21 Kasım 2020 Cumartesi

Vakitsiz Ölüm

sevdanın ateşi geceleri büyür

insan dediğin hep vakitsiz ölür


gönlümün pusulası kayıp

geçmişin yükü omuzlarımda 

usulca dokunursun yaralarıma

süzülüverir bütün acılarım

yüreğimden ruhumun boşluklarına


sokağından, gecenin sonuna değin

yalnızlığını adımlar durmadan

yazgısının yargısıyla muhatap

zincirlerinden kurtulmaya çalışır

coşkun bir sel gibi aktıkça


yaşamadan yitenler zamansızdır

bu esrik savaşın ortasında 

ıssızlığına sığınırlar yüce yüreğin

uzanırlar kan revan içinde 

yitik zihnin kör karanlığına


söylesene gün ışığım, sevgilim

hangi çağın kutsal vazifesi bu

ölülerini dimağına gömdüğün

hangi ozanın kayıp şarkısı 

kanlı devrimlerin çığlığını bastıran


ne zamandır kanar dilimin ucundan

satırlarımın arasına sevda sözleri 

seslenir karanlıkta kendine çaresizce

uzaksın kendine ve daha yakın ecele

işte bunun için yakala baharı damarından


düşsün avucuna nabzı kulağında

henüz rengi solmadan

sık, gevşet ve bekle öylece

sen durdukça dimdik ayakta

yitirmem umudu asla


ne söylenebilir gölgelerin içinden

aşklarının ışığında uyuyanlara denk





18 Kasım 2020 Çarşamba

Bir Post-Truth Çağı Dilemması: İnsanın Gerçeği Yalan Mıdır?

Hayat ağacında doğup filizlendim. Bedenim, zihnimin bir uzantısıydı; zihnim ise geçmişin silik anılarıyla bezeli bir odaydı. Dışarıda asırlar deveran ediyordu durmadan ve ben aklımın dallarına çaput bağlayıp coşkun dalgaların arasında yol alıyordum.

Her dalında bambaşka dünya, her yaprağında bin bir farklı nazar vardı. Bambaşka sesler birleşiyor ve kâh gürültü oluyor kâh insanı sarıp sarmalıyordu. Tükenmek sadece bir hâldi, hâlden hâle geçenler yerini devamlı başkalarına bırakıyordu. Başka tabiri ne tuhaf, değil mi? Kimlik diye giyindiğimiz esvabın yalnızca bizi ilgilendirdiğini gösteriyor. Kendimizi değerli sanıyoruz; oysa rolümüz biter bitmez figüranlığa ve ardından sahne dışına itiliyoruz. 

Hayat katman katmandı, içine daldıkça derinliğinin değil karanlığının arttığını görüyordu. Hâlbuki karanlık dediğin de insana dair, değil mi? Karanlık olmadan ışığın önemi, anlamı kalır mı?

Bir de boşluk vardı elbet. Eşeledikçe umudu körelten antik bir doku. Her eylem kendinden bağımsız bir yolda ilerler ve insan varlığı gereği beklenmediktir; eylemleri asla tahmin edilemez. Boşluğa saplandığında bütün geçici tanımlar yerini sahici sarsıntılara bırakır; erdem diyerek baş tacı ettiği ne varsa berhava oluverir.

Yapraklar düşer, çiy damlaları son bir şans deyip yaprağın yüzeyinden sıyrılarak kendilerini kurtarır. Yaprak ölür, toprağa  kavuşur ve bir daha doğmak üzere yitip gider. Yiten yaşam değildir aslında, yaşam kendini yeniler, hatta yineler; yaprağın düşüşü bir adımdır yalnızca; dünya yanar, dünya söner ama ağacın gölgesindeki yaşam durmadan tekerrür eder...


Hayat ağacında doğup filizlendim. Bedenim, zihnimin bir uzantısıydı; zihnim ise geçmişin silik anılarıyla bezeli bir odaydı. Dışarıda asırlar deveran ediyordu durmadan ve ben aklımın dallarına çaput bağlayıp coşkun dalgaların arasında yol alıyordum.

