikulade bir insan, yakın(Cumhuriyet) tarihi üzerine ondan ötesi yoktur sanırım. Kısa süren sohbetimizde de bu konuda ondan fikir edinme fırsatım oldu. Bana söylediği en güzel şey şuydu kuşkusuz;
 "Atatürk düşmanları saldırmaya devam etsin, bizler yani türk gençliği; bizler nefes aldıkça ve mücadele verdikçe onlar kazanamayacaklar ve Atatürk'ün kurduğu cumhuriyeti yıkamayacaklar".
Selam olsun...

Emrah Serbes(İletişim Yayınları)

Hepimizin aklında aynı soru, Behzat Ç. devam edecek mi?
Evet haberi vereyim, devam edecek 😊
Emrah Serbes'i anlatmak zor bir mesele ama deneyeyim. Samimiyet ve dostluk konusunda Hakan Günday ile yarışırlar bence ama tarzları daha farklı tabi. Birası ve leblebisiyle bana farklı bir insan olduğunu direkt olarak farkettirdi. Bu arada fotoğraftan da yorgunluğumuz belli oluyordur. Tüyap'ı biz kapattık o gün 😃


İhsan Eliaçık(İnşa Yayınevi)

Ve Anti Kapitalist Müslüman, Yaşayan Kuran İhsan Eliaçık Hocam...
Metrobüsle geldiğinde ve standa vardığında ilk işi su içmek oldu. Tonton yüzünü ter içindeydi ama bir insan bu kadar mı sevimli olur dedirtti.😄
İmza sırasında bize birkaç öğüt verdi ve hatta derslerine davet etti, onunla tanışmak ve muhabbet etmekte büyük şerefti gerçekten.

Fotoğraf çekilemesem de imza aldığım diğer isimlere de değineyim.

Ataol Behramoğlu(Tekin Yayınevi)

"Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir."

+Bu mısraları nasıl ortaya çıkarıyorsunuz, ilhamınız nedir acaba?
-İlhamımı yaşadıklarımdan ve gördüklerimden alıyorum. Anıları, acıları ve sevinçleri; hepsini süzgeçten geçirip, kağıda nakşediyorum. 
Bu şiirleri yazan bir insanın sanatçılığına dair söz etmek haddim değil ama kişiliğinr değinmek gerekirse kibar ve mütevazi tavrı o kadar hoşuma gitti ki, sarıldım boynuna 😊

Eren Erdem(Doğu Kitabevi)

İlahiyatçı Yazar, Milletvekili ve aynı zamanda hemşehrim Eren Ağabeyim...
Sağolsun bu sene de epey ilgilendi ve muhabbet ettik kendisiyle, yakın zamanda çıkacak dergimizle alakalı(onunla alakalı paylaşım da gelecek) önemli bağlantılar da aracı oldu. Mükemmel bir insan, kesinlikle tanışın derim.


Deniz Türkali(Doğan Kitap)

Ve son olarak kapanışı yine güzel bir hanımefendi ile yapalım. Geçenlerde kaybettiğimiz büyük değer Usta Yazar Vedat Türkali'nin kızı Tiyatrocu, senarist Deniz Türkali ilk kitabını yayınladı. Tabi ben de hemen imzamı kaptım. 😊

Bu senelik Tüyap'tan benden bu kadar 😊
Gelecek yayınlarda Nicola Tesla'nın biyografisinin ikinci bölümü, Dostoyevski biyografisi ve birkaç adet deneme yazısı gelecek, beni takipte kalın. Bir de unutmadan sağlıcakla kalın, esen kalın, hoşçakalın. 😊 (Trt spikeri mode off)




17 Ağustos 2016 Çarşamba

21 Yaş ve Bloğa Geri Dönüş



Bloğuma gerek sağlık sorunları, gerekse kişisel bazı sorunlar nedeniyle ara vermek zorunda kaldım. Geçen süre zarfında tedavim olumlu ilerledi ve artık arkadaşlarımın da teşviğiyle dönmeye karar verdim. Bugün doğum günüm 21 yıldır nefes aldığım ve yaşadığım hayata sembolik bir anlam katabildiysem bile ne mutlu bana. Bloğumda bana mesaj atan, beni destekleyen ve benim yaratım sancılarımı sabırla bekleyen tüm arkadaşlarıma sevgilerimi sunuyorum. Umarım bundan sonra daha iyi şeyler yapabilirim :)









