12 Ekim 2022 Çarşamba

BİR TUTAMAK MESELESİ: OĞUZ ATAY


“Anlamasan da olur. Kimse anlamasa da olur. Gerçek hürriyet budur Olric. Ben anlıyorum. Anlatamasam da olur.” (Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, syf. 417)

Oğuz Atay için var olmak bütün çelişkilerine, saçmalıklarına ve zorluklarına rağmen anlama tutunmak, anlamı idrak etmekle ilgili bir serüvendi. Okuduğu onca kitabın ardında saklı bulunan yanıtları eşeledikçe yaşamın birden fazla yüzü olduğunu keşfedişi bireyin sarsıntı ve yıkıntılarına dair eşsiz çıkarımlarına ulaşmasını sağlayan ilk ve en önemli etmendi. Destanlardan Dante’ye, Shakespere’den Joyce ve Dostoyevski’den Kemal Tahir’e değin uzanan kütüphaneler dolusu kitapla doldurduğu renkli, yaratıcı zihni oyunla gerçeğin ayırdını irdeleyerek insanın ebedi yolculuğunun izlerini sürmüştür. İzlerin noktalar halinde birleşip eklektik yapılar halinde bütünlüğe ulaştığı noktada ise postmodern başkaldırının köşe taşı metinler meydana gelmiştir.

Oğuz Atay’ın gözünde yaşam çıkmazlarla dolu bir curcunadır ve karmaşanın içinde kendine dair izler arayan her insan, çözümü çevresiyle kurduğu etkileşimde arar. Oysa bu devanın maddeye ihtirasla bağlanan “kifayetsiz muhterisler”i ortaya çıkardığı ve tamahkârlığın sefalete yol açacağını gösterir; bunu yaparken de bunca saçmalığın izahı değil mizahı olur dercesine Bakhtin’in deyimiyle karnavalesk bir anlatı dili inşa eder. Ancak bu noktada, sözgelimi Tolstoy gibi bilge bir anlatıcıdan ziyade modernist yazarlara yakın durmayı tercih eder.

Bir soylu olan Don Kişot’un kendi parodisine dönüştüğü yaşamını mizahın kılıçtan bile daha keskin olabileceğini kanıtlarcasına aktarır eserlerine; zira düşen ve aklını kaybederek savrulan Don Kişot değil, içinden geldiği gelenektir. Aynı şekilde Shakespeare’in gerçekçilikten uzak ama bir o kadar da gerçeğin içinde olan, çağının insanını anlatırken çağlar ötesindeki insanı da etkileyen oyunlarına dalar ve oyunun insan yaşamındaki etkisini tragedyalardan Beckett’a uzanan bir çizgide merkeze Shakespeare’in imzasını koyarak gösterir.


Soyluların yaşamlarındaki çıkmazların etkisiyle şekillenen anlatı geleneği nasıl da sıradanlaşan ve pırıltısını acımasızca yitiren bir yıldıza döndü değil mi? Eski bir şarkı gibi çaldıkça nostaljinin kollarına dalan melankolik insanlar gitgide solarak benliğini satırların arasında yitirdi, tıpkı giyotine kurban gidercesine. Çaresiz bir hastalığın pençesindelerdi çünkü. Yok oluyorlardı ve çıkmazın içinde debelendikçe daha derine gömülüyorlardı. Derine, derine ve derine… Dipsiz bir kuyuya dalarcasına, uçsuz bucaksız bir batağa batarcasına.

Proust’un da derinlemesine ele aldığı mesele bu hastalığın birkaç nesli yutarak yok etmesinin etkileyici hikâyesiydi. Modernitenin beraberinde getirdiği acımasız yıkım, bireyin yaşamında köklü değişiklikler meydana getirir ve yaşamın olağan akışından koparak algıladığı dünyanın ayrıntılarını yeniden keşfetmeye, yitirdiği anlamı bu vesileyle bulmaya çalışır. Ki Alice Miller da, “Marcel Proust, hayatın sırrını çözme fırsatından yoksun kalmıştı. Bence o müthiş romanının başlığındaki ‘kayıp zamanın’ izindeki arayış, hiç yaşamadığı hayatının izlerini arayıştı,” (Beden Asla Yalan Söylemez, Okuyan Us Yayınevi, syf. 70) diyerek bu savrulmayı dile getirir. Aynı şekilde Oğuz Atay’ın karakterlerini olduramadan öldüren çıkmazlar da tam olarak böyleydi. Fasılasız bir çılgınlığın içinde çırpınıyor ve aklın egemenliği denilerek lanse edilen psikozun ardındaki çelişkiyi görerek deliliğin sınırlarını test ya da tayin ediyorlardı; burası belirsiz.

İşin komik yanı ise - ki aksini iddia etmek kimi müellifçe pek olası değil - çıkmazların haddizatında açmazlara dönüştüğünü görüyor ve çırpınışlarının asla kazanamayacağı, hatta kaybedeceği ta en başından belli olan bir oyunda beyhude çabaladığını anlıyordu. Farkındalığının bunca gelişmiş olması, kendini başka benliklere ait hissetme, ait olma ya da ulaşma gayretiyle var etme mücadelesine girişmesine sebep oluyordu. Çünkü başka benlikler farklı limanlara açılacak gemiler inşa edebilmesi demekti belki de. Öz benliği kayboluyor muydu yoksa ona mı kavuşuyordu, ilk başta bilemezdi. Işığı takip ediyor, trenin çarpmayacağını umarak arzuladığı “ben” olmaya çalışıyordu ve çatışmaların ortasında sıkışarak çareyi kaçmakta, kaçışlarda buluyordu.

“Benim de herkes gibi kaygısız, sevinç dolu bir yaşantıya hakkım yok mu? diye soruyorum. Ben de herkes gibi günlük sevinçlerin, heyecanların akışına kapılıp gidemez miyim? Neden olaylar, benim üzerimde silinmez izler bırakıyor? Kaderime lânet ediyorum.” (Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, syf. 415)

Bunu söyleyen ve kaderine arabesk bir isyanla başkaldıran Atay, Bat Dünya Bat! diye serzenişte bulunacağı noktaya henüz on iki sayfa sonra varıyor;

“Hiç kimseyi anlamıyorum. İnsanların arasına karışıp onlara uyduğum için de kendimden nefret ediyorum,” diyerek bu çabasından vazgeçtiğini ilan ediyor. İroninin aslında acıdan beslendiği, acziyet içerdiği sırf bunu görünce bile belirginleşiyor ama Atay’ın kullandığı ironi içinde derin bir tefekkür ve görkemli bir zeka parıltısı da barındırıyor. Dostoyevski’nin çileciliğini metinlerinde sıklıkla sezdirmesiyle teatral diyalogların bol olduğu St. Petersburg romanlarını İstanbul’un sokaklarına taşıyor ve yoğun duyguların yalnızca kederi değil, aynı zamanda sevinci de içerebileceğini kanıtlıyor. İnsanın derinliği bir noktada takılıp kalmak zorunda değil nitekim. Gerçeğin prizmatik bir yapıya sahip olduğunun aşikar edildiği postmodern çağda insanın da birden fazla yüzünün anlatılması, iç dünyasının, duygularının bu yolla aktarılması yadsınamaz.