Her dalında bambaşka dünya, her yaprağında bin bir farklı nazar vardı. Bambaşka sesler birleşiyor ve kah gürültü oluyor kah insanı sarıp sarmalıyordu. Tükenmek sadece bir haldi, halden hale geçenler yerini devamlı başkalarına bırakıyordu. Başka tabiri ne tuhaf, değil mi? Kimlik diye giyindiğimiz esvabın yalnızca bizleri ilgilendirdiğini gösteriyor. Kendimizi değerli sanıyoruz; ancak rolümüz biter bitmez figüranlığa ve ardından sahne dışına itiliyoruz. 

Hayat katman katmandı, içine daldıkça derinliğinin değil karanlığının arttığını görüyordu. Halbuki karanlık dediğin de insana dair, değil mi? Karanlık olmadan ışığın önemi, anlamı kalır mı?

Bir de boşluk vardı elbet. Eşeledikçe umudu körelten antik bir doku. Her eylem kendinden bağımsız bir yolda ilerler ve insan varlığı gereği beklenmediktir; eylemleri asla tahmin edilemez. Boşluğa saplandığında bütün geçici tanımlar yerini sahici sarsıntılara bırakır; erdem diyerek baş tacı ettiği ne varsa berhava oluverir.

Yapraklar düşer, çiy damlaları son bir şans deyip yaprağın yüzeyinden sıyrılarak kendilerini kurtarır. Yaprak ölür, toprağa  kavuşur ve bir daha doğmak üzere yitip gider. Yiten yaşam değildir aslında, yaşam kendini yeniler, hatta yineler; yaprağın düşüşü bir adımdır yalnızca; dünya yanar, dünya söner ama ağacın gölgesindeki yaşam durmadan tekerrür eder...


Yaşam hatadır kimine göre, kimine göreyse mucizevi bir dokunuş; insanın kumaşını dokuyan ellerin mahareti yaşamın da onun cevheri çevresinde gelişmesine olanak sağlamış, denir. Cevher, ne güzel kelime! Parıltısıyla etrafındaki sayısız mahlukatın ilgisini çeker.

İnsan, cevher mi yoksa onun parıltısında kendini kaybeden canlılardan herhangi birisi mi? 

Aranan şeyin değeri bulunmasında değildir; asıl olan arayıştır. Mefkureyi halis, muteber kılan insana bir değer katması, amaç sunmasıdır. Kutup Yıldızı misali ışığında yürümek ışığına yürümekten evladır, yeğdir. 

Sahi insan nedir? İnsan kendi olmayandır,  zira kendini tanımladığı kavramlar kendinden öncesinin ve kendisiyle birlik süregelen arayışların sunduğu kadim yalanlardır.

Masaldır, mittir, efsanedir, hikayedir. Asırlardır üstüne katarak nesilden nesile iletir. Oysa insan olmak istediğini anlatır, olduğunu yaşar. O halde olmak istediği bile değilken, nasıl olduğu kişiyle bağdaştırdığı koca bir tarih yaratır?

Voltaire, "yaşayanlara saygı borçluyuz az çok, ölenlere tek borcumuz kalmıştır: Gerçek," der. 

O da bilmektedir ki, insan, gerçeği ararken yalana tutunandır; gerçeği unutan ve yalanı hakikate yamayan becerikli bir usta.

İnsan anlaşılması güç olandır, şüphelidir ama zekası inanılmazdır. Kendine söylediği yalanlarla binlerce yıllık bir sürecin akışını değiştirebilen başka kaç tür vardır? 

İnsan varlığın enstrümanını eline aldığında nota bilmiyordu, öğrendi; her adımda farklı bir ses kattı ve nihayetinde senfonisini neticelendirdi. Her şey güzeldi ama değişti, değil mi? Başladığı yerden çok uzaklardaydı artık. Herakleitos seslendi ardından; "değişmeyen tek değişimin kendisidir," ve ekledi: "Bir nehirde asla iki kez yıkanamazsın."

Nehir değişir, insan değişir, zaman değişir ve zaman gelir değişim dahi akışa kapılıp savrulur gider.

O vakit sorayım sana: Şarkımız çalarken söylenecek sözümüz olabilir ama ya bittiğinde ne yapacağız dersin? Bizi bir arada tutan antik yalanlarken hangi gerçeğe inanıp tutunacağız? 

Orası sana kalmış... Ancak Rousseau'nun bir sözü de vardır ki, değinmeden geçemem.

"Ey yüce gönüllü yalan! Gerçek hiç sana tercih edilebilecek kadar güzel olmuş mudur?"

Ecce Homo!



17 Kasım 2020 Salı

Pişmanlık

 geç kalmışım;

yetişemiyorum sana...