1 Mayıs 2016 Pazar

Tanrının Alfabesi - 2

Değerli dostum Mehmet Mirioğlu'nun bilgi, bilim ve din felsefesi gibi geniş yelpazeli ve işlenmesi ağır konuları ustalıkla ele aldığı yeni kitabı yine Kaynak Yayınları etiketiyle satışa çıktı.
Bütün kitapseverlere tavsiye ederim.


18 Nisan 2016 Pazartesi

Kayıp Bir Gün - Son


Ertesi sabah uyandığımda başımda keskin bir ağrı ile aynı köhneleşmiş zihnin kapılarını araladım. Nasıl bir çaresizlik ki insan kendinden bile kaçacak mecali bulamıyor içinde. Odamı pare pare dolduran güneş ışıkları, gözlerimi yakarcasına ışıldatıyordu; dışarıda kuşlar cıvıl cıvıl şakıyor, ben ise üzerime atılmış ölü toprağıyla yatakta devrilmiş yatıyordum. Uyanmaya ya da ayağa kalkıp, yaşamın olağan seyrine kapılıp, maskemi yeniden yüzüme geçirmeye niyetim yoktu. Fakat yataktan doğruldum ve banyoya gidip, yüzümü yıkamaya yöneldim. Ağır adımlarla koridoru aşarken, gözüm dün gece kitapçıdan aldığım kitaplara yani torbaya takıldı. Dün savruk kafayla onları öylece köşede unutmuştum ve bugün mahzun bir duruşla beni kesiyorlardı. Dün neler olmuştu öyle anlamakta halen güçlük çekiyordum. İçimde anlamını açıklayamadığım bir bulantıdan mustarip Onları hemen aldım ve kütüphaneye dizmek için torbadan çıkararak odaya döndüm. Odaya varır varmaz, masaya yığdım kitapları ve tek tek dizmeye başladım. Kütüphanem ahşap bir dolaptı bundan dolayı kitapların kokusuyla karışan ağaç kokusunu içime çekerek, aheste hareketler ama nizami bir disiplinle kitapları diziyordum. Yeni aldığım kitaplarla yetinmiyor, diğer kitaplarla da tek tek ilgileniyordum. Duruşları ya da kokuları hoşuma gidiyordu. 
Kitaplarla bir süre ilgilendikten sonra, içimde yeniden yükselmeye başlayan bedbin havayla yüzümü yıkamaya banyoya geçtim. Yüzümü hızlıca yıkadım ve yeniden aynaya baktım, 
"Yahu, sen kimsin de âşık oluyorsun. Haddimi bil be kardeşim. 
"Hadsizlik mi yapıyorum, öyle mi diyorsun? " 
"Seni gören hamile kadın, çocuğunu düşürür diyorum. Utanmadan âşık olmaya yelteniyorsun bir de. Hadi hepsini es geçtim, üstüne üstlük karşılık da bekliyorsun utanmadan." 
"Haklısın, peki ne yapayım?" 
"Dün sabah, ne yapıyorduysan onu yap, rutini bozma." 
"Tamam."
Yüzümü, havluyla sildim ve kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdim. Dolabı açtığımda yine zeytin, peynir ve arda kalan ıssız boşlukla karşılaşmıştım. Masayı gösterişsiz bir şekilde hazırlayıp, (gerçi gösterişli nasıl hazırlayabilirdim) masaya oturdum. Fakat yiyemiyordum, lokmalar ağzımda büyüyor ve işkence çektiriyorlardı. İçimde tükenen bir şeyler olduğunu seziyordum ama tükenmişliğe müptela olmuşçasına direnemiyor, teslim oluyordum. 
Kahvaltıdan sonra şiir yazmak için pencere kenarına oturduğumda dilimin ucunda umut denen zehrin tadını halen alabiliyordum. Sanki tüm vücuduma bu zehir zerk edilmişti ve düşüncemi pervasızca felce uğratmıştı. Düşünemiyordum, sadece duygularım arasında geçişler yaşıyor ve onlara teslim oluyordum. Uzaklarda bir yerlerde düşürülüp, sonrada öylece unutulup geride bırakılmış eski bir kartpostal gibi renklerim soluklaşıyor ve kayboluyordum. İçimden bir sesin telkinleri neticesi yerimde