Zweig’ın kısacık metinlere sığdırmayı başardığı inanılmaz yoğunluktaki duyguların Joyce gibi dil ustalarıyla sentezi nasıl olurdu diye düşündürür daima. Joyce’un dilin metni inşa sürecinde zaman-mekân algısını kırması - ki bu noktada Tanpınar’ı ve dolayısıyla zamanı mesele eden Bergson, Heidegger gibi düşünürleri de anmak, anlamak gerek- aslında bireyin “değerler yitimi”nin yalnızca ahlaktan ibaret olmadığına açıklık getiriyor. Modern insan yaşamıyla yekpare ele alındığında kendisinin ucuz bir taklidi haline geldiğinden yaşamı da ancak tarihsel anlatıların kopyası olarak sunulabilir ve sadece bu vesileyle değerlendirmek olasıdır. Ulysess’in yolculuğu ve noktalama olmadan soluksuz sürüklenen seyahatinin etkileyici serüvenlerden çok sıkıcı tekrarlar içeren alelade bir rutin olması da bundandır. Joyce’un bir şehrin hafızasını sönük insanlar odağında anlatışı artık güçlü figürler yerine sinik çizgilere kaldığımızı ve kahramanın öldüğünün göstergesidir.

Kafka'nın da Oğuz Atay’ın metinlerine katkı sağladığı, zengin öğeler halinde değer kattığı kesindir. Bilhassa karakterlerin kurulu düzen içerisinde benimsemek zorunda kaldıkları roller karşısında çaresizce kayboluşları buna örnektir. Kafka, bürokrasinin ayakları altında çimen-fil denklemini anımsatan küçük insanları konu edinirken alegorinin sınırlarını zorlamış ve düş ile gerçeğin hudutlarına dair yeni bir söylem inşa etmeyi başarmıştır, ki buna da Kafkaesk denmiştir. Yusuf Atılgan da Oğuz Atay’ın karakterlerinin “tutunamama” meselesi hususunda önemli bir adım atmıştır. Aylak Adam da C.’nin bütün yaşadıkları zaten başlı başına modern insanın Camus’nün deyimiyle düşüşünün tescilidir. Bunu da şöyle tarif eder:

“— İnsanın bir tutamağı olmalı.

— Anlamadım.

—Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi!” (Aylak Adam, Bilgi Yayınevi, syf. 218-219)

“İnsanın ruhu ne garip ve mudhik bir sahne idi!” (Kırık Hayatlar, Akçağ Yayınları, syf. 218) diyen Halit Ziya’nın Kırık Hayatlar adlı eserinden etkilendiğini bizzat kendisi söylemiştir. Yusuf Atılgan’ın tutamak sorununu Kırık Hayatlar’ın bedbaht insanlarıyla birleştirip sorunsallaştırarak ortaya Tutunamayan insanı, yani Disconnectus Erectus’u çıkarır.

Sevgili, çok kıymetli, biricik Oğuzcuğum Atay,

Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim ama maalesef ömrüm ve tembel bünyem buna bütünüyle engel. Gene de az gelişmiş birkaç cümle söylemeden, birkaç söz sarf etmeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda, iyi ki vardın, iyi ki doğdun.

7 Ağustos 2022 Pazar

Emre Bozkuş’tan Senfonik Deneme Yazıları: "Ay Kızılıydı Gece"


Ay Kızılıydı Gece, Klaros Yayınları etiketiyle yayımlandı.


Bu ilk kitabımda, yirmi dokuz adet deneme yazısına yer veriyorum. Yalnızlık, acı, aşk, sessizlik, nostalji gibi gündelik kavramları derinlemesine irdelerken hem yeni bir bakış açısı katıyor hem de sinemadan edebiyata sanatın pek çok dalından bahsederek yaşama dair samimi, içten çıkarımlarda bulunuyorum.

 

Siz hiç varlığı aşan bir düşünce solosu dinlediniz mi? Yıkılan kalıpların sesini işittiniz mi? Hep hayal edilen ama varılamayan ülkelerin günlüklerini okudunuz mu? Ve siz kendinize rağmen ideale âşık oldunuz mu?

Bütün bunları bilmek istiyorsanız Ay Kızılıydı Gece’yi okumanızı tavsiye ederim.

-        Prof. Dr. Yaşar Şenler

 

Emre Bozkuş, 'Ay Kızılıydı Gece' kitabında beyninin ve kalbinin derinliklerine inip oradan çıkardıklarını ustalıkla sayfalara döküyor. Bu kadar genç bir yaşta inanılmaz bir olgunlukla düşüncelerini okura sunuyor. İncelikli dili, güçlü imgeleri ve şiirsel anlatımıyla sizi de etkileyeceğine eminim.

-        Ruhşen Doğan Nar

 

Hamlıktan olgunluğa, olgunluktan bilgeliğe meyletmiş ruhuyla yeryüzündeki bütün aşkların coşkusunu, bütün ayrılıkların kederini aktarmak istercesine şevkle kalem oynatan bin yaşındaki bir gencin hayatı yorumlama biçimleri var bu kitapta. Kâh durgun bir denizin enginliğine kâh azgın bir nehrin kükreyişine benzeyen sözcüklerinde kendi yaranızın devasını bulmanız fazlasıyla mümkün. Öyleyse huşuyla çevrilsin sayfalar, gürüldeyerek aksın yazı.

-        Aşkın Güngör

 

Emre Bozkuş; 1995'te İstanbul Bakırköy'de doğdu. Lisans eğitimini Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Yazım yolculuğuna 2014'te blog yazarlığıyla başladı. Öyküleri ve makaleleri Bilimkurgu Kulübü, Açık Beyin, Düşünbil, Kayıp Rıhtım, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi gibi internet mecralarında ve dergilerde yayımlandı. Çeşitli öykü seçkilerinde yer aldı. Halen yazmaya ve editörlük yapmaya devam etmektedir.



 

 

14 Şubat 2022 Pazartesi

Nafile Zamana Ağıt

Yaşanan acılardan daha fecisi, acılara duyarsızlaşacak denli tesir altında kalmaktır. Her gün, her saat devamlı yas havasına girmektense gerçeği reddetmeyi ve kendini esirgemeyi makul bulur zihin. Kendisini tanımladığını düşündüğü ne varsa inkar eder. Böylece değerler bütünlüğü denilen ne varsa çürümeye, yok olmaya yüz tutar.