Özlemek

Anne denildiğinde sızlayan

Yürektir ve 

hiç dinmeyen şu sızı

tüm bildiğim, olduğum...


sırtıma heybemi aldım da çıktım

bu tekinsiz yollara

aklımda kifayetsiz cümleler

kelimelerin izini sürdüm de durdum

belki de durulamadım

her durakta bir parçamı bıraktım

yine de sessizdir acılarım, yeter ki

şu gördüğüm düşten uyanmayayım. 




14 Kasım 2020 Cumartesi

Dil/emma Türkçe Değil!



Sosyal medya ahalisi olarak bütün sırları, gizleri ve yalanları çözmüş olduğumuzu görüyor; hür bir birey olarak kıvanç duyuyorum. Muvakkatiyetimizin şanına ve şerefine yaraşır, görkemli sözlerimin sebebi de tam olarak budur.

Her konuda söyleyecek sözü olan bizlerin, paradigmaya olan mutlak hakimiyetinin para getirmemesi ise tamamen paradigma değişiminin kur eksenli yapılmasından kaynaklanıyor. Gerçi biz kura bakmıyoruz ama hınzır aşık bizim baktığımız yerde bitiveriyor.

Bizler ununu elemiş, eleğini kelek niyetine vitrine asmış yorgun bir neslin evlatlarıyız. Her şeyi bilmek yordu bizi, bilgi zehirlenmesinden mutevellit inkişafın doruklarında süzülüyoruz. İlerleme bilmeyen nesle zaten aşina değiliz!

Bizler, yaşamın engin deneyimlerini özümsemiş, söylenecek sözleri tüketip okeye dönecek kadar olanı biteni aşmış vaziyetteyiz. İstesek dünyayı titretiriz ama titreşim ruh sağlığımıza dokunuyor, tektonik sancıların ve ikircikli bunalımların müptelası hatta gardaşıyız. Bu bitmez tükenmez paradoks yolunda, septik sapmaların sadık birer yoldaşıyız. 


Şiraze Kayık'tan Gelen Düzeltme

Uzun uzun yazardım ancak... Amannn neyse ya! Zaten çok Cringe ve Overrated bir yazıydı. Kitsch kavramına dair bilgim de çok ama Türkçe'den haberim bile yok. Bye. 👋


As a social media community, I see that we have solved all the secrets, mystries and lies; as a free person, I am proud. It is worthy of the glory and honor of our success, and this is exactly the reason for my glorious words.


The fact that the absolute dominance of us, who have a say in everything, does not bring money, is entirely due to the exchange rate axis of the paradigm change. Although we do not look at the lot, but the evil lover ends up where we are looking.


We are the children of a tired generation who have sifted their flour and hung their sieve in the window for the purpose of kelek. We are tired of knowing everything, we glide from information poisoning to the peaks of mutevellite development. We're not familiar with the generation that doesn't know progress!


We have assimilated the vast experiences of life, exhausted the words to be said and exceeded what was done enough to turn to Okey. We can shake the world if we want, but the vibration touches our mental health, we are addicts or even gardeners of tectonic pains and hypocritical depressions. On this inexhaustible path of paradox, we are faithful companions of septic deviations. 


Correction From Wannabe Teen

I used to write for a long time... Whatever... It was already very Cringe and Overrated post. I also know a lot about the concept of Kitsch, but I don't even know English. Bye. 👋

12 Kasım 2020 Perşembe

Kısa Kısa



-I-

Kapanmamış bir yara varsa, illaki kanar.

-II-

Çürümeye başlamadığın sürece, olgunlaştım diyemezsin. 

-III-

Zaman; seni anlayacağını vaat eden insanların nihayetinde asla anlamadıklarını öğreten müphem kavram.

-IV-

Yaşamın anlamı olmadığını bilecek kadar zeki; yine de buna rağmen yaşamaya değeceğini anlayacak kadar akıllı olun.

-V-

Dünyayı değiştiren insanlar, kalıplara sığamayanlardır.

-VI-

Kadınlar yıldızlar gibidirler; uzaktan bakıldığında göz alıcı ve ışıltılı, yakından bakıldığında ise soğuk ve sıradan görünürler.

-VII-

Müziğe söz eklemek, ete baharat eklemek gibidir. Etin kalitesinin ölçütü, hiç bir baharat eklemeden yalın halde alınan tattır; eğer tat hoşsa kalitelidir, değilse zaten baharatlarla ve çeşnilerle makyajlanır. 