oturamıyor, sabırsızca güçlü bir çekimin etkisine giriyordum. Yerimden hızlıca doğruldum. Kara ciltli defterimi pencerenin köşesine bıraktım ve ceketimi aldım. Kabanımı giyinirken de evi derinden bir süzdüm ve öylece evden çıktım. Hedefime doğru adeta yaydan fırlamış ok gibi, emin ve seri adımlarla ilerliyordum. Fakat bir yanımda da yaptığım hareketin oraya gidiyor oluşumun ne denli çocukça ve saçma oluşunu değerlendiriyordum. Kendimi 2tükenmiş hissediyordum, sanki tüm dünya durmuş ve beni izliyormuş diye düşünerek de bir hayli utanıyordum. Geri dönmeyi umuyor ve inatla yürümeye devam ediyordum. Etrafıma bakamıyordum. Mesela köşe başındaki çiçekçi teyzeye selam vermemiştim ya da korsan DVD satan Rızaya hal hatır sormamıştım. Bir süre sonra kitapçıya vardığımda aklıma halen kasiyer kızdaydı ama heyecanım aklıma mani oluyordu. İçeri girdim ve usulca kitapları karıştırır gibi yaparak, göz ucuyla kıza bakmaya başladım. Kız aşırı derecede meşguldü ve alnında birikmiş terlerle sağa sola koşuşturuyordu. Bir süre oyalanmanın ardından o yerine geçince ben de yanına yürüdüm elimde ki rastgele seçilmiş kitapları kasaya dizdim. İnanılmaz derecede gergindim ve onun torbayı alıp, kitapları özenle yerleştirişini dikkatle izliyordum. İçimde o an bütün duygularımı açma ve kuşlar bir özgür olma isteği uyanıyordu. Fakat cesaret edemiyordum. 6 tane kitap almıştım, torbayı aldım, parayı verdim ve tam söze girecekken yanımdan usulca gelen bir adamın ona sarılmasıyla geri çekildim. Mideme kramp girmişti ve sanki beynimde bombalar patlıyordu. Birazdan aralarında ki konuşmalardan durumu anlayınca gözlerim bir anda dolmuştu ama ağlamıyordum, aciz görünmekten korkuyordum. Kitapları aldığım gibi dışarı çıktım ve aynı kararlılıkla eve doğru koşmaya başladım. Sanki bacaklarıma güç gelmişti ve aynı zamanda kalbim bir çocuk gibi eyvallah sız çarpıyordu. Rüzgâr yüzümü jilet gibi kesiyor, hafifçe çitileyen yağmur gözlerimden akan yaşları yüzüme yayıyordu. 
Koşuyordum ve böylece devam etmek istiyordum. Zaten aklımda sona ermişti bu yarış şimdi koşu arşa idi. Nasıl dayanırdım sınırına onu bulmam lazımdı. Eve varır varmaz, yine aynanın karşısına geçtim. 
"Sana söylemiştim değil mi?" 
"Evet, söylemiştin. Ne yapacağım şimdi?" 
"Ölümün hangi yönünü severim biliyor musun?" 
"Söylersen bilirim." 
"Ölüm, insana yaşama gücü verir ve onu ayakta tutar. Fakat ölüm seni yaşamdan itiyor. Neden yaşıyorsun hiç düşündün mü? Ölümden korktuğu için yaşayan aciz bir insansın, ağlamaktan utanman komik değil mi?" 
"Öyle fakat ben buyum, olmadığım biri gibi davranamam." 
"Sen ne olduğunu halen çözemedin değil mi? Sen acı çekmek için bu dünyaya atılmış bir çöp parçasısın ve görevin bu. Şimdi akıllı ol ve sadece yap. 
"Acı çekmekten korkuyorum. Fakat yaşarken de acı çekiyorum. Demek ki acı ile imtihanım benim kaderim. Acı ile imtihanım… 
"Hikaye bitiyor, her şey senin elinde. Nedir kararın?" 
"Yapacağım." 
Odama dönüp, baba yadigarı tabancayı alıp, yeniden aynaya döndüm ve sustum. Kurşunları hazırdı, sadece cesaret lazımdı. Cesaret yalandır acı ise gerçek. Nokta atışı ve patlayan beyinler.
"3, 2,1 …