Gözyaşları, ağıtlar ve beddualara karışan dualar... Kanla ıslanan toprak üzerinden cebi de gönlü de rahat insanların attığı heybetli nutuklar yankılanır avluda. "Ateş düştüğü yeri yakar," sözü ancak bizim gibi acı dolu coğrafyalarda söylenir. "Acıklı başta akıl olmaz," der aynı zamanda atalar. Ateş yakar, su yıkar ve acının etkisiyle körelen gözler görmez olur olup biteni.

Oysa ölüm, yalnızca oyunun detayıdır bazılarınca. Ölümün pençesine kapılanın nazarında bir hiçlik belirir ve her şey anlamını yitirir: Anlam bile. Zira anlam dediğin yaşama dairdir ve arayışı hayatta kalmanın anahtarıdır. Ölenle ölünmez, ölümle de yaşanmaz bundan ötürü. Kaçışımız kendimizdendir, kendimize saklanırız, kendimiz yabancıyken kendimize, durmadan sakınırız. Sonra bir ezan sesi duyulur ve çırpınan kelimeleri adarız. Çaremiz budur.

Yağmuru tenimde duyumsadığımda, düşüncelerimin arasında cenazenin kalktığını fark ettim, sustum. Bayrağa sarılı tabut askerlerin omzunda geçti önümden, sözcükleri yuttum. Abimin sesi çınladı kulaklarımda. Yalnızlığın yükü çöktü omuzlarıma. Geçti karşıma ve konuştu: Sözlerinde annemin duaları, babamın nasihatleri. Özlemim depreşti, sırladı içimdeki güneşi, gölgeler sardı ve durmadan kanattı.

Babama baktım bir an sonra. İçimde yangın belirdi. Gözlerindeki çaresizliğin izleri dilinde solan kelimelerdendi. Neye yeltense içinde pişmanlığın sağır edici yankısı duyuldu. Omzunda yedi yabancı eller, kulağında aşina olmadığı sesler, her surette yapmacık bir tavır buldu; acıyarak, sahiplendikleri acının verdiği mağrur ifadeye yaltaklanarak baktılar yüzüne. Dilsiz acıların şahidi olmak buydu.

İnsan sevdiğini önce toprağa, sonra yüreğine gömer, derler; yaşlandıkça artar ölüleri, yaşlandıkça matemi iyiden iyiye alışkanlık halini alır. Acı sıradanlaşır, gözyaşları henüz akmadan kurur. Hayallerin yerini anılar alır. Yaşar durur her birini. Sonra ölümün buğusu dokunur, külleri savrulur, hatıraları tozlanır dimağında...

Ansızın süzüldü zihnimden binbir anı. Birikti, ardı ardına dizildi ve abimin tabutuna sarılan yaşmağa dönüştü. Bir şiir gibi sıralandı önümde, öylece duruldu. Annemin gözlerinde yaşlar toplandı. Saçıldı üstüne damla damla. "Anne!" dedim: "Anlamak en büyük lanetmiş, anladıkça öğrendim. Gel okşa saçlarımı, unuttur bütün bildiklerimi..."

Okşadı saçlarımı şefkatle, parmak uçlarından tenime buz gibi değdi yokluğun yangısı, irkildim; duyarsızlığım yok oldu o an, duyumsadım içindeki kor ateşi, idrak ettim acının umutları yitirip karanlıkta savuruşunu. Kor alev yalazladı ruhumu. Kör bir öfke sardı sonra, peşi sıra sürükledi cinnetin doruklarına. Yabancılaştım herkese ve tanımadığım her yüzde tanık olduğum acının sahteliğine nefret besledim. Nefretim büyüdü gitgide, çığ misali devasa boyutlara ulaştı ve nihayetinde beni de içine aldı, yok etti.

Sesler... Sesler boşlukta yitti. Her yer karanlıktı. Bu zifiri karanlıktı zaten gözlerimi aralayan. Göz kapaklarımdan içeri sızmaya çalışan ve kulağıma ölümü fısıldayan. Bağırmak, haykırmak, çıldırmak istedim; sesim kısıldı, sözüm rüzgârlara karışıp gitti. Gidene dur diyemedim yine, kalanı teselli edemediğim gibi. Çaresizlik sardı bedenimi. Bir titremedir sardı baştan başa, tüm kaslarım, eklemlerim kontrolsüzce isyana kalktı. Ölmeli miydim ben de? Solan bir çiçeğin kokusunu ömrünce duyarak tutunmalı mıydım yoksa?

Abimin sesiyle düşünüyorum artık her şeyi. Aklımın ıssızlarında onunla konuşup duruyorum. Bana bildiğim şeyleri bildiğim şekilde anlatıyor. Biraz yorgun, biraz da yılgın. Ataleti ölümünden mi sebep? Tenin ücralarından daha tehlikelisi aklınkiler, derdi burada olsa. Biliyor muydu acaba diye düşündüm. Yoksa ben mi uyduruyordum bütün bunları? Zihin devasa bir oyun alanı ve oyunun kuralları öylesine belirsiz ki... Susturmak için illaki öldürmeli mi sesleri? Yahut teslim mi olmalı kayıtsızca?

Annem çekiyor ellerini üzerimden. Bir boşluk kaplıyor içimi, kapılıyorum yokluğuna. Yağmur hızlanıyor iyice, irkilerek doğruluyorum. Aceleyle koşturuyor, toprak iyice yumuşamadan davranıyorum küreğe. Bir yandan ben, bir yandan babam ve diğerleri. Ne kadar uğraşsak da fayda etmiyor. Bembeyaz kefen çamura bulanıyor. Masumiyetin kirlenişinin temsili gibi geliyor bu bana. Kendimi bir oyunda gibi hissediyorum yine, anlamlandırmaya çabalıyorum. Bunca günahkar bakışın altında nasıl temiz kalınacağını merak ediyor, küreği sallamaya devam ediyorum.

Son kez, tüm gücüyle toprak attığımda ayrılan insanların seslerini duyarak eğilip bir avuç alıyorum. Dönüp bakıyorum çevreme. Bayrağı özenle katlamışlar, annem sarılmış evladına kıymaktan imtina edercesine. Babam ise birkaç adım ötede duruyor, baş sağlığı dileyenleri dinliyor, gözü mezarda, ifadesi donuk, cansız. Sislenen bakışlarında binbir hüzün... Hiç görmeyecek gibi duruyor, hiç bakmayacak gibi bekliyor...