-VIII-

Kuşlar kadar özgür olmak arzusu insan için anlamlıdır, herhangi bir kuşun 9-5 beyaz yaka çalışandan daha özgür olduğu algısı ise anlamsız. Zira, evrim kanatları vermek için kuşların kollarını alıyor; hayallerini kaybedenlerden daha hür olduğunu düşünmek makul mü? 

-IX-

İnsanın nasıl öleceğini, nasıl yaşadığına bakarak anlayabilirsiniz. Sardanapalus'un Ölümü'nde gördüğüm de tam olarak budur. Arzuların tatmini ile arzuların esaretinin farkını ortaya koyar. Ölümünde bütün cariyelerini kendisiyle ölüme götüren bu insana, nasıl tepki vermeliyiz? Hazzın, aklın efendisi olduğunu söyler August Comte; hangimiz bu gerçeği inkar edebiliriz?

-X-

Eğer nereye varacağını biliyorsan, suyun akışının önemi kalmaz. 

--------------------------------------------------------------------------------------------------

-I-

If there's a wound that's not closed, it's bound to bleed.

-II-

You can't say you've matured unless you start rotting.

- III-

Time is a vague concept that teaches that people who promise to understand you ultimately never understand.

- IV-

Be smart enough to know that life has no meaning; however, be smart enough to realize that it is worth living despite.

V-

People who change the world are those who can't fit into patterns.

-VI-

Women are like stars; they look glamorous and radiant when viewed from afar, and cold and ordinary when viewed closely.

- VII-

Adding lyrics to music is like adding spice to meat. The measure of the quality of meat is the taste taken in a lean state without adding any spices; if the taste is pleasant, it is quality, if not, it is already made up with spices and condiments.

- VIII-

The desire to be as free as birds is meaningful to man, while the perception that any bird is freer than a 9-5 white-collar worker is meaningless. Because evolution takes the arms of birds to give them wings; is it reasonable to think that they are more free than those who have lost their dreams?

- IX-

You can tell how a person dies by looking at how he lives. That's exactly what I saw in the death of Sardanapalus. It reveals the difference between the satisfaction of desires and the bondage of desires. How should we react to this man, who in his death took all his concubines to their deaths with him? August Comte says that pleasure is the master of reason; which one of us can deny this fact?

X-

If you know where it's going, the flow of water doesn't matter.

10 Kasım 2020 Salı

Levla'ya Şiirler


-I-


gözleri uçuşu izler

derin uçuş ve kayboluş

kanatlarında günahkar ritimler

sallandıkça saçar tohumlarını

tanrılardan miras şehvetin


karayağız fırtınalar mı getirir

gecenin kıyılarında bekleyeni

ölüm dediğin adsız bir leke 

dalgaları vurur ruhun derinlerine

duyulur gelişi karanfil kokularıyla


dokunuşları efsunkar bir tuzak

ay ışığı paramparça dizlerinde

bedenin her zerresi tutsak

kanayan ufukta sezilir acıları 

dağlar yaralarını şehrin ışıklarıyla



-II-


çatı tepelerinde beliren yalnızlık

korkunun eşiğine kuleler dikmiş

kesif sessizlikte yolunu gözler

adım adım soluğunu yoklar 

dolaşır şehrinin sokaklarını

seyrek, sekerek ve teker teker

düşer zihninin buhranlarından

gölgelerin arasına karışır 

fay hatları depremlere gebe

parçalanan yıldızları toplar

kederle her gece 

tanrı ölümünü müjdeler


Oysa ölüm asırlık bir oyun, derdi.