14 Nisan 2016 Perşembe

Kayıp Bir Gün



  

Olayın olduğu gün bir maratonu atlattığım güne denk gelmişti ve yeniden aynı şeyleri yaşamanın vermiş olduğu sıkılgan hissiyatla akşamı getirmiştim. Akşam yürüyüşüne çıkmayı tercih etmiştim nedense akşamları yürümeyi seviyordum. Bunu daha sonra detaylı işlerim ama şunu söylemeliyim ki yürümek, koşmaktan daha yararlı hedefe varma konusunda.




Evden çıkıp, dar sokakları aşarak, meydana çıktım ve ellerim ceplerimde yürümeye başladım. Dışarıda sonbaharın tatlı soğuğu hükmünü iyiden iyiye ortaya koymuştu; dinlendirici bir soğuk etrafı sarmış ve her yanım yapraklarla sarılmıştı. Önümden ise insanlar geçiyordu pervasızca ve herkes kendi dünyasında başrolü oynuyordu. Ben ise figüranlık yaparak hafifçe seyrelmiş kahve saçlarımı örten beremle ve kabanımla ve lakayt tavırlarla, salına salına yürüyordum. Bir süre yürüyüşün ardından, her zaman uğradığım ve zamanla müptelası haline geldiğim, kitapçıya yine uğramaya karar verdim.


Dükkân, iki katlı ahşap, antika sayılabilecek bir binadaydı ve cadde ile kesişen sakince bir sokağa bakmaktaydı ki bundan dolayı da tenha da kalıyor, güzel bir kaçış yeri oluyordu. İki katlı olduğuna bakmayın bu arada fazla büyükçe sayılmazdı çünkü binanın sahibi ilk katında kitapları satıyor, ikinci katında ise kendisi yaşıyordu. Hem yerinde hem de küçük olmasından ötürü çok kalabalık oluyordu. Öyle ki üzerinde kitaplar ‘5 lira’ yazılı kapıyı ağır ağır açıp, içeri her girişimde kendimi mahşeri bir kalabalığın resmi karşılama töreninin ortasında buluyordum.


Burada sayısız insan, kitapları inceliyor ve sayfalarına göz gezdiriyordu. Av dönemindeki avcılar gibi hışımla başka başka kitapları gözden geçiriyorlardı. Hareketlerinde de bununla ilintili olduğunu rahatlıkla gözlenebilen müdekkik bir tavır oluyordu. Gözlüklü, esmer, sarışın, kadın veya erkek olmaları yani farklılıkları bu tavırlarının gölgesinde kalıyordu ve sanki burada geçirdikleri her dakikada birbirlerine benziyorlardı. Onları izlerken en çok sevindiğim şey ise, durgun ve sakin görüntülerin ardında aslında gördükleri her kitapta içerlerinde sabırla teskin ettikleri haylaz çocukla aleni hale gelen münakaşaları oluyordu.


Kalabalığı böyle böyle aşarak, kitapları avlanma ritüeline ben de eşlik etmeye başladım. Raflarda özenle dizilmiş kitapları tek tek aldım ve kapaklarını okşayıp, sayfalarını çevirerek o mis kokularını içine çektim. Böyle bir sevgiyi anlatamam biliyorum ama anlatılamaz olanı büyük bir doyumsuzlukla yeniden, en baştan yaşadım.