Ancak bir anlığına, sanki değişiyor her şey, şaşkınlıkla kalakalıyorum, gözlerindeki ışığın parladığını fark ediyorum. Kalabalık dağılmış, sessizlik yayılıyorken geliyor yanıma, eğiliyor ve bir avuç toprak da o alarak ceplerine doldurmaya başlıyor. Yüzündeki donuk ifade sabit, değişmiyor. Ses etmeden çamura dönmüş toprağı dolduruyoruz birlikte.

Ellerimiz çamura bulanıyor, gözlerimizden yaşlar akıyor ve yağmura karışırken zorlukla duyduğum bir şeyler fısıldıyor: "Bir gözüm kör oldu oğul!" diyor; "bir kulağım sağır; dilim lâl oldu, yüreğime doldu kahır."

Kapanıyorum babamın dizlerine ve bırakıyorum kendimi, hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Göğsümden çıkan seslere aldırmadan, hıçkıra hıçkıra, ölümün kanatlarına sarılırcasına, belki beni de götürür diye umarcasına...

 Gustaf Cederstrom, Funeral (1883)

30 Eylül 2021 Perşembe

Oyunlarla Yaşamak

 

Her iktidar gücünü müdafaa etmek ister, bunda bir beis yok. Ancak yönetilenin yönetenle ilgili tutumu çok önemlidir. Yönetilen kendinin farkında olmazsa, kaderini belirleyen yöneticiler olur. Bu da nihayetinde çöküşü getirir. Zira Roma nasıl ki çürümeyi örtmek için kanlı oyunlar servis ettiyse, çağlar boyu aynı yöntem özenle kullanılageldi.

 Roma İmparatorluğu döneminde sıklıkla zikredilen Latince bir tabir vardır:  panem et circenses. Türkçesi “ekmek ve sirkler” ya da “yiyecek ve eğlence” olarak düşünülebilir. Juvenalis’e ait olan bu tabirin kullanımı ise oldukça basittir. Ülke çapında bir sorun mu cereyan etti, bir hadise mi vuku buldu; tepkiyi gidermek adına hemen şenlikler düzenlenir, ziyafetler verilir, eğlenceler yapılırdı. Bunun sebebi, karnını tok, aklını meşgul tuttuğu insanların sorunlar karşısında isyana yeltenme olasılıklarını gidermekti.

 Bilhassa M.S. 1 yüzyıldan sonra yaygınlaşan bu sözün tesiri muazzamdır. Çağlar boyu birçok devletin yönetim kademelerini etkilemiştir. Çünkü etkili bir yöntemdir, başarısı garantidir. Gladyatör filminin bir sahnesinde Kolezyum’a eğlenmeye gelen insanlara ekmek dağıtılması olayı da buna örnektir. Halk nasıl olsa bedava eğlenceye ve ekmeğe razıdır, gerisi onların pek de umurunda olmaz.

 Benzerini yine Avrupa’da görürüz. Kilise, barbar istilalarıyla boğuşan sefalet içindeki halka çorba dağıtarak aç ama zihni ölü bir güruh yaratır ve gücünü bu yolla muhafaza etmeye çalışır. Çünkü farkındalık kazanan kitleleri kontrol etmek zordur, refah ise illaki özgürlüğü getirir. Bu da yöneticilerin pek işine gelmediğinden “önce aç karnını doyur,” denilmeye yöneltilir. Tıpkı Nazi döneminde halka kömür dağıtılması gibi, rüşvetle halkın iradesi kontrol altına alınır.

Guy Debord bunu “Gösteri Toplumu” olarak tanımlar. “Entertainment” yani eğlence sektörü aracılığıyla kocaman bir balon yaratılır ve kitleler bunun içerisine hapsedilir. Öncelik daimai bir tatmin ve mutluluktur, bunu sağlamak için sürekli olarak bir şeyleri sergilemek, göstermek gerekliliği sağlanır. Böylelikle Gösteri Toplumu’ndan Tüketim Toplumu’na geçiş de sağlanır.

 Ancak aranılan tatmin asla sağlanmaz. Sistemin işleyişi açısından mantıklı da değildir zaten. Metanın tüketimi adına, tüketiciyi önce imal etmek ve ardından ikna etmek gerekir. İknanın ardından tatmin arayışı sürekli körüklenir ki zincir asla kırılmasın, altın yumurtlayan tavuk kaçmasın. Bu yolla hem kişi meşgul edilir hem de servetin güvenliği sağlanır. Çok tanıdık değil mi?

 İnsan insandır ve hep aynıdır, diye boşuna demiyoruz. Çarkıfelek ve türevi yüzlerce yarışma programına müptela olanların zihnine girebilsek görebileceğimiz şey Kolezyum’da gladyatör dövüşü izleyenlerden pek de farklı olmayacaktır. Nitekim hep aynı ellerce sunulan bu sözüm ona “eğlence” yayınlarının işlevi bellidir. Kimileri zevk-ü sefa içinde yaşarken, diğerlerinin sorgulamasının önüne geçmenin yoludur. Böylece başlarına iş açılmaz, düzenleri bozulmaz. Peki ya biz bu durumda ne yaparız?

Kafamıza çay atılan bugünlerde tüketerek var olmaya çalıştığımızı inkar edebilir miyiz sahi?  Gösteri toplumu öyle bir şeydir ki, gösterinin sahteliğini fark eden “aykırı” ilan edilir ve toplumca kötülenir. Tüketmeyen öcü sayılır, salaklıkla, zevksizlikle itham edilir. Oysa gösteriye bakındığımız her an bizlerden çalınan asıl servet olan zamandır. İsimler değişir, formatlar değişir ama gaye aynıdır. Mahalle yanarken saçını tarayanlar kınanır ve evin en değerlisi televizyonlarda eğleneceğimiz izlenceler ardı ardına yayınlanır. Sonuç ise hep aynıdır: Spartaküs’ün isyanı, Messi’nin golü, Survivor’ın final günü…


29 Eylül 2021 Çarşamba

Başkalaşım üzerine birkaç kelam


Başkalaşmak tabiri ilginç okumalar yapmaya müsait bir yapıya sahip. TDK’ya göre “oğulcuk evresinden ergin olana değin bir hayvanın geçirdiği biçim ve yapı değişimler”i kapsamaktadır. Biyolojik bir tanım elbette. Görece daha sınırlı bir alanı kapsıyor. Lakin biyolojik tanım bağlamında felsefeye göreyse devamlı süregelen bir değişimi, dönüşümü ifade etmektedir. Hadi biraz inceleyelim.

Yani, hem bedenin durmadan kendini yenilenmesine yorumlanabilir hem de kişinin yaşamdan edindikleri ve çıkarımları ölçüsünde uğradığı istihale kapısına işaret ederek değişimin yaşamla olan mutlak bağını vurgular. Kişi başkalaşarak haddizatında yeni bir şahsiyet inşa eder ve nihayetinde yıkımdan da geri durmaz. Çünkü mesele var olmaksa, kabuk değil öz kıymetlidir. Öze ulaşmaksa fedakârlık olmadan mümkün değildir.