Yaşamla bağını hiç koparmayan

Sayar hesapsızca yiten zamanı

Ve sızlar yarası hiç durmadan

Çöker sızısı yüreğine aniden

Çınlayan duvarlardan nehirler

Yırtılan göğün yarıklarından

Kayıp şehrin ortasına akar

İzleri silinir zamanla zamansız

Bulutlara üflediği ruhu kaybolur ardından



-III-


şu durmadan akan renkli hayat

başıbozuk yankılar içinde

bir görünür bir kaybolur

bense izlerini yoklarım

zaman silip durdukça


çırpınır anlam aramızda

yitik kelimelerin gölgesine

çarpık sözlerin umuduna

sığınır da bekleriz

gün bizim için doğsun diye


eski bir şarkı mıdır sevmek

adınla başlar ama biter mi söyle

şehirler, binalar çizdim öylece

yeni hayatlar belirdi avuçlarımda

döndüm yine seni seçtim


ne kadar çok öpmek isterdim bilir misin

yaralarla bezeli kırılgan ruhundan

ve ilmek ilmek örmeliydim sevgiyle

ki berkitilmiş cümlelerinle

sar diye mısralarımı


senin gözlerinle bakar Tanrı

cennet adımlarında vücut bulur

sonra üflersin tüm rahmetinle

parmak uçlarından filizlenir

nice ömür, nice sevda, nice ölüm...

4 Kasım 2020 Çarşamba

Bekleyiş

-I-

sana gelen yollar mühürlü 
kelimeler Nil'in kucağında 
gözleyen bizi ölümün rengi 
belki bir poşet belki de kedi 
taştan yürekler bırakan ardında

ellerini uzattın, zaman uzadı 
uzandı ötelere, ötelerde kaldı
ardından bir ses duyuldu 
döküldü damla damla dizlerine
umudun kanatları toprağa serildi

oysa bilmezdim gözlerini
bakışlarında yıldızlar doğarmış 
acılar acıları doğurur 
zehir yüklü kalemler
zahiri kelam edermiş

coşkun bir sel akarmış
zihnin kör noktalarında 
insanı derinlerinden parçalayan 
hangi ozanın kayıp şarkısıymış
kanlı devrimlerin çığlığını bastıran 

yaz, zamanı, burada ölüler yeşerir
öylece dipsiz kuyulara atılır
nisan yağmurlarında ıslananlar
uzun bekleyişlerin bereketini 
günahların cazibesinde yitirir 


-II-

gecenin oyuklarından sızan 
çaresizliğin yakıcı tadı 
ruhumun boşluklarına dolan 
ve biçimsiz gölgeleri kuşanan
kapanmak bilmeyen yaralar 

eşikte kanatları çırpınsa 
doldursa doludizgin sözlerimi
çıkagelse düşlerden umarsız
tenimi dokunuşlarıysa sarıp
ummanın kıyılarına bıraksa

nisan'ın 14'ü sırtımda ağır yük 
ellerimde bulutların nemi salınır 
oysa sabaha karşı uyanıp
İlk ışıklara gözlerimi araladığımda
yalanla gerçeğin ayırdına vardım 

kanatları açıldı küçük bir kuşun 
caminin minaresinden ayrıldı 
meydanda mahşeri kalabalık 
gözlerindeki anlamsız akisle
düşüşünü gören olmadı 

halbuki bir çırpıda söylemeliydim 
beklerken unutmaktan korktuklarımı
fakat ansızın gördüğümde yüzünü
sessizliği perde perde dolduran 
yağmurlarına sarılıp savruldum

bana şehrinin kapılarını aç
sokaklarında ruhum gezinsin
bana rüyalarını anlat
hatırladığımda gerçekleri
hayallerinin buğusuna kapılayım

bana kadim hikayelerden anlat 
ellerim suyun tuzuyla dolsun 
düşürme yüzünü umutsuzluğa 
rüzgarlara saldığın hatıran 
aciz yüreğimi baştan doğursun

Dinlemek için:


1 Şubat 2020 Cumartesi

Ophelia'ya Mektup - 5

Sevgili Ophelia,


Şimdilerde senin adımladığın kaldırımlara hüzün yağıyor, şimşekler gidişinin ardından ıssızlaşan sokakları acıyla teşhir ediyor. Çıplanan taşların, duvarların ve binaların arasında yapayalnız gezinen kedi ve köpeklerin feryadı özlemini haykırıyor. Rüzgarlar esiyor, dalgalanan saçlarında sevdanın rayihası; hisleniyorum. Ne fena şey hatırlamak dimağında kalanı, ne acı lahzalar arasına çağların yükünü sığdırması... 

Uzun kış gecelerinde yalnızlığım bile gölgelere sığınma arzusuyla yanıp tutuşuyor. Ne kadar sararsam sarayım, kollarım bedeninin yoksunluğuyla tükeniyor. Kelimeler boşa çekilen kürek gibi dalgaları dövmekle iktifa ediyor. İntizar eden mağrur ruhun muazzep çığlıklarını duymanı ne çok isterdim, ah bir bilsen! 