Doyumsuzluk, kitaplara taparcasına bağlanmam aslında kitaplardan kafamı kaldırdığımda karşıma çıkan ya da çıkmasını beklediğim o yapmacıklığa olan inadımdandır; et yığınları misali niteliksiz bir yükü omuzlayan koca dünyayla empati kurmaya yanaşmaya cesaret edemememdendir. Kitaplar bana hayalini kurduğum ne varsa gerçekleştirme imkânı veriyor çünkü bana göre kutsal kitaplar yoktu, bütün kitaplar kutsaldı ve kitaplar insana, insanca yaşamayı anlatan kutsal öğütlerle bezeliydi. Zaman ve hayat, insana küçük şeylerle mutlu olmayı öğretiyordu. Heyhat böyle küçük şeylerle mutlu olmaktan başka elimizde neyimiz var ki zaten.


Çok uzatmayayım, dakikalar içerisinde saatleri hatta yılları dolduracak kadar çok yaşama dokunmamı sağlamıştı bu gezi. Gözlerimdeki tatlı yanma hissiyle birkaç kitabı alıp, yavaşça kasaya yöneldim. Kasaya yöneldiğimde karşımda kitapları pamuktan elleriyle narin bir şekilde inceleyen ve torbalara dolduran burada daha önce hiç görmediğim bir kadınla karşılaştım ve yüreğim sanki ölümden dönmüşçesine yeniden umutla çırpınmaya başladı. Tuhaf bir duygu yaşıyordum, gözlerine bakmayı sevmediğim halde insanların onun gözlerine dalarak senelerce öyle kalakalmayı diler hale geliyordum. Gözlerinde Karadeniz’imin hırçın dalgalarını görmüştüm çünkü, gözlerinde memleketimin yalçın dağlarının yamaçlarında çobanlarımın koyunlarını otlattığı, yaylalarımda insanlarımın dolaştığı o dağların dumanında buğulanıyordu sanki bakışları; bir insan nasıl bu kadar güzelliği bir bakışına gizleyebilir diye düşündüm anlık feveranla. Sen nemrudun kızı, yüzünün çizgileri şekillendirsin alın yazımı; bir kerecik kuşat ordularınla şu garip gönlümü ve fatihi ol bedenimin. Dilim bundan sonra dönmez senin adından gayrı.


Anlam müphem bir mefhum halini alıyordu zihnimin ücra noktalarında. Natural-Epik betimlerle adeta nükleer saldırıya uğramış gibi yıkımlarla boğuşur haldeydi artık. Ve bu sırada bana seslenilen o sesi duymakta bile muvaffak olamıyordum.


"Beyefendi iyi misiniz?" Aniden irkilerek,


"Evet, iyiyim." İnsan nasıl olur diye düşündüm. Böyle söylemiştim lakin iyi miydim bilemiyordum sadece içimde derin mutlulukla yerimden durmakta zorlanıyor, kendimi zapt edemiyordum. Küçük bir çocuk gibi ebleh ama mesuttum ve safiyane bir hissiyatla yüzünün çizgilerini ezberliyordum. Teni insanın günahkârlığını teşhir edercesine beyazdı fakat gözlerine baktığımda, karanlık bir kuyunun dibinde kaybolduğumu hissediyordum. ." Dudakları sanki kutsal bir arayışın abidevi ezgilerini fısıldıyordu kulağıma, gözlerine baktığımda ise kendimden tamamen kopuyor bambaşka bir hüviyete bürünüyordum.


"Kitapları alacaksınız sanırım


"Evet, ne kadar acaba hepsi?"