Bahsi geçen yaklaşımı metamorfozla da açıklamak mümkün. Zira eş anlamlı bir sözcük olan metamorfoz, aynı zamanda kelimenin çağrışımlarını da ortaya çıkarmaktadır. En bilindik örnek olarak Kafka’nın dönüşümünü ele alabiliriz. Eserin Almanca özgün ismi “Die Verwandlung”tur. Bu isim İngilizceye The Metamorphosis olarak çevrilmiştir ve aslına bakılırsa temelde aynı tip bir “başkalaşım”ı anlatmaktadır.

Gregor Samsa’nın benliği ve yaşamı arasında yaşanan çatışmada uğradığı dönüşüm doğru incelenirse aslında bir “erginleşme” sürecidir. Zihni özgürleşen, prangalarından kurtulan Samsa tanık oldukları karşısında yitip gider. Bu başkalaşımın bir neticesidir ve her insan algıladığı kadar vardır. Samsa’nın yok oluşu da böyle yorumlanırsa basit bir hazin sondan öteye varır, bireyin kader motifiyle yüzleşmesine değin yol açar önümüzde.

Kader motifi, oya gibi yaşamımızı işleyen olayların geçmişimizle ilişkisine odaklanan bakıştır. Yine Samsa örneğinden yola çıkarsak, ailemizden gördüklerimiz yaşamımızda yüzleşeceklerimizin habercisidir. Şiddet, sevgisizlik ve istismar gibi olumsuz olayların vuku bulduğu evlerde yetişen çocuklar en başta kendi içlerinde bir savaşa girişirler. Yaralarını örtmeye çalışırlar, kanadıkça gizlerler ve yaşamaya devam ederler

Başkalaşım felsefesinin kilit noktası da bu kaçışın aksine, yok oluşa rağmen özgürlüğü kucaklamaktadır. Başkalarının değer yargılarına kapılmadan yaşamaktadır. İnsan değişimi lanetlerken kendisini yok saydığını görmezse nasıl hür bir zihne kavuşabilir ki zaten? Nasıl kendi kaderini inşa edebilir, kendine karşı dürüst değilse? Başkalaşmadan, kendini sigaya çekmeden yaşamak yalnız çürüme değil midir? Aldığı nefesi kıymetlendiren, yürüdüğü yolu diğerlerinden ayrı kılan onu seçmiş olması ve devam etmesi olamaz mı

Başkalaşımın mutlak oluşu, Samsa’nın bir sabah farkına vardığı hakikati herkes için farklı şekilde de olsa aşikâr eder, etmelidir. Kişi bilir ki yaşamı bir yalandan ibarettir ve yalanlara inandığı müddetçe gerçeğin korkutucu tesirinden korunabilecektir. Fakat gerçeği ötelemek, görmezden gelmek yalnızca krizi geciktirir. Giderek daha arkaya atarsın, karanlığında bilmeden beslersin ve büyüdükçe risk artar. Tıpkı bir bomba gibi infilak edeceği anı bekler. O kaçınılmaz an yaşandığında ise her şeyi peşi sıra yok oluşa sürükler. Kurtuluş olmaz.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, kader motifinin kişinin yaşayışına etkisi ve buna dair yapabilecekleridir. Kişinin geçmişinde acılar, korkular, kâbuslar olabilir; yaşam sana adil davranmamış da olabilir, zaten kime davranıyor ki? Paramparça bir zihinle baş başa kalmış da olabilirsin. Kimsesiz, yalnız, tek başına… Yine de, bunların hepsine karşın başkalaşımdan istesen de kaçamazsın, bahaneler ardına sığınamazsın, değişim rüzgârının önünde duramazsın, ne yaparsan yap o kozaya girmek zorundasın. Başka çaren yok. Kendine acıyamazsın, acınacak durumda kalarak bekleyemezsin.

Hayat zayıflıkları hoş görmez, zavallıya merhamet etmez, kimseye ikinci bir şans vermez. Düştün mü kaldıran olmaz, çünkü herkes kendi yolunda yürümektedir ve dönüp sana bakamaz. Ne olursa olsun, ne umarsan um, sadece tırtıldan kelebeğe dönüştüğün vakit kendini bulacağını bilmelisin. Yılarak durduğun yerde beklersen geride kalırsın, çaresizliğe gömülürsün. Bu yolun henüz başında kaybetmektir, yapamazsın.

Zira var oluşun kuralı basittir: Bedelini ödemeden mükâfat sağlayamazsın. Mükâfatın da anlayacağın üzere motifini şimdiyle dokumaktır. Yolunu geçmişin değil, sen çizersin. Gölgelerde yaşamaz, gölgeler için var olmaz, kendi amacına hizmet edersin. Tek ölçütün, rotan başkalaşım olur ve her adımında kaderini şekillendiren yine sen olursun, mazinin habis ruhlarını kovup özgürlüğe, hür düşünceye kavuşursun. Yaşamın özü de budur.

29 Ocak 2021 Cuma

Geceye Not - 9


 - 1 -

Sansürün en kötüsü otosansürdür. Suyun akışını çeşmeden değil de dağın bağrındayken keser.  


- 2 -

Şiddet, kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayanı ifade etme çabasıdır. Hangi sebebin, amacın ya da davanın ardına saklanırsa saklansın; şiddet çaresizliğin dışavurumudur.


- 3 - 

En büyük karanlık insanın zihninde taşıdığı kalıpların gölgesindedir. Orada planlı yargılar tohumlanır, cehalet filizlenir ve ölüm baş alır, verir. Dil insanın iletişim aracıdır, din insanın Tanrıyla ilişkisini şekillendiren yolun adıdır. Oysa insan dili ve dini bozarsa, ne Tanrıyla ne de diğer insanlarla arasında köprüler kalır, yıkılır ve harap olur.


- 4 - 

Kardeşlik, dostluk, sevgi, sadakat ve saygının isminin en çok anıldığı çağlar aslında eylem ile sözün çelişkisini örtmeye çalışan demagogların süslü nutuklarına ev sahipliği yapmaktadır. Çehov'un ünlü sözü çıkan tabancayı elbet patlatır ama tabancanın ne zaman patlayacağını kimse bilemez. Eğer tabancayı çıkarırsan, sonucunu da beklediğini fark edersin. Zihnin sürekli olarak buna odaklanır, geri kalan hiçbir detay odağına giremez. Oysa zaman durmadan akar. Bunu idrak ettiğindeyse anılar arasında geleceğe giden yolu kaçırdığını fark edersin. Zamanın imtihanı da budur.