Halbuki şu ıssız gecenin sonuna vardığımda elinde çiçeklerle bahar ülkesine giden yollara sürüsen, düşünmeden evet derdim. İnsan ne garip, ne denli aldanışa meyilli... 

Sözlerim kılıçlarla kuşanmış şövalyeler kadar soylu, ipek elbiseler giyinerek parfümler sürünmüş kişizadeler kadar asil değil bilirim. Sözcüklere itaat ettirmek çetin iş, başkaldıran düşler izin vermez öylece teslim olmasına.  Duygularım gemlenmemiş, dört nala süzülen coşkun nehirler gibi yatağından taşar durmadan. 

Nasıl ki, kış geldiğinde baharın o heyecan verici renkleri solup gidiyorsa, umut da yüreğinde karanlığı taşıyanların ellerinde çürüyüp yok oluyor. İşte bu zamanlar kalbime söz geçiremeyip seni anıyorum. Nasıl aniden tüm dünyanın ekseninden çıkmasına müsaade edebildim bilmiyorum, ama seni düşlerimde bana getiren o görkemli patikanın sonunda gerçeğin hayalle karıştığına inanıyorum. Yaşam basit detaylarda kendini aşikar ediyor, orada duyuyorum yankılanan sesini...


Aklımın durgun sularında süzülüyor ve öylece dağılıp ardından yeniden kıyılarına vuruyorum. Çaresizim, umutsuzum, kendimden başka her şeyin hareket ettiği şu dünyada sabit kalıp öylece yaşananlara bakıyorum. Nedir şu dünyayı döndüren baştan başa, nasıl sensizliğe karşı duyarsız kalabiliyor insanlar... 

Sensizlik diyorum işte, önünde sonunda sensin konu. Seninle başlıyor ve seninle nihayete ermeyi bekliyor ömrüm. Çünkü aşk iki kişilik bir sırdır, der Dostoyevski ama ben sır saklamakta pek iyi değilimdir. Sevgilim, benim aklım bir curcuna alanı, kaosun ve mutlak entropinin yegane merkezi. Nasıl senin yokluğunu bağışlarım...

Dağılan ve yeniden toplanan, üsteleyen iklimler arasında salınan göçebe fikri. Oysa düşüncelerim ne kalabalık bir bilsen, duyularım bir mıknatıs misali ne buluyorsa topluyor ve zihnim patlamaya meyyal bir halde senin yamaçlarında savruluyor. Düşen her parça ölümün kanatlarına ekleniyor, serpiliyor zamanla ecelin gölgesi zamana mekkare... 

Yorgun düşlerim sana hasret, çarpıp duran kalbim isyanın kayıp mırıltısı aslında. Sonsuza değin kendini tekrar eder durur, ritimleriyle adımlarını izler ve sonuna varır öylece... Söylesene daha iyi bir tanımı var mı sensizliğin? Yoksa sen de hayallere kapılıp giderken mendilini sallayanlardan mısın sevgilim?

Yaralarım daima kanar ve kabuk tuttukça çözülür başladığı yerden. Kırıklarım vardır görülmez; her gün yeniden, yeni baştan tazeler kendini...

Ophelia, sen yaralı bir kuşun uçmak için nasıl çabaladığını bilmezsin, senin diyarlarında acılar örüntülerle kaplı bir silsile halinde gelip bulmaz ruhunu, deşmez yaralarını. Yaralayan ne varsa kabul etmenin, onlarla bir olup yaşamanın ne olduğunu sadece hayal edebilirsin; işte bundandır seni özlerken, sana hasret kalmam. Hasret, yokluğun ve ben baş başa romanlarla kozalanan ve şiirlerle bezenen dünyalar kurar, öylece gelişini bekleriz. Fakat sen gelmezsin, harcanan zaman ömürden giderken anılarda solup yitersin...

Çıplanan ömre ve geçip giden zamana tutkunuz... Ömür ne büyük bir kelime bir bilsen, tek hece ama bin bir gece; onu düşünerek geçer de sahip olduğu yegane şeyi fark ederek pişmanlığa sarılır insan. Zamandır kişiyi var eden, zaman kadar varız ve onun kadar yalanız. 