"25 lira hepsi" ben cümleleri zorla telaffuz ediyordum o ise yüzünde yadırgar bir ifadeyle bana bakıyor ve hâlihazırda doruk noktasında olan heyecanımı iyiden iyiye perçinliyordu. İstemeden an’a takılıyordum ve o an zamanımı belirleyen mihenk taşı oluyordu. Etrafımda insanlar bekliyordu ve sanki bir ölünün yaşama dönüşünü müjdelercesine toplantı düzenine giriyorlardı. Terliyordum, geriliyordum, gerildikçe mekândan münezzeh bir hale bürünüp, kabuğuma çekiliyordum. Parayı usulca uzatırken ağırlaşan zamana müteakip eli elime değince sanki günah işlemişçesine gözlerine baktım ve bütün bedenimi saran infial haliyle poşetimi alıp, yüzüne bakmamaya çalışarak hemencecik dükkândan çıktım.


Sokaklar hareketliydi ve bu hareketler beynimde ki kıvranışları da tetikliyordu. Bu kıvranışlar arasında onun suretine dalıyor, kendimden geçiyordum. O dünyamın merkezindeydi artık ama eminim şu an beni hatırlamıyordu bile. Senden haberi bile olmayan bir insan için bunca kahrolmak, yaşamak böyle acı verici olsa gerek. Gerçi beni neden hatırlansındı ne özelliğim vardı, ne farkım ya da ne ayrıcalığım vardı.


Acılarımı sırtlayıp, eve yol alırken düşüncelerimi bambaşka yerlere, konulara ne kadar aktarmak istesem de artık bunun mümkün olmayacağı ve uslanmaz bir illete tutulduğumu anlıyordum, kabullenemiyordum ama anlıyordum. Nasıl bir kördüğümdür içimde düğümlenen, ruhumu çözüldükçe bağlıyor kendine. Aşk, kutsal bir esaretmiş insanı özgürleştiğini sandıkça esir eden.


Fakat ben, ben âşık olamam, ne hakkım var benim sevmeye; ben iğrenç bir böcekten, soyu kurumaya yüz tutmuş ilkel bir mahlûkattan başka neyim ki zaten. Ya bedenim, acziyet ve yok olma istencinden başka neyi taşıyabilir. Bastırılmış cinsel tutkulardan ve kendini gerçekleştirme ihtiyacından ötesini vaat edemem. Korkularımla, kâbuslarımla ve ruhumun derinlerinde bana sürekli acı veren lanetli bedbinliğimle bile başa çıkamıyorken, nasıl umudun kıyılarına sonu bilinmez bir yolculuğa çıkarım? Sadece ölmek istiyorum, öylece silinip gitmek; sanki hiçbir dimağda var olmamışçasına göçüp gitmek istiyorum. Lakin olmuyor işte insan kaçamıyor kolayca, kaçamıyor acılardan, yaşamaktan.


Eve vardığımda içimde sadece buruk ve yılmış bir bahardan arda kalan ne varsa o kalmıştı işte. Torbamı köşeye bıraktım ve usulca koltuğuma oturdum. Cebimden sigaramı çıkardım, dumanında düşüncelere daldım. Geçsem karşısına cesurca konuşsam; "Benim içimde doldurulması mümkün olmayan, derin bir boşluk var, anlıyor musun? Ben senin o her gün görüp, hakkında hüküm verdiğin, esrik kafayla sağa sola buram buram şehvet saçan aptallardan değilim. Ben, senden samimiyet istiyorum, sadece birazcık samimiyet. Bu koca dünyada ne kadar hakkım varsa o kadarını işte" desem ne olur, fazla iddialı ve kaba mı olurum acaba? Kalktım ve hışımla aynanın karşısına geçip, kendime bakmaya başladım. Yavaş yavaş seyrelen ve beyazlayan saçlarıma baktım. Kırışmaya başlayan yüzüme, torbalanan gözlerimi inceledim. Yıllar yılları deviriyor, bedenimin gençliği ölüyor ama duygularım sanki 20’lik delikanlı gibi doludizgin koşuyordu yolunda. Bu yüzde yaşamın sıfır noktasında dolanan acemi bir seyyahın 35 yılının başarısızlığı ve yenilmişliği saklı.


Odaya döndüm ama kafam halen yerine gelmemişti, çıldıracak gibiydim. Son çare yatağıma uzandım ve öylece uykuya daldım.