- 5 -

Bir kurşun atıldığında tetiği çeken kadar çektiren de sorumludur. O mermiyi tabancanın ağzına süren toplumun her ferdinin göz ardı ettiği gerçeklerdir. Biri çözümü ölümde buluyorsa şayet; katili, yaşamı çekilmez kılanlardır. Bu açıdan bakıldığında intihar, bir korkaklık göstergesi ya da ilgi çekme çabasının sonucu değildir. Varoluşu başkalarının yargılarının altında Promete misali sinerken, kişinin özgürleşmek istediğinin en belirgin kanıtıdır. Nitekim, ölümlerinin mesulünü de barut testinden bulamayabilirsiniz. Zira, ortada bir ceset varsa, önünüze gelene kadar defalarca ölmüştür zaten.

25 Aralık 2020 Cuma

Vuslat

şu çılgın şırıltı, kulağı zehirle dolduran seslerin metafiziksel düzlemi acılar tortulanmış öfkenin doruğunda nidası günah defterine yazılır sarı sıcak dökülürken yanaklarımdan

korkunun şavkı düşer aklın yoluna öfkenin sesi sağır eder vicdanı nazarında binlerce anlam yatar bir bakarsın, gelir yapışır yakana bir daha kurtaramazsın kendini zihnin kırbaçları zamanı dalgalandırır kıyılarına vurur sayısız ceset ecelin ayak sesleri duyulur peşi sıra acelesiz, itidalli adımlarla sürer ardından esrik kelimeleri sancıları eksilmez aldığı nefesin soluğunda rayihası buğulanır çırpınıp duran yıldızlı gecelerde gölgelere karışan adımları celladının izini sürer kabuk bağlamaz olur yaraları boşluğu büyür gitgide gerçeğin hükmünden azade kaçınılmaz olana sarılıp dalıverir karanlığın koynuna sözleri binbir çağın şahidi gözler geçip giden kavimleri ummanın efsununa tutsak damıtır aşkın fikri bilincin köhne ocaklarında gerisi ezeli bir kovalamacadır ipek ipliklerle işlenen kadere yitik seslerin nöbetinde küle namzet, maziye mekkare varlığı arşınlar durmadan sevişmeler buğudur aynasında anlamın is kokulu karartısının bakar yansımasına göz ucuyla ve saplar hançerini acımadan gölgelerin arasında saklanana toplar renkleri henüz solmadan dağlar karayağız fırtınalarda yazmalar bağlar dimağına kurutmak için asmalarda zehirle hemhal gezen efkarı gecenin kuyuları taşkın dışarıda fırtınalı habis düşünce düşlerin kesiştiği noktada bekler anlamsızlığın karşısında isyana başkaldırıya dair sözler söyler bulutlara sarılan bir tohum olur yağmurlarla serpilir toprağına filizlenen vehmiyle günahkâr kavrulur, savrulur, yok olur ruhunu rüzgarlara teslim eder sonra dayanır kapına senden seni dilenir beklemekle bulunmaz, ki istemekle de alınmaz, deyip inayetini rızkından sayar bir avuç heves, bir parça merakla öylece dikilir karşında kavra aciz bedenini arındır günahlarından ki varsın kıyılarına bırak yansın, dokunma mabedine gömülsün külleri alazlandırdığın ateşte hayat bulsun yeni baştan toy, yeni yetme düşleri sıralansın önümüzde melekler tayfı kanatlarında çarpık kutsanışla tanrı buyruğunu bildirsinler ardı sıra acılar acıların şahididir ama ölüm, vuslatın işareti aslında

Dinlemek için:


2 Aralık 2020 Çarşamba

Sana Bakmak



sana bakmak

sonsuza uzanmak gibi

insanı kendinden koparıyor

sonra dönüp bakıyorsun ardına

bir avuç kül, bir parça toz savruluyor

dünya öylece dönüyor

oyun kaldığı yerden devam ediyor


ansızın bir rüzgar esiyor

kokun çepeçevre sarıyor 

parıltın karanlığı parçalıyor

dimağımda yitik zamanın izleri

tebessümünde hiç söylenmemiş sözlerle

bakıyorsun gözlerimin içine

bakışlarında yıldızlar yanıp sönüyor

ruhumun her zerresi ayaklanıyor 


yağmurlar yağıyor sokağına

saçlarını tel tel topluyorsun

ellerini uzatıyorsun 

parmak uçlarından yaşam filizleniyor

serpiliyor yapraklarına değin 

kor alevleri ruhumu dağlıyor

ve her dokunuşunda

yeni bir ben doğuyor


uyusam diyorum usulca

hiç uyanmasam

ya da gün içime doğsa

dağılıp her yeri aydınlatsa

bilsem ki artık kuşlar göçmeyecek

ben onların yerine göğe çıksam

ufka kadar kendimle yarışsam


bulutların şarkısı çalsa ansızın

bilirim, öyle şey mi olur diyeceksin

duymayınca bilemez insan

oysa melekler önümde sıralanır

zarif sesleri yankılanır

şimdiden, sonsuzluğa doğru

ne yana dönsem seni anımsatır


diğer yanda yalnızlığım durur

kimsesizliğim şahit gidişine

boyanırım baştan ayağa

ve dokurum kendimi ilmek ilmek

durabilmek için karşısında 


gönendiren görklü kulelerinde

kimsesiz sokakların çığlığı duyulur 

düşüşü kutsarım boyuna

zaman içre zamanlar gelip geçer 

çırpınan dilim ve soluklanan ömrümden

silkelenen perdede görünür sureti

aldanışların daimi siluetinin

şahidiyim çürümüşlüğün her biçimine 

ama sensizliğin adı eksik, acısı derin

sızısı geçse de izi sinmiş üstüme bir kere


sevdanın nabzı  şakaklarımda atar

kuşanırım benliğimi usulca

sırtımda asırların ağır yükü

sesini duyduğum nice kayıp ruhun

yasını tutarım yokluğunda


nefesin mevsimler yeşertir

tenimde günahlarımın bedeli

sancılarla kendini gösterir

toprağın nemi dudaklarımda

yırtar bağrını bekleyişin

kaldırır başını umarsızca 

asırlar bir anda siliniverir

kaybolurum o anda

 

işte geldim kapına

uzat ellerini tutunayım

ram olayım soluğuna 

söylesene sevdiğim

ruhumu bedenimden sıyırıp

şafağı getirsem avuçlarımda

sana hiç dokunulmamış yarınlar

hiç öpülmemiş sevdalar bıraksam

yüreğini açar mısın bana

Dinlemek için: 





28 Kasım 2020 Cumartesi

Sayıklamalar - 1

Sessizliğe kavuştuğum kimi nadir anda kendi kendime düşünürüm. Yozlaşan, çoraklaşan, tükenen ve gitgide tüketen her şeyin karşısında büründüğüm aciz kimlikten sıyrılarak düşlerime doğru yol almaya başlarım. Sınırsız bir düzleme serilmiş hayaller içinde salınır, gerçeğin tahakküm edici sınırlarını pek de umursamadan rahatça hareket ederim. Rahatlığım ölçüsünde ferahlarım, savrulan ne varsa toplarım çevremde, ağır aksak biriktiririm kelimeleri. Zira, sesler ve kelimelerle birleşen bir arayıştır yaşama atfettiğim anlam ve yürümeye devam ettikçe söyleyecek sözüm olacak elbet.