Ne yaparsak yapalım sesimiz duyulmayacak nasıl olsa, nereye gidersek gidelim görülmeyecek çektiğimiz acılar. Savrulup gideceğiz fırtınalarda ve her çizikte senin izlerin belirecek. Ki anımsamak sevdiğinin bir parçasını içinde taşımak demektir. Deşer durur kederini ve durmadan kendini hatırlatır. Oysa ben bilmezdim ki sevginin böyle olduğunu. Sen bana öğrettin, seninle başladım soluk almaya ve seninle tükeniyor nefesim. Seni arıyor, seni dileniyorum; sensizlik ölüme denk, biliyorum...

24 Ocak 2020 Cuma

Ophelia'ya Mektup - 4

Sevgili Ophelia,

Şu koca dünyada bir tek senin varlığınla varlığıma anlam katabiliyorum. Yalnızca senin gülüşünde doluyor içimdeki histerik boşluk. Ne kadar çabalasam da kendime engel olamıyorum. Nereye gidersem gideyim, nereye kaçarsam kaçayım sonunda yolum sana çıkıyor. Enikonu delişken nefesim, senin attığın adımlarla kıymet kazanıyor ve senin telafisi imkansız yaralarına olan hüznümle mısralara sığınıyorum. Tutsam ellerinden belki iyileşiriz ikimiz de. Belki de duvar diye önünde beklediğimiz yalandan setleri yıkmak için çaba göstermemiz gerekir.

Kederimi gecelere asarım ben, büyüyen ve uzayan geceler ki içinden geçen kervanlarla birlik şiirler üflerim kağıtlara destan yaşatırcasına. Mürekkepten soğururum acılarımı ve damarlarımda damıtarak kağıda sunarım. İşte bundan sebeptir aşk olabildiğince kirli intihar biçimidir sevgilim. Öyle ki, umudu ağır ağır yontar ve geride sadece posasını bırakır. Dolayısıyla bu acıyı birkaç defa tecrübe eden insan da kaya gibi sertleşir, sertleşir ki içinden geçip delik deşik etmesinler yüreğini. Dokunula dokunula kirlenen duygularını öylece ortaya sermeden içinde yaşamak için bir yuvası olsun. Korunaklı, kendine has ve samimi...

Ophelia, menekşeler açıyor kucağında. Bahar vakti geldiğinde duyuluyor kokun dört bir yanda. Sızlıyor yüreğim ve tutuluyorum esrik bir hayale de kapılıp gidiyorum rüzgarına. O rüzgarlar ki Davut nefesiyle kutsanmış, o rüzgarlar ki Nuh'un tufanıyla yıkanmış ve birdenbire kıyametin eşiğinde harlanıp da yakmış yürekleri. Ateşparem, yangınlarım senin ardında bıraktığın düşlerin vebali. Zira, buz yanığı izler var ruhumda ve karlar yağarken sessizleşen dünyamda nefes alan tek şey senin varlığın. Görülemeyen, anlaşılmayan, öylece bakıp kalan bir yalana. Biat edercesine, ibadet edercesine sığınan ıssız doruklarına.

Bir de uzanamayan ellerim var ki sorma gitsin. Ne olduğunu anlamadan sallanıyor teknem ve tek bir tekmede alabora oluyor. Yoruldum bunları yaşamaktan, önüne geçilmez kaderin esaretine sarılmaktan. Nefes alırcasına doğaldır yaşadıkların ve bir süre sonra isyanın yerini şartlanma alır. "Şöyle olacaksa böyle sonuç verecektir" diyerek kurduğun cümleler hayatında hatırı sayılır bir yer kaplamaya başlar. Tutunamamak budur belki de ya da kavramların içinin boşaltılmasından ötürü eksiklik yaşıyor cümlemiz. Aşk gibi, nefret gibi ne varsa şimdi artık eski bir şarkının kaybolmuş, yitip gitmiş maziden kalan sözlerini anımsatıyor öylece...

İnsanın söyleyecek sözünün olmaması ne demek bilir misin? Koca dünyada uğruna yazılacak ne de çok şey var. Lakin ben yazmaya gücümün kalmadığını hissediyorum yine de ve kesif sessizlikte öylece oturmak istiyorum. Başka hayatlar, başka dünyalar. Kendimden önceye koyduğum o kadar şey varmış ki, kendimden gelenleri zaten duymaz hale gelmişim. Tüketmişim onca güzel kelimeyi, çirkin tümcelerde ve geriye yılgın bir ben bırakmışım.