Sokağın başında zihni işgal eden bütün korkular ve kaygılar sonuna vardığında yerini başkalarına bırakır. Oysa biteceğini sanarak arşınlarsın yolları, adımlarsın kaldırımı. Biteceğini sanarak yaşarsın acıları, dineceğini sanarak kabusların geride bıraktığı o nahoş tadı. Halbuki tutunacak dalın olmadığı halde boşa sallanan ellerinin örselediği hava kadardır hayat; ne kadar çabalarsan çabala gücün ancak kendini avutmaya yeter. Yeni gerçeklikler yaratan ve buralarda dolanan bütün muazzep ruhların temel hikayesi de budur zaten. Kafanı kuma gömüp dünyayı ardında bırakmakla yetinmeyerek bütün dünyayı kumla oynamaya ikna etmektir.

Oyunlar, içbükey aynalar gibi varlığın tezahürünü farklı şekillere sokarak katlanılabilir hale getirir. Zira, pür gerçek asla insanı tatmin etmeyecektir. Bahsi geçen somut gerçeğe erişilmesi mümkün müdür orası da tartışılır. Buraya biraz Kant biraz da Descartes katmak gerekebilir. Ayrıca burada ele alınan kavramın insanın suratına attığı o silleyi unutmamak da gerekir. Çapraz okumalarla ilerleyen beyin kendisine döndüğünde ne kadar düz düşündüğünü fark eder ve yıkılır adeta. Kurgusal düzlemde ilerleyen gerçeklik ise bu hayal kırıklığının karşılığında oluşan bir ayna boyuttur belki de.

Açılan ve kapanan kapılar ardında neyi saklarsa saklasın, bir nebze merak uyandırdığı an varlığına dair bütün detayları ortaya çıkarır. Baktığımız yerde ne kadar özenli olursak olalım, parçanın bütüne olan hezimetinde biz de kaybederiz. Bize gösterilen detaya göz gezdirirken aslında görmemiz gerekeni gözden kaçırırız. Yazarken işte bu kaybettiklerimizin notunu düşeriz kağıda, peşine düşeriz olanca hırsla. Yaşanması mümkünken yaşanamayanların hesabını sorarız pasifize edilmiş bir halde. İsyanımız surlar yıkmaz ama gider dayanırız gerçeğin kapısına. Her zafer bir ödülü hak eder, her zaferde gider duvarına hakkederiz bildiğimiz ne varsa.

Yalan söyleyenin yalanını meşru kılan nokta içinde bulunduğu bağlam ile olan uyumudur. Bağlamından kopuk hiçbir cümle doğru adrese ulaşamaz; ulaşsa bile istenilen etkiyi uyandıramaz. Yalanın inananı ve söyleyeni arasındaki bir anlaşma ise bu duvarı aşmayı sağlar. İlmek ilmek işlenen, örülen kurgusal sarmal haddizatında okur ile yazarın kabul ettiği müşterek yalanlar silsilesidir. Ben söyledim sen de inan, denir ve çıkılır yola. Kalite de bu bağlamda ele alınır. Ne kadar iyi yalan söylersen o denli başarılı sayılırsın. Kendinden kaçan birçok insanın başka insanların kaçışlarına yalanlarla aracı olması, zamanın dokunuşlarıyla kutsal bir edim halini alır. Oysa temelde yalnızca kaçmak ve saklanmak vardır. Kutsal olan ise inanmak isteyenin atfettiği anlamdır.

27 Kasım 2020 Cuma

Keşif

Hikayem yıllar önce bir yaz tatilinde başladı. Okul harçlığını çıkarmak için bir otelde çalışmaya başlamıştım. Beş yıldızlı, şatafatlı bu otelde arada havuz başında içki servisi yapıyor, diğer zamanlarda da genellikle sağı solu süpürüp ayak işlerine bakıyordum. Ergenliğin en alevli zamanları, bedenim geliştikçe kontrolünü yitirdiğim arzuların etkisiyle ne olduğunu bir türlü anlayamadığım hislerle cebelleşiyordum. Kolay değil, iştahın ve arzunun yavaş yavaş yer ettiği bedenimde çocukluğun saflığı henüz yerini terk etmemişti.

Öte yandan muhafazakar bir mahallede yetişmiş olarak bir anda turistik bir şehre geldiğim için de iyice afallamıştım. Çevremde alımlı kadınlar, pürüzsüz ve çekici bedenleriyle arz-ı endam ediyor; bense onları uzaktan seyrederek ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Neden bir insanın varlığı başka bir insanı bu kadar akılsız hale getiriyordu? Nasıl hiç dokunmadan, tüm düşüncelerinde yer edebiliyor, düşünsel entropiye kapı aralıyordu. Kendini tanımamanın verdiği rahatsızlık da cabası.

Fakat asıl mesele duygusal yoğunluk ve insanlarla olan ilişkiler bütünüydü. Riya ile örülmüş ve yalanla şekillendirilmiş bu ağın içinde kendimi aciz bir sinek gibi hisseder, yalnız kaldığım zamanlarda bolca ağlar ve değişimin fırtınalı havası içinde oldukça çaresiz hissederdim. Herkes herkesle samimiydi, herkesin yüzünde aynı ifade vardı ve farklılıklar gitgide yok oluyordu. 

Aslında oyundan ibaretti yaşam, yıllar sonra bir kitapta okuduğumda anladım. Yine de alışkanlıklar öyle kolay terk etmiyor zihni. Amaç denilen bir kavramın farkına varmıştım, hayatın amacı olmalıydı; bu durumda ben ne için vardım?

Sözlerin boşlukta süzüldüğü günler hızla geçerdi. Akşama kadar çalışırken gördüklerimin etkisini yorumlayarak düşünür dururdum. Önümden geçişen tüm insanlar nasıl da yabancıydı. Nasıl da kendi tatminlerine dalmışlardı. Amaç denilen belirsiz kavrama bu sırada daha fazla kapılıyor, düşüncelerim daha da derinliğe kavuşuyordu. Disiplinsiz ve dağınık da olsa düşüncelerim bir eşelemeydi, kendime varacağım yolda attığım ilk adımlardı. Nasılsa yalnızdım, yalnızlık kendinle baş başa kalmam için bir fırsat değil miydi? Nitekim, aşk denilen kavramla da tanışmam da böyle oldu…

Bir turist kafilesi ile geldi otele. Adı Anna’ydı. Rus bir dilber. Sarı saçlarını savura savura geçip gitti önümden ve masmavi gözleriyle gün gibi doğdu dünyama. O an sanki kafama göçtü her şey, saplandım kaldım yerime. Aman Allahım! Bir insan nasıl bu kadar güzel olabilirdi! Aşk geldi kondu yüreğime, aşk dediğin bir ateşmiş meğer; o an idrakina vardım. Yakar savurur, kül edermiş; köle olur, kendinden geçermişsin, ah ben nereden bilirdim! Öylece tutuldum, kavruldum, savruldum…

Yerleşti odasına, arada havuza gelip giderken görmeye başladım. Kapalı havuzun kenarına Yunan tanrıçaları gibi uzanır, bedenini güneşin önüne sererdi. Birkaç kadeh içki istediğinde de heyecanla yanına gider, ne isterse anında yapardım. Heyecan tüm bedenimi sarardı bu sırada. Nasıl heyecanlanmazdım ki! Karşımda Truva savaşını yeniden başlatacak kadar güzel bir kadın vardı. Elim ayağıma dolaşır, paniklerdim; böyle anlarda bazen elimden tutar, o aksanlı Türkçesiyle sakin olmamı söylerdi. Sesi melekler katında söylenen bir arya gibiydi, dinlemeye doyamazdım.

Bu durum bir süre sonra otelde çalışan abilerin de dikkatini çekmiş olmalı ki, benimle kafa bulmaya başladılar. Müstehcen şakalar, uygunsuz yakıştırmalarla rahatsız ederlerdi, böylece kendilerine eğlence çıkarırlardı. 

“Aslanım be, buldun taş gibi karıyı, süzüyorsun boyuna!” 

“Erkek adamsın, git de gir şu karının koynuna!” 

Bu yersiz sözlerinden utanarak aralarından uzaklaşmaya çalışsam da aslında haklı olduklarını bilmek tuhaf bir his uyandırırdı içimde. Evet, bazen o dolgun vücudun sıcaklığını hissetme arzusu rüyalarıma kadar girerdi, sabahları uyandığımda hoş olmayan şeylerle karşılaşırdım. Ama aşk kutsal bir duyguydu ve halim utancımı arttırırdı sadece. Kutsala uzanan günahkar dokunuşlarda bulunurdum istemsizce.

Bana takılsalar da otelde zamanla öğrendiğim bu halin aslında onların emelleri olduğunu da anlardım. Yabancı kadınlar yatmak için uygun hedeflerdi çoğu için. Avının peşine düşerler, bir şekilde yatağa atarlardı; ya da öyle değil miydi acaba? O zaman anlamasam da şimdi asıl gerçeği görebiliyorum. Kadınlar nasıl olsa gencecik fidan gibi çocukları bulmuş olmanın verdiği rahatlıkla kaçamak yaparlardı. Yani, aslında av-avcı ilişkisini diyalektik olarak yorumlayan bu Avrupalılar, bizlerden çok daha öndelerdi yarışta. Bizimkilerse hayatlarındaki kısıtlı heyecan imkanını böylece kullanmış olurlar, evlenmeden evvel kadın bedenine dair birkaç ipucu edinirlerdi.

Anna ile aramda böyle bir ilişki olmasını istemezdim haliyle, arada görkemli jestlerle örülü bir ilan-ı aşk düşünür, sonra korkarak vazgeçerdim. Bunun içinde reddedilmek vardı ve neticede tüm otele rezil olurdum. Aşkın gururu olmaz derler ama nasıl da çıkıp bu bozuk İngilizce ile kendimi ifade ederdim. Anlayacağınız sorunun biri bin paraydı. Yine de umudu yitirmeden düşünmeye devam ettim. Hayaller kurdum, planlar yaptım ve kendimi bir gün her şeyin güzel olacağına inandırdım. Oysa hayat, sen planlar yapmak meşgulken başına gelenlerden ibaretmiş, bilemedim.

Ne demişti şair: 

“Hayal, ipleri elden kaçırmaktır. Oysa öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, o ipin ucu elinizden bir kaçtı mı, hemen bir başkasının eline geçiveriyor. Ondan sonra siz hayal ediyorsunuz, ama bir başkası yaşıyor.” 

Anna’nın birkaç gün otelin barmeni Ahmet ile yakınlaştığını görür oldum ama üzerinde durmadım. Sürekli konuşuyorlar, gülüşüyorlardı. Ama bir süre sonra sevgili olduklarını öğrendim. Sevişmelerini anlatırken nasıl gurur duyduğunu uzaktan izliyor, bunlara dair duyduğum kızgınlıkla kendimi yiyip bitiriyordum.

Fakat bu hal beni düşüncelere dalmaya sevk etti. Baktım ki düşünmek ile yaşamak arasında ince bir ayrım vardı ve ben yaşamla arama duvarı örmeye çoktan başlamıştım. Zamanla onların yaşadıkları birer detay oldu, benim zihnimde ise kocaman kurgusal bir koza oluştu ve içinde hayali şehirler inşa ettim. 

Bu şehirlerde her meşrepten aşklar yaşandı, her kesimden insanlar birlikte yaşadı ve asla aralarına kendi gerçeklerimi dayatacak şeyler sokmadım. Düşünce suçlusu kılmadım onları, düşüncelerini de yargılamadım. Sadece var oldular ve hayatlarına dair çıkarımlarını bana aktarmalarına izin verdim; artık özgürdüm.

Anna giderken arkasından baktığımda bir gece vaktiydi, tatmin oluşu ve beni görmeyişi ne tuhaftı. Yüzündeki o güzelim çizgiler beni halen mest ediyor, bir eski şarkı gibi geceyi aydınlatarak aramızdan süzülüyordu. Oysa benim aklımda kulağımda bambaşka bir ezgi çalınıyordu. Unutmanın gücünü keşfediyordum.

İnsan insanın kurdu ya da cehennemi değildir,  kendimi onlardan ayırdım. İnsan, insanın aynasıdır ve her baktığında bir kuyu gibi kendi gerçeğini gözlerinin önüne serer. O gitti, ben yerimde kaldım. O bir hayal oldu, kendi gerçeğimle yüzleştim. Çocukluğumun sonunun gelişini de işte o tek bakışıyla anladım. Artık "ben" oldum.