Onca sesin arasında, haklı olduğunu bildiğin halde susmak nedir bilir misin? Binlerce kelime ortalığa saçılır ama toplamaya kalksan, geride bir parça anlam bulamazsın. Tüketirler seni, tüketirler sözlerini. Yoruldum artık, başkalarının hayatını yaşamaktan. Yoruldum, üzerime serpilmiş bu ölü toprağını atamamaktan. Söyler misin Ophelia, yaşamakla ölümü ayıran nedir? Ruhsuz bedenler, bedensiz ruhlardan üstün müdür? Çürümek sadece onlara mı hastır, aşk olmadan yaşamak da içten içe çürümek değil midir?

Ellerim bağlı ve öylece yürüyorum. Gözlerimde yalnızlığın izleri okunuyor, senin hayalinle yaşıyorum sevgili Ophelia. Diğer yandan öylece hayata bakıyorum. Ne çok acı ve ne çok gözyaşı var. Kimse kimseyi duymuyor Ophelia. Kimse kimseyi umursamıyor bir yandan da herkes başkasından bekliyor mucizeyi. Bir kişi gelsin ve yıkıversin duvarları istiyorlar. Dokunsun hayatına ve doldursun boşlukları. Bir adım atmaya, bir söz söylemeye, kimse cesaret edemiyor. Değiştirmek istiyorlar yanlışları ama kendi doğrularının kavgasından çıkamıyorlar.

Bir arayış içinde bulunduğum, bulunması mümkün olmayanı arıyorum boyuna. Belki de buldum ama anlamlandıramıyorum. Mutluluğu istediğimi düşündüğüm zamanlar da oldu elbet. Lakin kim tanımını yapabilmiş ki şu meşhur mutluluğun. Mutluluk yemek gibidir sevgili Ophelia, açken sadece doymak için yersin ve bunun seni tatmin edeceğini sanırsın ama asıl sihir yemek yerken aldığın hazdadır. Hayatın da anlamı buradadır işte. Yunus’un dediği gibidir biraz. Penceredir, her gelen bakar ve geçer. Bir tren kompartımanında oturduğunu düşün. İlk istasyonda doğdun ve yolculuk ilerledikçe orada başka kompartımanları ve başka insanları ziyaret ediyorsun. Yolculuğun devam ettiği sürece gördüklerindir işte hayat ve son durağa vardığında tükenir. Lakin bizler sona o kadar büyük anlamlar ithaf ediyoruz ki, asıl sihri yani mutluluğu kendi ellerimizle feda ediyoruz.

Sana asıl mutluluğu anlatmak isterdim. Ruhların da kanatları vardır bilir misin? Özgürleştikçe serpilir ve seni hayallerine kavuşturur. Ruhumu ezeli esaretinden kurtaran, bana  özgürlüğümü getiren umut ışığı sensin. Senin sesin, kutsalımdır. Varlığın cennetin kutsal düğünüdür. Ruhumda kanatlanan sevgiyi, sana bahşetmek öylesine mesut edici ki bilemezsin. Seni seviyorum Ophelia, gözlerinde ateşlenen o mahzun ifadeyi seviyorum. Ellerini tutmak istiyorum ve derinlerimden yükselen şarkıyı fısıldamak istiyorum. Yüreğimin her zerresi tenini arzuluyor. Öylece bırakmak ve kendimi adamak istiyorum sana.

Halil Cibran der ki; “Arzu hayatın yarısıdır, kayıtsızlıksa ölümün.” Sahilde yürüyoruz beraber, hafiften bir meltem ürpertiyor ikimizi de. Yağmur çiseliyor ağır ağır, sen saçlarını savuruyorsun. Saçların, saçların ki boydan boya yarıyor yedi denizi. Musa’ya kafa tutarcasına isyankar, Afrodit’i kıskandıracak kadar şehvetkar. Bedeninin gölgelerinde  gezinmeliyim, öylece sıyırmalıyım üzerinden, yorgunluğunu. Islanmalı kumlarla bedenimiz. Dokunmalıyım tüm mahremine, günahkar kutsallığının. Ağır ağır soymalıyım seni, çıktıkça üstünde zincirlerin, yeni bir seni keşfetmeliyim. Saçının her telini tek tek sayıp, kokusunu içime çekmeli ve oradan başlayıp, ateşler içinde varlığın kaynağına kadar benimsemeliyim seni. Tut ellerimden Ophelia, tüm arzularımla senin bedeninde hayat bulmalıyım.